Röportaj – ‘Ben yapmadım eril faillik yaptı, buna kimse inanmaz’

BBC'nin ‘2020 yılının ilham veren, en etkili 100 kadını’ arasında gösterdiği Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav ile Türkiye'deki taciz ifşalarını, bu akıma gelen eleştirileri ve konuya dair çözüm önerilerini konuştuk. Kav’a göre “şiddet kadar tehlikeli olan şey şiddetin normalleştirilmesi.”

Sosyal medya birkaç gündür ünlü edebiyatçıların ve akademiklerin tacizlerinin kadınlar tarafından ifşa edilmesi ile çalkalanıyor. Buna Türkiye’nin #metoo hareketi de dendi. Türkiye’de #metoo benzeri bir kampanya neden bu kadar geç kaldı?

Aslına bakarsanız bu ilk kez meydana gelmiyor. MeeToo hareketi daha önce de Türkiye’de karşılık bulmuştu. Bir yandan da ben şöyle düşünüyorum; böyle kampanyaların, yani kişilerin tek tek başına geleni anlatması, ifşa etmesinin toplumsal bir dönüşüme ve sorunun toplumsal çözümüne vesile olması gerekir. Bu yönüyle de Türkiye’de kadınların gündeminde kadına yönelik suçların önlenmesine dair sürekli bir toplumsal mücadele var.

Şunu söylemek istiyorum; bu sadece bireysel çıkışlar, sadece başına geleni anlatmak olarak düşünülmemeli ve ilk defa da olmuyor. Daha önce de oldu. Burada kadınların verdiği ortak ve önemli bir mücadele de var. Bu açıdan Türkiye için “geç mi, değil mi” tartışmasını ben yapmıyorum pek.

Kadına yönelik şiddet suçlarının karşısında, toplumun bu yönde değişmesi, kamunun gerekli önlemleri alması için önemli bir mücadele var. Bu yıllar önce geldi ve yıllardır da devam ediyor.

Haklısınız. Fakat kadınların bireysel olarak yaşadıklarını anlatıp tacizcileri ifşa etmesi, bunun bir akıma dönüşmesi sanırım ilk kez oluyor.

Hayır. Benzer bir biçimde “Sen de Anlat” kampanyasında da böyle olmuştu. Yıllar önce yine aynı şekilde kadınlar başlarına gelen olayları anlatmışlardı. 

O zaman, sosyal medyanın bu son akımın etkili olmasında ve çok fazla kişiye ulaşmasında rol oynadığını söyleyebiliriz.

Evet, o günlere göre diyebiliriz. Belki şununla açıklayabiliriz; gerçek, somut, sadece sosyal medyada olmayan o kadar önemli bir kadın mücadelesi var ki… Artık sosyal medya başka bir karşılık yaratıyor. Sosyal medyanın kullanımı da daha toplumsallaştı. Daha büyük etki kazandı diyebiliriz, “Sen de Anlat” zamanından farklı olarak.

Daha önce benzer olaylarda, cinsel tacizle suçlanan isimler hakkında partilerin, üniversitelerin ya da ideolojik çevrelerin korumacı davranışları görülmüştü. Ama bu kez Everest ve İletişim Yayınları skandallarda adı geçen iki yazarla ilişkisini bitirdi. Burada bir değişimin olduğunu söylemek için erken mi? Yoksa koruma ya da saklama anlayışı devam ediyor mu?

Çok güzel bir soru. Eskiden bu mücadelenin “nafile kaldığı”na ilişkin bir düşünce vardı. Artık daha fazla farkına varılıyor bunun öneminin. Olması gereken oluyor. Mesleği, statüsü, ünlü olup olmadığı… hangi konumda olursa olsun erkekler kadınlara karşı bu suçları işleyebiliyor. Açıklamada olduğu gibi “farkında olmadan” diye bir durum olamaz. Somut olarak bu fiili yapan erkeğin dışında öyle bir eril faillik tanımlanıyor ki, “ben yapmadım, o yaptı” gibi; böyle bir şey yok. Buna kimse inanmaz.

Bu farkındalık ile kurumlarda tabii bir ilerleme var ama bununla birlikte konunun dediğiniz gibi bilince çıkması ve durulması yetmez. Yapılması gerekenin yapılması, yasanın gerçekten uygulanması, “ısrarlı takip” diye tanımlanan tâcizin orantılı bir şekilde elbette cezalandırılması, cezasız bırakılmaması, 6284’ün doğru düzgün uygulanması, İstanbul Sözleşmesi’nin eksiksiz uygulanması ve yıllardır göreve çağırdığımız kamunun görevini yerine getirmesi lazım. Bunlar olmadan, sadece “anladım, rahatladım” ile de olmaz bu konu.

Örnek kurumlar var Doğan Kitap gibi, İletişim gibi, Everest gibi; ama ancak bütün kamu imkânlarını elinde tutanların korunma hakkımızı şıkır şıkır işlettiğini gördüğümüzde “doğru yola giriyoruz” diyebiliriz biz platform olarak.

Platform olarak şiddetten kendimizi tamamen ayırıyoruz; idam cezası ve bedensel cezalara karşıyız. İntikam değil adalet istiyoruz. Ceza mekanizmasının orantılı bir şekilde kurulması gerekiyor. Ancak o zaman bir ilerleme olduğunu söyleyebiliriz.

İsimsiz hesaplardan yapılan bazı açıklamaların masumiyet karinesine aykırı olduğu, insanların kendilerini savunamadan toplumsal linçe uğradıkları da söyleniyor. İntiharla biten bir olay da yaşandı. İfşaların bir etik çerçevesi var mı?

Bu olguda bir karşılığı yok bu eleştirilerin. İki ayrı olgudan söz ediyoruz çünkü son süreçte. Biri sosyal medyadaki akım, diğeri ise CHP’de ortaya çıkan taciz olayları.

Edebiyat dünyasındaki örnek önce anonim hesapla başladı, sonra Pelin Buzluk arkadaşımızın ismini açıklayıp gerçek kimliği ile “ben bunu yaşadım” demesiyle olayın anonimliği sona erdi. Ve bu tartışma kapandı. CHP içerisindeki konuda ise zaten gerçek bir kişi var ortada.

Yukarıda da söyledim, biz kadınlar intikam değil adalet istiyoruz. İdama karşıyız, kimyasal hadıma karşıyız, orantılı ceza istiyoruz. Burada mağdur suçlayıcılığa, fail aklayıcılığa gitmek gibi formüle ettiğim şey de çok yanlış. Etik bir çerçeve bu olabilir.

Zaten artık günümüzde “mağdur suçlayıcılık” diye bir suç biçimi var evrensel olarak. Bu açıdan dramatik bir durum intihar eden kişi için. Ben de üzgünüm ailesi için. Biz zaten ölümleri durdurmaya çalışan tarafız. Ama burada cezasızlığı savunmaya düşmek, şiddeti normalleştirmek en zararlı şey; hiçbir zaman bu hataya düşmemeliyiz. Şiddet kadar tehlikeli olan şey şiddetin normalleştirilmesidir çünkü.

Şimdi bu konuştuğumuz meseleleri birbirinden ayırmalıyız. Yazarların durumu ile CHP’deki durum ayrı. Fakat ikisinde de gerçek kişiler ortaya çıktı, o yüzden böyle bir tartışma yok. Ama böyle bir durum olsa bile, yani anonim hesaplardan doğru olmayan iddialar paylaşılsa bile bunu araştırıyoruz; her iddiayı doğru kabul edip RT’lemiyoruz. Bu meseleyi anonim hesaplar üzerinden tartışmak işi yokuşa sürmek oluyor. Tartışmayı buradan devam ettirmeye çalışanlar var. Sanki sosyal medya kadınların kötülüğü nedeniyle istismar ediliyormuş gibi bir algı yaratılıyor. Böyle bir şey yok ki. Sosyal medya her durumda istismar edilebilir. Bundan da en çok kadınlar zarar görüyor.

İyi olan her şey istismar edilebilir. Seçimler de böyledir; oy vermek iyi bir şeydir fakat istismar edildiği de oluyordur. Hakları savunmak keza böyledir. Çocuk hakları için kurulan çocuk cinsel istismar merkezleri bile ergen çocuklar tarafından ara ara istismar edilir. Bir şeyin istismar edilmesi, burada öyle bir durum yok ama, onun kötü olduğu anlamına gelmez.

Ayrıca oranlarına baktığımızda kadınlardan kaç kat, fersah fersah erkekler siber zorbalık uyguluyor. Onu konuşmak gerekir öncelikle.

Bu süreçte şunu da görmüş olduk aslında toplum olarak; bu taciz olayları sadece “eğitimsiz”, “kültürsüz” insanlar tarafından yapılan bir şey değil. Toplumda “okumuş”, “entelektüel”, “birikimli” olarak bilinenlerin; kitaplar yazmış, akademide yer tutmuş vb insanların da tacizci olabileceğini görmek açısından önemli oldu. Burada bir “toplumsal taciz kültürü”nden söz etmek mümkün mü? Çok “normal” bir şeymiş gibi karşılıyor çünkü bazı insanlar bu durumu. Hasan Ali Toptaş’ın “özür” metnine siz de işaret ettiniz; kendisini suçlamak yerine “eril faillik” kavramının üzerine atabiliyor suçu.

Kadına yönelik şiddetle mücadeleye başladığımızda biz yıllar evvel, “Kadına karşı şiddeti emperyalizm yapıyor” gibi bir tez bile vardı.

Sahiden mi?

Evet, vardı. Kadına yönelik şiddeti emperyalizme, oradan kapitalist sisteme bağlamak gibi bir düşünce vardı. Biz yıllarca bunlarla da tartışma yürüttük. Evin içerisinde kim dövüyor kadını? Emperyalizm mi dövüyor, kapitalizm mi dövüyor?

Hasan Ali Toptaş’ın yaptığı da buna benziyor. “Eğitim şart” diye bir klişe var ya hep bu konularda konuştuğumuz. Onun klişe olduğunu da gösterdi bu olay bize. “Neyin eğitimi şart?” Bu sorunun sorulması gerekiyor. Meselâ, toplumsal cinsiyet eğitimi şart.

Aslında bu durum ne eğitimsel ne de kültürel. Bu, politik bir konu. Biz politik bir durumu konuşuyoruz. Bu toplumda politik olarak kadınlarla ilgili politikalar böyle işlediği için, kamu-devlet kadınları koruması gerekirken bunu yapmadığı için biz bunları konuşuyoruz.

İstanbul Sözleşmesi bu yüzden bizim canımız ciğerimiz bir belge. Onun biz adını sevmiyoruz ki; içeriğini seviyoruz. Şiddeti önle diyor, eşitliği sağla diyor. Önleyemiyorsan koru diyor. Bunu da yapamadıysan, bir kadın zarar gördüğünde etkin kovuşturma yap ve cezasız bırakma diyor.

Bakın, Şule Çet’in bilirkişisi olan doktor evinde ölü bulundu. İki gündür ben, bana soru yönelttiğiniz konudan daha fazla bu konuyu düşünüyorum. Gerçeğin ortaya çıkartılmasını, cinayetin çözülmesini istiyorum. Sözleşme “cezasız bırakma” diyor.

Fiiliyatta bunlar yapılmadıktan sonra, hangi eğitimi alırsa alsın, ne olursa olsun politik olarak, kadınlarla erkeklerin eşitliğinin tersini düşünen tüm erkekler, nerede konumlanıyorlarsa konumlansınlar o anda rahatlıkla kendilerinde tacizde bulunma hakkını görüyorlar. Ama böyle bir hakları yok. Bu gelişmeler, hakları olmadığı konusunda bir etki yaratacaktır fakat asıl etkiyi toplumsal önlemler sağlayacaktır.