Liel Leibovitz, Tablet’te yazdı
Christopher Nolan’ın yeni filmi tam anlamıyla bir başyapıt. Nefes kesici derecede güzel. Bunun en önemli nedeni, gerçeğin yerini hiçbir şeyin tutamayacağına inanan takıntılı bir yönetmen olarak Nolan’ın, günümüz sinemasının kolaycı bilgisayar numaralarını reddedip elle tutulur, fiziksel bir görkem yaratmayı tercih etmiş olması.
Örneğin filmdeki Kiklop, akıllıca kamera açılarıyla ya da bilgisayar efektleriyle yaratılmış bir canavar değil; yaklaşık 18 metre yüksekliğinde dev bir animatronik kukla. O kadar gerçek ve ürkütücü ki neredeyse nefesini hissediyorsunuz. Nolan, özel olarak geliştirilen ve yaklaşık 135 kilogramlık ses yalıtım sistemiyle donatılmış bir IMAX kamerayla iki milyon fitten fazla film çekti. Böylece kamerayı oyuncuların yüzlerine kadar yaklaştırabildi; en mahrem konuşmalar bile destansı bir ağırlık kazandı.
Film temposu hiç düşmeyen, olağanüstü eğlenceli ve aynı zamanda son derece duygusal bir yapım. Salondan çıkar çıkmaz yaptığım ilk şey tekrar izlemek için bilet almak oldu.
Kısacası, akla gelebilecek her türlü övgüyü hak eden bir film.
Sadece Odysseia değil.
Aylar boyunca, daha ilk fragman bile yayınlanmadan Nolan’ı “woke” olmakla suçlayan internet fanatiklerini unutun. Helen rolünde Lupita Nyong’o’nun, Yunan savaşçılarından birinde Elliot Page’in oynayacağını dert edenlerin söyledikleri önemsiz. Bu iki oyuncu filmin 172 dakikasının yalnızca birkaç dakikasında görünüyor ve ne filmi yükseltiyor ne de aşağı çekiyor.
Ancak sinemanın büyüsü dağıldığında, filmin temel kusurları birer birer ortaya çıkıyor; tıpkı Odysseus ile adamlarının Polyphemos’un mağarasından sessizce çıkmaları gibi.
Ve Nolan’ın Homeros’a ne yaptığını anlamak için en iyi örnek de tam olarak bu Kiklop sahnesi.
Homeros’ta Odysseus mağarada sıkışınca Kiklop’a adının “Outis” yani “Hiç Kimse” olduğunu söyler. Daha sonra canavarın gözünü kör ettiklerinde Polyphemos acıyla bağırır:
“Hiç Kimse bana saldırıyor!”
Diğer Kikloplar bunu kelimesi kelimesine anlayınca yardıma gelmez. Böylece Odysseus ile adamları koyunların altına tutunarak mağaradan kaçmayı başarırlar.
Hem zekice, hem komik, hem de sinema için bulunmaz bir sahnedir.
Nolan bunu tamamen çıkarmış.
Neden?
Çünkü Nolan’ın Odysseus’u komik değil.
Kurnaz değil.
Zekâsıyla öne çıkan biri değil.
Gururlu da değil.
Kısacası Homeros’un üç bin yıllık eserinde tanıdığımız Odysseus değil.
Onun yerine karşımızda geçmişinin hayaletleriyle yaşayan, kırılmış bir adam var.
Peki neyin hayaletleri?
Eşine Penelope’ye ve oğlu Telemakhos’a kavuşma arzusunun mu?
Hayır.
Bu fazla “erkeksi” olurdu. Sonuçta Truva kahramanının ailesini korumayı hayatının en büyük görevi sayan bir adam olarak görünmesini istemiyoruz.
Oysa Homeros’un dünyasında oikos yalnızca “ev” demek değildi; aileyi, soyu, mülkü ve bütün yaşam düzenini ifade eden kutsal bir kavramdı. Onurlu bir adam bunları korumak için her şeyi göze alırdı.
Nolan ise bu motivasyonu büsbütün ortadan kaldırıyor.
Üstelik bunu uyuşturucu üzerinden yapıyor.
Homeros’ta Odysseus adamlarını lotus çiçeğini yememeleri konusunda uyarır; çünkü lotus hafızayı siler, eve dönüş arzusunu yok eder.
Filmde ise tam tersi oluyor.
Matt Damon’ın canlandırdığı Odysseus, Charlize Theron’un oynadığı Kalypso ile yıllarca lotus kullanıyor; karısını, oğlunu, hatta bir evi olduğunu bile unutuyor.
Bağımlı, kırılgan ve kurtuluşunu kendi iradesiyle değil, şefkatli bir kadının yardımıyla bulan bir karaktere dönüşüyor.
Kalypso açıkça onun bedenini ve zihnini yeniden inşa ettiğini söylüyor.
Mesaj oldukça net:
Gelecek kadınlarınsa, geçmiş de kadınlarındı.
Kalypso’nun yedi yıllık rehabilitasyonundan sonra ayık hâlde sarayına dönen Odysseus, Penelope’nin etrafını saran taliplerle karşılaşıyor.
Kendini dilenci kılığına sokuyor.
Artık büyük hesaplaşmanın başlayacağını düşünürken Nolan bambaşka bir yola sapıyor.
Odysseus kendisini Truva Savaşı’nın bir gazisi olarak tanımlıyor.
Bu modern ifade bizi hemen bugünün dünyasına taşıyor.
Asıl savaş artık saraydaki taliplerle değil; Odysseus’un kendi zihniyle.
Truva Atı’nı tasarladığı gece yaşadığı travma peşini bırakmıyor.
Homeros’ta askerî dehanın zirvesi olan Truva Atı, Nolan’da yaşam boyu sürecek bir suçluluk duygusunun başlangıcı hâline geliyor.
Üstelik bu tema Nolan’ın daha önce Oppenheimer’da anlattığı hikâyenin neredeyse aynısı.
Orada atom bombasını yapan bilim insanı, burada Truva Atı’nı yapan komutan…
İkisi de kendi zekâlarının doğurduğu yıkımın vicdan azabını taşıyor.
Modern sinema açısından güçlü bir dram.
Ama Homeros’un Odysseus’u böyle biri değildi.
O, kleos (şan) ve timē (onur) gibi çok belirli Yunan değerleri uğruna yaşayan bir kahramandı.
Bu değerler yüzyıllar boyunca Batı medeniyetinin temel taşlarından biri oldu.
Nolan ise bunların yerine evrensel suçluluk, travma ve kişisel iyileşme fikrini koyuyor.
Film boyunca “denizden gelen istilacılar”dan söz edilirken sonunda Odysseus asıl istilacının kendisi olduğunu söylüyor.
Kulağa asil geliyor.
Ama Antik Yunan tarihine bakıldığında bunun Homeros’un dünyasıyla ilgisi yok.
Yazar bunun önemli ölçüde Emily Wilson’ın çevirisinden kaynaklandığını düşünüyor.
Wilson’ın amacı Homeros’u çağdaş bir bakış açısıyla yeniden yorumlamaktı.
Filmde de bu yaklaşım hissediliyor.
Karakterler modern insanlar gibi konuşuyor.
Telemakhos babasına “baba” diye sesleniyor.
Tanrılar ise neredeyse tamamen arka plana itilmiş durumda.
Athena kısa süreliğine görünse de Homeros’un kaderi belirleyen tanrılar dünyası yerini seküler ve insan merkezli bir evrene bırakıyor.
Son da tamamen değişiyor.
Homeros’ta Odysseus intikamını alır.
Nolan’da ise affetmeye, iyileşmeye ve geçmişle hesaplaşmaya yöneliyor.
Çünkü bugün bize anlatılan hikâye şu:
Savaş hiçbir zaman çözüm değildir.
Asıl düşman suçluluk duygusudur.
İyileşmenin yolu ise yüzleşmekten ve konuşmaktan geçer.
Bu nedenle Nolan’ın Odysseus’u Homeros’un kahramanının tam karşıtı hâline geliyor.
Yine de filmin sonunda acı bir ironi ortaya çıkıyor.
Nolan, Homeros’un mizahını, ruhunu ve kahramanlık anlayışını değiştirmiş olabilir.
Ama bunu yaparken öylesine görkemli bir film çekmiş ki insanlar yeniden büyük kitapları okumak, klasik eserleri tartışmak ve sinemanın neler başarabileceğini konuşmak istiyor.
Bugün kültürün yerini gündelik siyasetin aldığı bir dönemde bu bile başlı başına büyük bir başarı.
Nolan, 70 milimetrelik kamerasıyla kültürün duran kalbine adeta bir defibrilatör uyguladı.
İnsanlara yeniden büyük filmleri ve büyük kitapları önemsetmeyi başardı.
Trump’ı değil, Telemakhos’u tartıştırdı.
Ve bu bile başlı başına destansı bir sanat başarısıdır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.