KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, ANF’nin Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin sorularını yanıtladı.
Bayık, PKK’nin silahsızlanma ve demokratik siyasal yaşama geçme konusundaki iradesinin net olduğunu söylerken, sürecin yalnızca silahların bırakılması olarak ele alınamayacağını vurguladı. Çerçeve yasayı “eksik, yetersiz ve hatalı” bulduklarını ancak reddetmediklerini belirten Bayık, bundan sonraki aşamada silahsızlanmanın nasıl uygulanacağı, Türkiye’ye dönüşler, yönetici kadronun durumu ve demokratik siyaset koşullarının belirleyici olacağını ifade etti.
⸻
“Bu anmaların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yapılması, sürecin sonraki aşamalarının sağlıklı yürütülmesi açısından gerekliydi. Çünkü süreç ilerlediği taktirde gerillaların Türkiye’ye gidişi gündeme girecekti. Daha sonra farklı tartışma ve spekülasyonlara yer vermemek için bu anmalar yapılmıştır.”
“Çerçeve yasanın, silahsızlanmanın nasıl olacağını ortaya koyan bir yasa olduğu doğrudur. Bu yasa Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde çıkan bir yasadır. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde ne İmralı’da ne Meclis komisyonunda ne de yasanın görüşüldüğü Meclis’te sadece silahsızlanma konuşulmuştur. Bu açıdan yasa silahsızlanmaya vurgu yapsa da, bizler Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlangıç yasası olarak ele aldık. Bu sürecin geliştirilmesi iradesinin yansıması olarak değerlendirdik. Bu yasayı reddetmedik ama eksik, yetersiz ve hatalı bulduk. Ancak yasanın pratikleşmesini esas alan bir yaklaşım içinde olduk. Çünkü bu yasa tek taraflı uygulanacak bir yasa değildir. Devletle İmralı ve Hareketimizin arasında yapılan tartışma ve müzakerelerle pratikleşebilecek bir yasadır. Yoksa “silahını bırak gel” denilerek pratikleşecek bir durum yoktur. Kuşkusuz biz de silahsızlanma ve demokratik siyasal yaşama katılmayı kabul etmişiz. Bu konudaki irademiz nettir ama nasıl uygulanacağı da çok önemlidir.
Her fırsatta dile getirdik; bu süreç sadece silahsızlanma değildir. Bu silahsızlanmayı gerektirecek demokratik adımların atılması önemlidir. Çünkü demokratik siyasal alana adım atmak için silah bırakılacaktır. Bu açıdan silahsızlanmayla birlikte demokratikleşme adımlarının atılacağının yasada yer almamasını bir eksiklik olarak gördük. Bu nedenle neden silahsızlanmanın olacağı tam anlaşılmamaktadır. Bir yasa çıkarken onun gerekçesi açık konulur. Bu açıdan sadece terörün sonlanacağını belirtmek yasayı güçsüz bırakmıştır. Silah bırakmanın nedeni demokratik adımlar atılmasına bağlansaydı, yasanın maksadı daha iyi anlaşılırdı. Zaten kullanılan dil de çok yanlıştır. Barış ve sorunların çözümünü arzulayan bir yasanın dilinin böyle olmaması gerekirdi.
Önemli gördüğümüz ise şudur. Bu yasayla birlikte iktidar, 50 yıldan fazla süren bir sorunun çözümünün taahhüdü altına girmiştir. Bu da demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüdür. Yasanın Meclis’teki tartışmalarında ağırlıklı olarak bu yasanın bir anlam taşıması için demokratikleşmenin olması gerektiği vurgulanmıştır. Sorunun açıkça Kürt sorunu olduğu dile getirilmiştir.
İktidar sık sık bu süreci sonuna kadar götüreceğiz, kardeşliği ve iç cepheyi güçlendireceğiz, diyor. Bu yasa ile bu süreci başarıya götüreceğiz söylemi daha fazla dile getirilmektedir. Bu da ancak demokratikleşme ile sağlanabilir. Demokratikleşme Kürt sorununun çözümünü sağlatabilir. Bu yasa ile iktidar bunları zımnen kabul etmiş oluyor. Eğer bu süreç demokratik adımlarla ilerletilmezse tıkanır, bunun sorumlusu da iktidar olur. Bu açıdan bu yasayla birlikte sürece taraf olan herkesin taahhüt altına girmesini önemli görüyoruz. Bu nedenle yasayı başlangıç olarak değerlendirdik.”
“Rêber Apo’nun statüsü ve fiziki özgürlüğü bizim için çok önemlidir. Çünkü bir halkın önderine yaklaşım, o halka yaklaşımdır. Bunu anlamayanlar ya da anlamak istemeyenler, bu istemi kendilerine göre bir kişiye ait istem olarak görüyorlar. Bir halkın önderine ve siyasal temsilcilerine olumlu bir yaklaşım gösterilmezse o halka da gösterilmez. Tüm tarihsel ve toplumsal gerçekler bunu gösteriyor.
Bu sürecin başlamasının sorumluluğu Rêber Apo’ya aittir. Bu süreci başlatan Rêber Apo, özgür ve serbest çalışır konuma ve akabinde fiziki özgürlüğüne kavuşmadan bu sürecin ilerlediğinden ve amacına ulaştığından söz edilemez. Zaten biz 12. Kongre’de PKK’yi feshedip Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı aldığımızda bu sürecin Rêber Apo tarafından yürütülmesi gerektiği yönünde de bir karar aldık. Bu sağlanmazsa sürecin ilerlemesi açısından ne Özgürlük Hareketimiz ne de halkımız ikna edilebilir. Şu ana kadar Rêber Apo süreç içinde yer aldığı için süreç bu noktaya geldi. Şimdiye kadar Rêber Apo bu süreçte yer aldı. Şimdi tartışma aşamasından pratikleşme aşamasına geçildi. Bu süreçte de Rêber Apo’nun aktif rol alması gerekir. Zaten Devlet Bahçeli, “barış ve siyasallaşma koordinatörü olmalı” dedi. Bu sadece Devlet Bahçeli’nin görüşü değildir. İktidarın da görüşüydü. Yoksa Devlet Bahçeli böyle bir açıklama yapmazdı. Rêber Apo ve Hareketimiz çerçeve yasayı reddetmediyse Rêber Apo’nun böyle bir rol alacağının kabul edilmesinden dolayıdır.”
SORUN ÇÖZÜLMEK İSTENİYORSA APO VE YÖNETİCİ KADRONUN DURUMU NETLEŞMELİ
“Şimdi Rêber Apo’nun esas rol oynayacağı kurul oluşturuldu. Silahsızlanmanın nasıl, hangi zaman diliminde ve hangi aşamalardan geçerek uygulanacağı; Türkiye’ye dönüşlerin nasıl örgütlenip siyasal yaşama nasıl katılacağı gibi konular bu kurulun denetiminde pratikleşecektir. Yönetici kadronun ve birçok çalışma içinde önemli bir sayıda kadronun çerçeve yasa dışında kalması ciddi bir sorundur. Türkiye’ye gidişler için bu konunun da çözülmesi gerekir. Eğer sorun çözülmek isteniyorsa, Rêber Apo ve yönetici kadronun durumunun netleşmesi gerekir. Yönetici kadronun sorunu çözülmeden Kürt Özgürlük Hareketi ile devlet arasındaki sorun nasıl çözülmüş olacaktır? Bu açıdan yöneticilerin ve önemli bir sayıdaki kadronun durumunun bu yasa dışında tutulması kafalarda soru işareti yaratmaktadır. Öte yandan Türkiye’de özgür ortamda siyasal mücadele yapılacak diye gidilecektir. Demokratik siyasal mücadele ortamının olmadığı bir yere gitmek sadece daha önce hiçbir pratik değeri olmayan eve dönüş yasası gibi olur. Bunun da eskiden beri reddedildiği bilinmektedir. Özcesi bu sürecin başarılı olmasını sağlayacak demokratikleşme adımlarının atılması önemli olmaktadır.”
Kürt sorununun çözümü ve kalıcı bir barış için meclisin yanı sıra siyasete ve hukuk alanına ne tür görevler düşüyor? Bu yasayı tamamlayan ne tür siyasi ve hukuki adımlar atılmalıdır?
Kürt sorununun çözümünde belirleyici kurum, tabii ki Meclis olacaktır. Çünkü sorunun çözümünü kalıcı kılacak yasaları çıkartacak olan bu kurumdur. Tabii ki bu kurumu işletecek ve rol almasını sağlatacak olan siyaset kurumudur. Siyaset kurumu derken bir partiyi kastetmiyoruz. Çünkü bu sorun iktidarı ve muhalefetiyle tüm Türkiye halkını ve siyasetini ilgilendirmektedir. Kürt sorunu ile ilgili siyasi konulardan uzak kalan siyaset, Türkiye siyasi gerçeğinden uzak kalmaktır. Temel sorunlarla değil ikincil sorunlarla ilgilenmektir. Zaten şimdiye kadar siyasetin Kürt sorunundan uzak durması istenmiştir. Siyasete bu alan kapatılmış, bunun dışındaki konularla meşgul olması istenmiştir. Kürt sorunu da sadece güvenlik sorunu ve Kürt halkının mücadelesini ve taleplerini ezme sorunu biçiminde ele alınmıştır. Ancak bu politikanın sonuç vermediği anlaşılmıştır. Önceleri de siyasi alan bu konuya el atmak istemişse de müsaade edilmemiştir. Turgut Özal’ın başına gelenler de bilinmektedir. Necmettin Erbakan da bu konuya el atmak istemiştir. Ancak mevcut siyasi dengeler sınırlı bir girişimin ötesine geçmesine imkan vermemiştir. 2015 öncesi AKP iktidarı, Özgürlük Hareketi ve Kürt demokratik siyasi alanla ilişkilense de bir çözüm anlayışı olmadığından şiddetli bir savaşla Kürt özgürlük mücadelesini ezme gündeme konulmuştur. Ancak 2015’te başlayan bu saldırılar sonuç vermeyince Devlet Bahçeli’nin çağrısı ile siyasetin devreye girdiği bir döneme geçilmiştir.”
SİYASET DEVREYE GİRMELİ, KÜRT YASA VE HUKUK İÇİNE ALINMALI
“Barış ve Demokratik Toplum Süreci olarak ifade ettiğimiz bu dönemde siyaset rolünü oynayacak mıdır? Siyaset Türkiye’nin temel sorununa el atacak mıdır? Şimdiye kadar bu konuya el atan siyasetçilere müdahale edildiği bilinmektedir. Bu açıdan demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü açısından iktidarı ve muhalefetiyle siyasetin devreye girmesi gerekir. Yoksa Türkiye’de siyasi güçler yüz yıldır olduğu gibi Türkiye’nin temel sorunlarına el atamayan siyaset kurumları olarak kalmaya devam eder.
Siyasetin bu sorunda devreye girmesi, Kürt’ün yasa ve hukuk içine alınmasıyla olur. Kürt, 100 yıldır hukuk ve yasa dışında kalmıştır. Türkiye’de herkes eşit yurttaştır, eşit haklara sahiptir, sözü gerçekleri örtmeyi hedefleyen bir demagojidir. Ya da Kürt’e karşı yürütülen bir özel savaş söylemidir. Kürt sorunu yasa yoluyla hukuk sistemi içine girerse çözülür. Bunun hangi yol, yöntem ve formülle sağlanacağı tabii ki hem siyasi hem de hukuk alanının işidir.
Türkiye’de anayasa ve yasalar Kürt’ü kabul etmediği gibi; ceza yasası, terörle mücadele kanunu gibi yasalar ise Kürt’ü inkar temelinde Kürt halkının özgürlük istemini ezmeye göre şekillendirilmiştir. Yine Kürt’ün siyasi iradesi tanınmadığı gibi, Türkiye yasalarına göre bile yerel yönetimleri yürütmesi kabul edilmiyor. Avrupa yerel özerklik şartına da Kürtler yerel irade olmasın diye şerh koyulmuştur. Tüm gerçeklikler, Türkiye’de belirtilen yasakları kaldıracak ve Kürt’ün varlığını tanıyacak yasalarla hukuk sistemi içine alınmasını gerektirmektedir. Aslında bunların neler olduğu yıllarca tartışıldığından siyasetçiler ve demokratik kamuoyu tarafından bilinmektedir.”
Kürt dili ve kültürünün özgür olmadığı, Kürtlerin yasa ve hukuk içine alınmadığı bir rejimde barış mümkün mü?
“Kürtlerin yasa ve hukuk içine alınması gerektiğini belirttik. Bu olmadan Kürt sorunu çözülmez ve gerçek bir barış sağlanamaz. Gerçek bir çözüm ve barış olmazsa sorunlar da gerilim ve çatışmalar da devam eder. 100 yıllık tarih bu gerçeği defalarca kanıtlamıştır. Zaten bu nedenle şimdi siyasal yollardan çözüm arayışı ve tartışmaları sürmektedir. Bizim kararımız bu yönde olduğu gibi, devletin de bu yönlü bir kararlaşma içinde olması sürecin gereğidir. Kuşkusuz 2 yıllık bir süreç var; çerçeve yasayla önemli bir aşamaya geçildi. Bu aşama nasıl pratikleşecek ve ne tür demokratikleşme adımları atılacak; bunu zaman içinde göreceğiz.
Ancak şu kesindir ki, Kürt varlığı tanınıp Kürt dili ve kültürü özgür hale gelmez ve Kürt halkının siyasal iradesi ve yerel demokrasisi tanınmazsa kalıcı bir barışı ve çözümü sağlayamayız. Kürt’ün varlığı, dolayısıyla dili ve kültürü tanınmıyordu. Kürtler asimilasyon ve kültürel soykırımla Türkleştirilmek isteniyordu. Kürtlerle barış en başta da bu tür politikalardan vazgeçmeyle olur. Fiili olarak varlığı kabul edilen Kürt halkının, hakları ile de kabul edilmesi gerekir. İnsan Hakları Derneği; “insan, haklarıyla insandır” demektedir. Bir halk da haklarıyla bir halktır! Bu açıdan Kürt dili ve kültürü önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Kürtlerin varlığının tanınması ancak böyle olur.”
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

