ÇEVİRİ | Yeni milliyetçilerin kalıcı gücü

Die Zeit Dış Haberler Editörü Michael Thumann yazdı: Putin, Erdoğan ve Trump, ülkeleri jeostratejik olarak rekabet etseler de birbirlerini destekleyen bir erkek dayanışması ortaya koydular. Telefonlaştıklarında veya görüştüklerinde protokol odadan çıkarılıyordu. Putin, Trump'ın görev süresi boyunca ABD'nin dünyada ve özellikle Ortadoğu'da bıraktığı boşlukları doldurdu. İkinci boşluk dolduran ise Erdoğan’dı. Erdoğan Batı’ya, AB'ye ve buralardaki sözde İslamofobi için ağzına geleni söylerken gerçek İslamofobik Trump'a asla laf etmiyordu. Putin, Erdoğan veya Orbán gibi yeni milliyetçiler şu an beklemede. Bunun için iki geçerli sebepleri var. Birincisi, oyunlarını kalıcı hale getirdiler. Kendilerini, kazanmayı düşündükleri uzun ve yıpratıcı bir savaşının içinde görüyorlar.

Donald Trump’ın gidişi milliyetçi Enternasyonal için ağır bir kayıp sayılabilir, ancak unutulmamalı ki oyunları zannedildiği gibi kısa ömürlü değil; aksine sağlam, pervasız ve son derece esnek.

Liberal düzene karşı mücadelede en iyi adamlarıydı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Vladimir Putin ve Recep Tayyip Erdoğan gibi hükümdarlar arasındaki iş birliği iklim, silahsızlanma, uluslararası kurumlar, BM, AB, mahvolan ve savaşa sahne olan ülkeler pahasına gerçekleşti. Trump liderliğindeki bu politikanın aşırılıkları şimdilik geride kaldı.

Yeni Başkan Joe Biden, ABD’yi Paris İklim Anlaşmasına yeniden dahil etmek, İran ile nükleer silahsızlanma programını ve çok taraflılığı yeniden canlandırmak istiyor. Trump’ın aksine Biden, Avrupa Birliği’ne de olumlu yaklaşıyor. Trump döneminin tutanakları olmayan alalade anlaşmalarına karşın o resmi müzakereleri tercih ediyor. Biden tam bir anti-milliyetçi. Peki Trump’ın Beyaz Saray’dan ayrılması aynı zamanda milliyetçi Enternasyonal’in de sonunun başlangıcı mıdır?

Otoriter liderler milliyetçi Trump’a nostaljiyle bakabilirler, ancak hiçbir koşulda yenilgiyi kabul etmeyecekler ve mümkün olduğunca çabuk atlatmaya çalışacaklardır. Bir müttefiki kaybetmek, on ya da yirmi yıldır iktidarda olan adamlar için ilk mağlubiyet değildir. Erdoğan, Putin ve Viktor Orbán gibi milliyetçiler, ani krizlerle nasıl başa çıkılacağını öğrendiler. Geri tepmeler sayesinde kendilerini daha da geliştirdiler ve krizlerde hayatta kalma becerilerini kanıtladılar. Kariyerlerine bakıldığında hala bir geleceklerinin olduğu ve milliyetçiliğin dünyada kuvvetli bir erk olduğu görülüyor.

Putin, Erdoğan ve Orbán dönüşüm ustalarıdır (Verwandlungskünstler). Pek çok role kolayca kayar ve güce esnek bir şekilde tutunurlar. Bir krizde her türlü şekle bürünürler. Bir dönem ekonomik liberal ve refah dağıtıcılarıydılar, ancak beka kaygılarıyla nihayet milliyetçi oldular. 20. yüzyılın klasik milliyetçilerinin aksine, genç yaşlarda veya siyasi kariyerleri başlamadan önce gündemlerine milliyetçilik girmedi. 21. yüzyılın bu yeni milliyetçiliği ise oportünist bir tür.

20 yıl önce Vladimir Putin ile ilk tanıştığımda, bugün olduğundan daha yaşlı görünüyordu. Yanakları çökük, ten rengi solgun, omuzlar öne eğikti. Tanıdığım oldukça utangaç, sakin ve kas oynatmayan bir adamdı. O zamanlar şimdi olduğu gibi bacaklarını ayırarak oturmuyordu, son derece kontrollüydü, hatta hareketleri neredeyse biraz da garipti. Daha sonra yapacağı gibi yarı çıplak ata binmeye ya da bir jet avcı uçağıyla Kuzey Kutup Dairesi’ni gümbürdetmeye henüz alışmamıştı. Putin, Leningrad’ın zavallı arka bahçelerinden başlayan ve gizli servisten Kremlin’e giden zorlu yükselme yolculuğunun tozunu henüz üzerinden tamamen atamamıştı. Dikkatlice konuştu. Beni şaşırtan şey, Kosova savaşında Belgrad’ı bombalayan ve Polonya’yı da içine alacak şekilde genişlemekte olan NATO hakkında kötü bir söz söylememesi olmuştu. Tüm bunları ABD’nin yürüttüğüne dair kötü bir söz etmiyor, Amerika ve Almanya ile “birlikte çalışmak” istiyordu. Terörizm ortak düşmandı, bu nokta Putin’in ilk günlerine damgasını vurmalıydı. NATO’nun 2004’te doğuya doğru genişlemesine yönelik eleştirileri de düşüktü.

1999’un sonundaki karşılaşmamızı hatırladığımda, bugünkü Rusya Devlet Başkanı’nın ne kadar yapay bir kurguya sahip olduğu dikkatimi çekiyor. NATO’ya meydan okuyan propaganda uzmanları, özel terziler, ortopedik ve plastik cerrahlar tarafından sert adama dönüştürülen, muhaliflerin zulme uğramasına göz yuman ve “en büyük milliyetçi” gibi davranan bir adam.

Putin’in milliyetçiliğe yönelmesi 2012 yılına kadar gerçekleşmedi. Önceki yıllarda, Ruslar için Sovyet sonrası vahşi dönemin sonunu getirmişti, en azından görünüşte düzenli bir devlet ve petro-dolar kalkınma sağlamıştı. Uzun yıllar boyunca Alman televizyon programlarında, onun bu dönüşümünün Batı’nın kendisine karşı olan saygı eksikliğine bir cevap olduğuna dair ısrarlı bir söylenti vardı. Oysa bu bir hata ve çok daha fazlası, bir aşağılamaydı. Rusya ciddi ve uluslararası bir aktör olarak, yurtdışından gelen tepkilere bağlı olarak temel politika kararları alamayacak kadar bağımsız bir ülke. Büyük devletlerde sıklıkla olduğu gibi, bu dönüşümdeki sebep büyük ölçüde Rusya’nın kendisiydi ve bu durum da Putin için tehdit edici bir krizdi. 2011/12 kışında, insanlar onun Başbakanlık makamından cumhurbaşkanlığı koltuğuna dönüşünü ve küstahça hileli yapılan seçime karşı protesto gösterileri düzenlediler. Popülaritesi dramatik bir şekilde düştü. Bazen üniformalı ve bazen de judo kıyafetli cengâver çıkışları artık işe yaramıyor, konuşmaları boşa gidiyordu.

Yeni bir anlatı arayışında olan Putin, 2012’de Nezavisimaya Gazeta’daki hedef belirleyici gazete yazısıyla milliyetçiliğe yöneldi. Kısa süre içinde fark edeceği üzere, daha geniş katmanlar için doğru tonu bulmuştu. Rus-Sovyet emperyal geleneğindeki çok ırklı yapıya şahsen saygı gösteren Putin, dar bir Rus milliyetçiliği üzerinden Ruslardan etnik bir grup olarak bahsederek onlara yönelik tehditlerden giderek daha fazla söz etti. İki yıl sonra Ukrayna’ya karşı savaşta etnik milliyetçilere yer verdi. Kırım’ın ilhakından sonra, hiç olmadığı kadar popülerdi. Savaş sırasında taşkın etnik milliyetçi ideologlarını ise yeniden ele geçirdi, güçsüzleştirdi ve susturdu. Yeni milliyetçiliği millileştirdi. Putin bugüne kadar askeri başarıların ve Batı ile kıyasıya rekabetin körüklediği kontrollü bir milliyetçilik dalgasıyla ayakta kaldı.

Diğer otoriter politikacılar da benzer diriliş deneyimlerine sahipler. Mevcut Türkiye Cumhurbaşkanını 2002’de, ardından 2010’da ve son olarak 2019’da olmak üzere üç kez gördüm. Onunla ilk kez sade bir konferans odasında tanıştım. Altın sarısı kravat iğneli, uzun boylu, atletik bir adam karşıma oturdu ve iki küp şekeri buharı tüten bir bardak çayda eritti. Muhatabına karşı daima öfkeli ve hamle yapmaya hazır olan bugünkü Erdoğan’ın tam aksine dost canlısıydı ve sakince çayını karıştırdı. O zamanlar Batı yanlısı, neoliberal konuşmalar yapıyor, “Anglo-Sakson laiklik” için kampanya yürütüyor ve milliyetçiliğe karşı uyarılarda bulunuyordu. Gerçekten de seçimi kazandıktan sonra ülkesinde ciddi bir reform ve Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerini gerçekleştirdi. O zamanlar hiçbir şey milliyetçiliğe ve bugünkü mücadeleye işaret etmiyordu. 2010’da ise muz formunda, geniş ve mor renkli bir divana oturarak monolog bir röportaj gerçekleştirdi. AB ve Türkiye’nin üyelik başvurusunun fiilen reddedilmesi onu derin bir hayal kırıklığına uğratmıştı ancak yine de demokratikleşmeden bahsetti. Onu 2019’da TRT’nin büyük salonunda tekrar gördüğümde ise yaşlı bir general gibi kambur bir şekilde yürüyor; büyük katliamlardan, acımasız Haçlılardan ve görkemli padişahlardan bahsediyordu. Erdoğan, fikren pek öyle olmasa da iktidarda kalmak için milliyetçi olmuştu. Birçoğu genç yaşta milliyetçi fikirlerle ortaya çıkmış olan 20. yüzyılın diktatörlerinden ayrışıyordu.

Erdoğan, onların aksine önce milliyetçilik karşıtı olmuş ve bu ideolojiyi amacı doğrultusunda araç olarak kullanan yeni bir milliyetçidir. Son derece esnektir. Yaşlı bir generale dönüşümü, 2015 yılında kendisine yeni bir başkanlık anayasası yapmaya yardımcı olması gereken Kürt partisiyle anlaşmazlığı ile başladı. Sonrasındaki genel seçimi kaybetmesi Erdoğan’ın Türkçü, etnik milliyetçi ve faşist ittifakı olan Milliyetçi Hareket Partisi ile koalisyon kurmasına sebep oldu. Erdoğan’ın MHP ile yaptığı anlaşma, bir rota değişikliği hediye etti ve ona anayasa değişikliği için çoğunluğu sağladı. İyi yetişmiş ideolojik kadrolarıyla MHP’nin devlette, yargıda ve orduda kilit mevkilerde kadrolaşmasına izin verildi. 2016’dan bu yana milliyetçilik, Erdoğan’ın Türkiye’yi tek adam devletine dönüştürmedeki temel aracı oldu. Pandemi ile ise çok yönlü bir müdahaleciye dönüştü. Yunanistan ile ciddi bir kriz çıkardı. Libya ve Dağlık Karabağ’a askerler ve insansız hava araçları gönderdi. Türkiye’nin etrafında Erdoğan’ın müdahale etmediği bir savaş yok.

21. yüzyıl, kariyerleri boyunca ideolojiyi bir iktidar aracı olarak keşfeden çok çeşitli yeni milliyetçiler üretti. Bu çerçevede Yunanistan ile Kuzey Makedonya arasındaki ihtilafın mucidi Yunan siyasetçi Antonis Samaras, İngiltere’yi bir fırsatçı olarak AB’den çıkaran Boris Johnson ve Çin’i milliyetçi bir kaleye dönüştüren Xi Jinping’den bahsedilebilir ancak bu yeni tip milliyetçiliğin öncüsü 1990’larda Macaristan’dan çıkmıştır.

Viktor Orbán, gençliğinde bir George Soros bursiyeri ve Liberallerin gözdesiydi. Macar kökenli Amerikalı patron sayesinde, yoksul bir geçmişe sahip bu genç adam İngiltere’de okuyabildi. Fidesz Partisi’nin sakallı, uzun saçlı, kot pantolonlu ve kravatsız genç milletvekili olan Orbán, liberal bir Macaristan için savaştı. Parlamento grup başkanı olarak keskin dilli ve pratik zekalı bir liberal olarak ün kazandı. Şubat 1992’de Fidesz Parti kongresinde bugün kendisini duyan ve görenlerin inanmakta güçlük çektiği “Ulusal-milliyetçi düşünce ve popülist siyaset, liberalizmle keskin bir tezat oluşturuyor” ifadeleri kullandı.

Batılı ülkeler de bu tutkulu liberalizmin farkına vardı. Henüz 30 yaşında olan Orbán, Liberal Enternasyonal’in Başkan Yardımcısı seçildi ve 1993’te Budapeşte’deki Liberal Dünya Konferansı’nın genç ve dinamik ev sahibi oldu. Fidesz’in popülaritesi had safhaya ulaştı, parti bir sonraki iktidar partisi olarak görülüyordu ve beklenti Orbán’ın bunda önemli bir rol oynaması yönündeydi. Ancak daha önce sadece K-Grupları’ndan (özellikle 60 ve 70’lerde Maoizmi savunan Sovyet karşıtı komünist örgüt) bildiğimiz türden bölünme ve sürtüşmeler araya girdi. Orbán, Fidesz’in popüler siyasetçisi arkadaşı Gábor Fodor’la anlaşamadı ve onu partiden ihraç etti. İhracı farklı istifalar takip etti. Hırpalanmış Fidesz Partisi, 1994 seçimlerinde beklenen zaferin aksine feci bir yenilgi ile ancak yüzde 7 oy alabildi. Bu Orbán’ı tepetaklak edip aklını başına getiren bir deneyimdi.

Viktor Orbán kariyerinin bu en düşük noktasında, Macaristan’da kibar ve liberal bir genç yıldız olarak daha fazla ilerleyemeyeceğini idrak ettiğini düşünüyordu. İleriye dönük örneklendirecek olursak, bu 2012’de Bolotnaya protestolarından sonra Vladimir Putin’in ve 2015’teki seçim yenilgisinden sonra Tayyip Erdoğan’ın yaşadığına benzeyen bir deneyimdi. Viktor Orbán, kariyerinin olası sonunu göz önünde bulundurarak, keskin bir şekilde sağa sapıp yeni milliyetçiliğe yönelmeye karar verdi. Biyografisini kaleme alan Paul Lendvai burada “İçtenlikli derin ideolojik bir arayış” yerine “Güç kazanmak için ne yapılması gerektiğine dair net bir hesap” keşfedebilmişti.

Siyasi genişleme için kendisine ancak sağda alan bulabileceğini gören Orbán, takip eden aylarda Macarlık, vatan, ulusal çıkarlar, aile, burjuvazi ve terbiyeden bahsetmeye başladı. Birdenbire takım elbise gitmeye ve kravat takmaya başladı, artık saçları kısa ayakkabıları ise cilalıydı. Orbán bir keresinde “Düşmanlarını kavramak zorundasın” diyor ve “Onları gerçekten neyin harekete geçirdiğini bulmalısın ve sonra işler bir noktaya geldiğinde savaşmaktan çekinemezsin, saldır ve galip gel” diye ekliyordu.

Yeni milliyetçilerin küresel ölçekte bir zafer kazanmaları için dünyanın ekonomik ve askerî açıdan en güçlü ülkesinde seçim kazanmaya ihtiyaçları vardı. Yeni milliyetçilerin en büyüğü 2016 yılında sahneye çıktı, Donald Trump. Bir zamanlar liberal göçmenlik yasalarının ve kürtaj hakkının savunucusuyken, başkan olarak Meksika sınırına duvarlar inşa ettirdi ve sağcı Hıristiyanlara kur yaptı. Daha önce sağcı bir siyasi gündem peşinde koşmamıştı, en fazla izolasyon taleplerini okşuyordu. 1980’lerin başlarında, bütün dünyanın Amerika’yı soyduğuna inanan basit ekonomik öğretilere bağlı kaldı. Trump, Demokratlara para bağışında bulunurken bir şekilde siyasete girmesi için Cumhuriyetçiler tarafından eşiği aşındırıldı. 2016 yılında, 70 yaşındayken, danışmanlarının yardımıyla tüm kafa karışıklığını, basit kelimelerle ifade ettiği milliyetçi bir gündeme sokma fırsatı buldu. Trump kendini ve dünyayı değiştirmişti.

Görev süresi milliyetçi bir kabusa dönüştü: gümrük engelleri, ticaret savaşları, İran, Rusya ve AB’ye yönelik yaptırımlar, göçmenlere karşı duvarlar, yabancılar ve Müslümanlara karşı tedbirler. Trump, kökenleri ne olursa olsun tüm ABD vatandaşlarını kendi ülkelerinin gururuyla birleştiren ABD yurtseverliğini, ülkeyi etnik ve ırkçı kriterlere göre bölen beyaz bir Amerikan milliyetçiliğine dönüştürdü.

Donald Trump, milliyetçi Enternasyonal’in simgesi haline geldi. Putin, Erdoğan ve Trump, ülkeleri jeostratejik olarak rekabet etseler de birbirlerini destekleyen bir erkek dayanışması ortaya koydular. Telefonlaştıklarında veya görüştüklerinde protokol odadan çıkarılıyordu ancak Trump, Erdoğan ile ikili görüşmelerde başdanışmanının Türkçe’den İngilizce’ye tercüme yapmasına izin veriyordu. Trump, kendini beğenmiş ve farfaracı bir tavırla Rusya Devlet Başkanı’na devlet sırları konusunda güveniyor ve onunla Avrupa hakkında ileri geri konuşmalar yapıyordu. Putin, Trump’ın görev süresi boyunca ABD’nin dünyada ve özellikle Ortadoğu’da bıraktığı boşlukları doldurdu. İkinci boşluk dolduran ise Erdoğan’dı. Trump, ordusunu kasten geri çekmemiş olsaydı, operasyonlarını sürdürmesi mümkün değildi. Trump, Kongre’nin Rusya’dan füze savunma sistemi satın aldığı için Türkiye’ye uyguladığı yaptırımları engelledi. Türkiye Cumhurbaşkanı’na yakın ne idüğü belirsiz altın tüccarlarını ve bankacıları ABD’de yargılanmaya karşı korudu. Erdoğan Batı’ya, AB’ye ve buralardaki sözde İslamofobi için ağzına geleni söylerken gerçek İslamofobik Trump’a asla laf etmiyordu. Putin, Erdoğan’ın Orta Doğu’daki genişlemesine göz yumuyor, Erdoğan da buna Rus S-400 füzelerini konuşlandırarak NATO’yu baltalamakla karşılık veriyordu. Türkler masadayken NATO’da halen neyin gizli olduğunu ise kimse bilmiyor. Putin, bu sempatisini ABD seçimlerinde çok daha görünür hale soktu, 3 Kasım seçimlerinden haftalar sonra bile Joe Biden’ı tebrik etmeyi reddetti. Bu milliyetçi Enternasyonal, Trump’ın Beyaz Saray’dan ayrılmasıyla sona ermedi.

Putin, Erdoğan veya Orbán gibi yeni milliyetçiler şu an beklemede. Bunun için iki geçerli sebepleri var. Birincisi, oyunlarını kalıcı hale getirdiler. Kendilerini, kazanmayı düşündükleri uzun ve yıpratıcı bir savaşının içinde görüyorlar. Rusya’yı ele alalım, Kırım’ın işgalinden bu yana, Batı’da Putin’in parasının tükendiği ve artık Ukrayna, Suriye ve başka yerlerde genişlemeyi göze alamayacağı söyleniyordu. Oysa bu doğru değil. Putin, savaşlarını, örneğin Başkan George W. Bush yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri’nden çok daha az angajmanla yürütüyor. Vekil ordular, ucuz paralı askerler, askeri danışmanlar ve hava kuvvetleriyle yapılan düşük bütçeli savaşların verimli olduğu kanıtlandı. Erdoğan bunu Putin’den kopyaladı, bkz. Libya, Suriye ve en son örnek Dağlık Karabağ. NATO’nun Afganistan’da boğuştuğu maliyetli yeniden yapılanma ve insani yardım çabaları zaten planlanmış değil. Putin, Covid-19 krizinden de daha karlı çıkıyor. Batılı devletlerin içine düştüğü ve muhtemelen önümüzdeki on yıllar boyunca uğraşacakları muazzam borç yükü onun sırtında yok. 2020 baharındaki ilk Korona dalgasında çalışanlara haftalarca izin verdi ancak buna karşılık şirketlerin zararını kapatacak bir ödeme aklına bile gelmedi. İkinci Korona dalgasında ise Batılı şirketlerle aşı yarışına tutuştu, bunu yaparken de başka bir sokağa çıkma kısıtlaması uygulamayarak birçok Covid ölümüne sebep oldu. Putin uzun vadeli düşünerek tasarruf yapıyor. Biyografisini yazan Fiona Hill ve Cliff Gaddy, onu her zaman bağlantı, cephane ve devlet fonu inşa etmiş olan bir “hayatta kalan” olarak tanımlamışlardır. Covid krizi sırasında Macaristan’ın olağanüstü askeri silahlanmasına veya Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de geniş bir askeri güce yükselişine bakarsanız, burada da Putin örneğinin hayatta kalma ustaları (Überlebenskünstler) için bir emsal teşkil ettiğini görebilirsiniz.

Sakince bekleyişin ikinci nedeni ise ABD’de yatıyor: Amerika onlar için sonsuza kadar bir kayıp değil. Başkan Biden’ın sadece bir dönem makamda kalacağına bahse giriyorlar. Evet o bu seçimi kazandı ama yeni milliyetçi Trump, 73 milyon ile bir Cumhuriyetçi adayın ABD seçimlerinde aldığı en yüksek oyu aldı. Trump Ocak’ta gitti ancak Trumpizm kaldı. Bugün milyonlarca Amerikalı, klasik birleştirici ABD yurtseverliğine karşı, bölücü, hatta ırkçı bir Amerikan milliyetçiliğini tercih ediyor. Bu ABD milliyetçiliği ise sadece yarım kaldı, hikâye yaşamaya devam ediyor. Trump’ın sadık destekçileri seçim hileleri ve oy hırsızlığı hikayeleri anlatıyor. Birçoğu ülkenin gelişip ilerlemesini istemiyor, sadece Biden’ın başarısız olduğunu görmek istiyorlar. Yüzbinlerce ölümün yaşandığı ulusal Covid-19 krizinde bile uzlaşma, el sıkışma ve partiler arası iş birliği olmadı. Trump, stratejik atamalarla yüksek mahkemeleri kendi çıkarlarına göre kalıcı olarak yeniden tasarladı. Sıradaki milliyetçi, 2024 seçimlerinde aday olabilir. Putin ve Erdoğan gibiler onu seçim galibi olarak ağırlamaktan memnuniyet duyacaklardır.

Orijinali

https://internationalepolitik.de/de/der-lange-atem-der-neuen-nationalisten

Almanca’dan çeviren: Mahmud Ertürk