Devletin ‘dördüncü kuvveti’ medya

Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü… Çoğu gazetecinin çalışamadığı, birçoğunun da çalıştığı halde kazanamadığı bir ülke için ne manasız bir gün. Bunların üstüne bir de iktidarın boğucu baskısını ekleyin… Yine de hiçbir şey bizi kendi mesleğimize eleştirel bir gözle bakmaktan alıkoymamalıdır. Mesela “gazetecilerin ifade özgürlüğü sorunu sadece devletle ilişkili bir sorun değildir” demekten…

Bugün (10 Ocak) Çalışan Gazeteciler Günü… Bu vesileyle görüş açıklayan siyasetçiler haklı olarak gazeteciler üzerindeki iktidar baskısını teşhir edip karşı çıkan mesajlar yayımladılar.  DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yeneroğlu’nun mesajı da bu yöndeydi.  

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da bu sabah düzenlediği basın toplantısında gazetecilere hitap ederken şöyle dedi: “Gazetecilik bir kamu görevidir. Bunu belirlerken iki temel unsurun da önemli olduğunu ifade etmek isterim. Haber kaynağını ve halkın haber alma hakkını korumak için bu düzenlemeler yapılmıştır. Medyanın dördüncü güç olarak halk adına yasama, yargı ve yürütmeyi denetlemesini sağlamıştır. En güçlü denetleme organının medya olduğunu 21. yüzyılda aklı olan herkes kabul etmektedir.”

Siyasetçilere teşekkür ederiz, fakat bir gazeteci olarak bugün ben Türkiye gazeteciliğinin dışsal baskıdan bağımsız, o olmasa da devrede olan, zihniyetten kaynaklanan bir sorunundan söz edeceğim. Bu öyle derin ve yaygın bir sorun ki belki gazeteciliği farkında bile olmaksızın dışsal baskılardan bile fazla örseliyor.

Temenni olarak güzel ama gerçek değil

Kılıçdaroğlu’na katılmamak mümkün değil, fakat anlattığı şeyin hakikatten çok temenni olduğunu unutmadan…

Doğru, basının asli görevi toplum adına devletin üç gücünü (yürütme, yasama, yargı) denetlemektir. Peki, Türkiye’de olan bu mudur? Tabii ki hayır, çünkü Türkiye’de basın (medya) doğduğundan beri kendini toplumdan çok devletin bir parçası saymış; toplum adına devleti denetlemekten çok devletin toplumu dizayn etme çabasında onun en güçlü yardımcısı ve meşrulaştırıcısı olmuştur. Devirler değişmiş, devlet biribirine ölümüne düşman kadrolar arasında el değiştirmiş fakat bu ilişki değişmemiştir.

Bu ilişkinin en hayati veçhelerinden birini, devletin toplumun bilmesini arzulamadığı kritik gelişmelerde medyanın oynadığı üç maymun rolü oluşturur. Böyle durumlarda medya devletin ağzının içine bakar, oradan bir işaret gelmedikçe görmez, duymaz, konuşmaz.

Zihinlere kazınmış üç ‘üç maymun’ hikâyesi

Unutulmaz üç örnek üzerinden medyanın ‘üç maymun’ halini somutlaştırmaya çalışayım:

Uludere (Roboski, Aralık 2012): Medyanın, devletten resmî bir açıklama gelene kadar büyük bir sessizlik içine girdiği olayların en unutulmazlarından biri, 2012‘de Aralık ayının son günlerinde yaşandı. Olaylardan birkaç gün sonra kaleme aldığım bir yazıdan alıntılarla o günlerde medyanın halini hatırlayalım:

“29 aralık sabahı Açık Radyo’da Açık Gazete’yi izliyordum… Ömer Madra, 09:00’a doğru bir ‘son dakika’ haberi okudu. Habere göre Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar Şırnak Uludere’de PKK’lı zannıyla köylülere bomba yağdırmış, çok sayıda köylü hayatını kaybetmişti.

“Açık Gazete ekibi, saat 09:00 civarında her perşembe olduğu gibi telefonla Cengiz Aktar’a bağlandı. Onun ilk sözü ‘Uludere’de kıyamet kopuyor’ oldu.

“Ben, kısmen Cengiz Aktar’ın cümlesinin kipinden (şimdiki zaman), kısmen haberdeki ‘son dakika’ uyarısından, fakat esasen de böyle bir gelişmenin, vukuundan en fazla yarım saat sonra haberleştirileceğini varsaymamdan dolayı, ‘sehven bombalama’nın en fazla son yarım saat içinde gerçekleştirilmiş olduğunu düşündüm. Fakat Cengiz Aktar’ın, “Haberi yabancı ajanslardan izliyorum, bizimkilerde hâlâ bir şey yok” şeklindeki uyarısı üzerine (anladım ki, olay aşağı yukarı 12 saat önce cereyan etmiş).

“Bombalama gece 21:20 civarında gerçekleştirilmişti ve haberin verildiği saate kadar 35 kişinin parçalanmış cesetlerine ulaşılmıştı. Bombardımandan yaralı kurtulan Servet Encü adlı yurttaş köye gelerek olayı anlatmış, köylüler olay yerinde toplanmıştı. Köye 15 ambulans gelmişti.

“İşte televizyonların 12 saat boyunca vermemeyi tercih ettikleri hakikat bu kadar çıplak bir hakikatti…”

Yazının bundan sonrasında sabah işbaşı yapan ve önlerindeki bilgisayarları kullanarak yabancı haber kaynaklarının geçtiği haberleri okumakta olan meslektaşlarımızın halini anlatmaya gayret etmiş, şöyle yazmıştım:

“Fakat ‘devlet gazeteciliği’ için hakikat değil, devletin onu nasıl tanımlayacağı ve nasıl sunacağı önemliydi… Bunun için de beklenmeliydi, ta ki devletten ‘resmi’ bir açıklama gelene kadar…

“O gece ‘görünmez adam’ olmak isterdim. Haber televizyonu kanallarının birinden öbürüne uçmayı ve oralarda görünmez olmayı… Gece sorumlularının telaşla ‘en yetkili’leri telefonla aramalarını, onların verdiği cevapları duymayı… ‘Devlet’ten bir türlü bir açıklama gelmemesi karşısında ‘hadi ama, hadi artık’ diye kıvranmalarını, her geçen dakikada kıvranmalarının daha da dayanılmaz hale gelişini… Ve nihayet Şırnak Valiliği’nin, ardından da Genelkurmay’ın açıklamasıyla birlikte derin bir ‘oh’ çekişlerini izlemeyi… Bütün bunlara şahit olmayı ne kadar çok isterdim.

“Uludere olayında anladık ki, Türk basını da ‘dördüncü kuvvet’tir ama devletin ‘üç kuvvet’ine payandalık etme anlamında ‘dördüncü kuvvet’tir… Demokrasinin değil, devletin ‘dördüncü kuvvet’idir.”

Gezi ve Damat hadiseleri

Böyle uzun uzun anlatmaya gerek yok, Gezi olaylarında ve Berat Albayrak’ın istifa mektubunda da aynısını yaşadığımızı herkes hatırlar. Küçük istisnalar dışında birinci olayda ‘Penguen’ ikinci olayda ‘Pelikan’ tarzı gazetecilik öne çıkmıştı. Her ikisinde de medya devletten ses gelene kadar üç maymunu oynamıştı.

Baskı değil gönüllülük

Burada kritik nokta şu: Bu bir refleks ve ortaya çıkması için ille baskı gerekmiyor. Çünkü, başta da dile getirdiğim gibi Türkiye gazeteciliği devletle toplum arasında kritik önemde bir gerilim belirdiğinde devletin tutumunu önceleyip onaylıyor; tıpkı yargı gibi.

Bu eğilim o kadar güçlü ki, devlet, hoşuna gitmeyen şeyler yapan gazetecileri cezalandırdığında o gazeteciler kendilerini basın özgürlüğü çerçevesinde ve gazeteci diliyle değil de kendilerinin aslında ne kadar devletten yana ve onun çizgisinde olduğunu anlatarak savunuyorlar.

Mesela geçtiğimiz günlerde Sözcü gazetesi Basın İlan Kurumu’nun soruşturmasına uğrayınca, gazetenin genel yayın yönetmeni Metin Yılmaz gazetesini “Sözcü bu toplumun bir parçasıdır. Bizler de milletimizin sevindiğine sevinir, üzüldüğüne üzülürüz. Kırmızı çizgimiz ‘vatan, millet, devlet, bayrak ve din’dir” diye savunmuştu:

RTÜK’ün, bir konuğun tank-palet fabrikasının satışına ilişkin kullandığı sözlerden dolayı Habertürk’e verdiği haksız-hukuksuz cezaya karşı bu kurumdan yükselen itiraz ve savunmaların tonu da böyleydi. Habertürk’ün Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir’in sözleri:

“Bizim Mehmetçikle olan gönül bağımızı, askerle olan gönül bağımızı birileri başka bir yere, siyaseten başka bir mecraya çekmek istiyor olabilir. Ama buna izin vermeyiz, çünkü bu doğru değil. Bizim Mehmetçikle bağımızı merak edenler varsa dönüp geçmişte ne söylediğimize baksınlar. Çok kısa söyleyeyim, İdlib’de kahraman askerlerimiz Esad birlikleri tarafından, rejimin askerleri tarafından kuşatıldığında ben bu mecrada dedim ki ‘Esad’ı vurun ve bu kuşatmayı kaldırın…’ Biz orada askerlerimizin kuşatma altında olmasına dahi tahammül edemedik. Dolayısıyla, vatanperverlik deyince…”

İşte böyle… İfade özgürlüğünü ancak “ben devletimin çizgisinde bir gazeteciyim” rezervi eşliğinde savunabilen bir gazeteciliğimiz var.

İktidar baskısı önemli ama bilelim ki bu da var ve iktidar baskısından bağımsız olarak gazeteciliği gazetecilik olmaktan çıkartan bir rol oynuyor.

Önceki İçerikSMA’lı bebekler, yetim ilaçlar, nadir hastalıklar
Sonraki İçerikDonald Trump’ı bu hafta neler bekliyor?