ÇEVİRİ | Türkiye’nin öngörülemez bir ülke olmasının dayanılmaz ağırlığı

Carnegie Europe’da Marc Pierini imzasıyla yayımlanan bir makalede Türkiye’de önümüzdeki seçimlerden sonra Türkiye'yi yöneteceklerin dört temel alanda reform yapması gerekeceği savunuluyor: Siyasi mimari, hukukun üstünlüğü, ekonomi ve savunma.

Türkiye hükümeti, 2019-2020 yılları arasında dış politikanın bir parçası olarak bir dizi askeri girişim başlattı. Azerbaycan’ın, Ankara’nın Bakü’ye olan askeri desteği sayesinde Ermenistan karşısında kazandığı zafer haricinde, bu girişimler pek bir sonuç vermedi.

Ankara, Doğu Akdeniz’deki ve Libya’daki faaliyetleri, Suriye’nin İdlib eyaletinde girdiği çıkmaz ve çaresiz mültecileri Yunan sınırına sürme girişimleri nedeniyle, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) 19 yıllık iktidarı süresince diplomatik anlamda hiç olmadığı kadar yalnızlaştı.

Neyse ki 2021 senesi çok daha sakin geçti.

Gelinen noktada Türkiye ekonomisi harap olmuş durumda, yargı kurumu gitgide siyasallaştı ve ülkeyi yönetenler hukukun üstünlüğüne ilişkin eleştirilerin artmasıyla, ABD’den, Avrupa Birliği’nden ve Avrupa Konseyi’nden her geçen gün bir adım daha uzaklaşıyor. Hepsinden de öte, Rus yapımı S-400 füze sistemleri, Türkiye’nin NATO ve ABD ile arasındaki bir çekişme konusu halini aldı.

Gelişmeler hakkında çok sayıda değerlendirme yapıldığını görüyoruz. Türkiye üzerine çalışan bazı uzmanlar, bu çok boyutlu kargaşaya, “Bir devrin sonuna” tanıklık edildiğine ve bir sonraki seçimle birlikte Türkiye siyasetinde kesin olarak Recep Tayyip Erdoğan sonrası döneme geçileceğine işaret eden basit ve cüretli bir yorum getiriyor.

Türkiye’nin gelecekteki istikametinin ülkedeki siyasi partilere ve bunlara oy veren seçmenlere bağlı olduğuna dikkat çeken diğer görüş daha temkinli. Hüsnüzan etmek bu konuda fikir yürütürken bize pek bir fayda sağlamayacaktır, ancak Türkiye’deki muhalif unsurların rasyonel davranarak kendilerine oy veren seçmen sayısını artırmaları, sağlam bir demokratik cephe inşa etmeleri için yeterli olabilir.

Türkiye siyasetinde ”bir devrin sonu mu geliyor” ile ”aynısının devamı mı olacak” arasında gidip gelen tartışmaları bir kenara koyarsak, önümüzdeki seçimlerden sonra Türkiye’yi yöneteceklerin dört temel alanda reform yapması gerekeceğini söyleyebiliriz: Siyasi mimari, hukukun üstünlüğü, ekonomi ve savunma.

Hükümet, kaybetme korkusuyla seçimleri ertelerse, Türkiye mevcut sorunlarıyla boğuşmaya devam edecek.

Bu bağlamda en öncelikli mesele, ülkedeki siyasi mimarinin içinde bulunduğu vaziyet.

Seçimleri ziyadesiyle ciddiye alan Türkiyeli seçmenin büyük bölümü, ülkede hâkim olan süper-başkanlık sistemine şüpheyle yaklaşıyor. Bu da muhalefet partilerinin daha iyi organize olmasına yol açıyor. Muhalefetin kendi içindeki tartışmalar artık parlamenter sisteme dönüşe ve bu amaca yönelik ortak bir platformun nasıl oluşturulacağına odaklanmış durumda.

Şu ana kadar yapılan seçim anketlerinde iktidardaki AK Parti-Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ittifakının ve cumhurbaşkanının halk desteğinin sürekli olarak düştüğü görülüyor. İktidardaki ittifak muhtemelen muhalefetin çabalarının önünü kesmek adına seçim yasasını değiştirip, ülkedeki Kürtlerin çoğunluğunun oy verdiği Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) kapatmak da dahil olmak üzere elindeki tüm imkânları kullanmaya çalışacak.

Yine de, eğer anketlere itibar ediyorsak, iktidar ittifakının seçimlerde muhalefete büyük bir fark atması; güvenlik nedeniyle sandıkların kapatılması, oy sayımı sırasında yaşanan elektrik kesintileri, Yüksek Seçim Kurulu’na yapılan yolsuzluk şikâyetlerinin tümüyle reddedilmesi gibi, geçmişte yapılan ve seçim sonuçlarını marjinal düzeyde etkileyebilecek tertiplerle seçmene kabul ettirilemez. Yani iktidar bu sefer gerçekten hükümetten düşme tehlikesiyle karşı karşıya.

Diğer bir konu hukukun üstünlüğü.

Türkiye vatandaşlarına sürekli olarak ve açıkça Alman ve Fransız vatandaşlarının yemek kuyruğuna girmesi gibi yalanlar söylenmekte ve halk, tıpkı Osman Kavala’ya karşı oynanan hukuk tiyatrosunda olduğu gibi sivil toplumun itibarsızlaştırıldığının farkında.

Bu tür davranışlar, Türkiye üzerine çalışan Batılı uzmanların gözünde siyasi zayıflığın bir işareti. Ancak geleceği belirsiz olan otokratik bir rejimin hâkim olduğu bir ülkede halkı yıldırma çabaları güçlü bir siyasi araç olmaya devam ediyor. Türkiye’de hükümet şimdiye kadar ABD, AB ve Türkiye’nin de üye olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden gelen kınamaları görmezden geldi.

Bu nedenle, bağımsız medya kuruluşlarının yapacağı haberler ve seçimlere yüksek katılım, sonucun belirlenmesinde her zamankinden daha önemli bir rol oynayacak.

Bir diğer önemli konu ise ekonomi.

Türkiye ekonomisi, uygulanan maliye ve para politikalarının yanı sıra hukukun üstünlüğü konusunda da güven inşa edilmesini gerektirecek şekilde ülkeye döviz getiren ihracata, güçlü bir turizme ve yabancı yatırımlara dayanıyor.

Ne yazık ki, yükselen piyasa ekonomileri arasında yer alan Türkiye, en çok hükümetin absürt faiz politikasıyla öne çıkıyor. ​Hükümetin politikaları, bankaların faiz almaması gerektiğine ve düşük faiz oranlarının düşük enflasyon sonucunu doğuracağı inancına dayanıyor. Cumhurbaşkanı tarafından dayatılan bu para politikası ve buna bağlı olarak Merkez Bankası yöneticilerinin sürekli olarak değişmesi, ülke ekonomisinin bağımlı olduğu piyasaları baltalıyor.

Bu anlaşılmaz duruma, ülkedeki yolsuzluğun yarattığı etkileri, iktidarın “çılgın projeler” politikasını ve komplo teorilerinin sıklıkla gündeme getirilmesini de eklemek gerekiyor. Bütün bunlar, yatırımcılar ve finansal piyasalar üzerinde olumsuz etkilere yol açarak çalışan kesimin ülkedeki gerçek enflasyon, kitlesel işsizlik ve sahte vaatler konusundaki öfkesini daha da körüklüyor.

Türkiye’nin bu absürt durumdan kurtulup kurtulamayacağı, yakın gelecekte ülkeyi kimlerin yöneteceğine bağlı.

Son olarak, savunma meselesine de değinmek gerekiyor.

Rusya’nın Türkiye’yi NATO’yla arasında bir takoz olarak kullanması sonucunda Kremlin nezdinde oluşan kazan-kazan durumu, Ankara’yı bir çıkmaza soktu. 2019 yılında Türkiye’ye teslim edilen S-400 füze sistemlerine ilişkin çözümsüzlük, Türk Hava Kuvvetleri’nin gelecekteki konumunu da açıkça tehdit ediyor. Bunun yanı sıra, Türkiye hükümetinin açıkladığı politikalar, Rusya ile aralarındaki savunma sözleşmelerinin devam etmesi ile ABD yapımı uçaklarla ve teçhizatlarla ilgili ek alımlar arasında büyük tutarsızlıklar olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de bir sonraki seçimle beraber hükümeti kuracak unsurlar, şu an sürdürülen ”ne şiş yansın ne kebap” politikasının ülke için istikrarlı bir ortam yaratmadığı gerçeğiyle başa çıkmak zorunda kalacak. Bu kararsızlık durumu, ya yüksek bir risk hali altında devam ettirilecek ya da alınacak zor kararlar pahasına çözüme kavuşturulacak.

Türkiye’nin mevcut politikalarını sürdürüp her şeye rağmen başarıya ulaşması, tartışmasız biçimde Rusya’nın lehine olacağından, bu durum NATO, ABD ve AB için de çeşitli tehlikeler doğuruyor. NATO’nun ve AB’nin zayıflaması, seçimlerde alınacak sonuçlar ve kişisel çıkarlar dolayısıyla Türkiye’nin mevcut yönetimine hoş gözükse de, bu iki kurumun zayıflaması da ülkenin geleceği için büyük tehlikeler doğuracaktır.

Çok sayıda öngörülemez durumla karşı karşıya kalan Batılı güçler, Ankara ile ilişkilerin daha da kötüleşememesi adına yeni bir gelişmeye kadar diken üstünde kalacak gibi görünüyor.

Toparlamak gerekirse, Türkiye’nin geleceği belirsizliklerle ve tutarsızlıklarla dolu. Seçim sathına girildikten sonra siyasi tartışmalar daha da alevlenecek. Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana sorumluluk, ilk defa siyasi partilerin ve seçmenin sırtında olacak.

Çeviren: Deniz Karakullukcu

Makalenin orijinali:

https://carnegieeurope.eu/strategiceurope/85546

Önceki İçerikVan’da asansör kazası geçiren Davutoğlu’nun Mersin ve Amasya ziyaretleri iptal edildi
Sonraki İçerikBasının duayen isimlerinden Sami Kohen hayatını kaybetti