Habertürk’te aslında ne oldu: İslamcı postmodern müdahale

2023 seçimine gidilen süreçte, AKP’nin daha da otoriterleşeceğini, baskıyı arttıracağını, Tele1, Halk TV, TV5’e kesilen cezalardan, kanalların susturulmasından anlayabiliriz. Bir hayli sembolik görünen Habertürk müdahalesi yeni bir döneme girildiğinin uyarısı, işaret fişeği.

Az sonra okuyacaklarınız, 28 Şubat Postmodern darbesinin yaşandığı günlerden bir sekans değil. AKP’nin kapatılmasının tartışıldığı zamanlarda Anıtkabir’de “Ordu Göreve” pankartı açmış olan Aydınlık gazetesinin, bu sefer 3 Aralık 2020 tarihli haberi. Şöyle diyor:

“CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır’ın ‘Cumhuriyet tarihinde ilk kez devletin ordusu Katar’a satılmış’ sözleri üzerine başlayan tartışmada sivil toplum örgütlerinden Milli Savunma Bakanlığı’na destek geldi.

“TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu başkanlığında TESK Başkanı Bendevi Palandöken, TİSK Başkan Vekili Celal Koloğlu, Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan, Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, Kamu-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci, Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın ve Türk Harb-İş Genel Başkanı Alaattin Soydan’dan oluşan sivil toplum kuruluşu temsilcileri heyeti, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve TSK komuta kademesine destek ziyaretinde bulundu. Milli Savunma Bakanlığı’ndaki görüşmeye Bakan Akar’ın yanı sıra GKB Orgeneral Yaşar Güler, KKK Orgeneral Ümit Dündar, DKK Oramiral Adnan Özbal, HKK Orgeneral Hasan Küçükakyüz ile Bakan Yardımcıları Yunus Emre Karaosmanoğlu, Alpaslan Kavaklıoğlu, Şuay Alpay ve Muhsin Dere de katıldı.

“TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, heyetin Türkiye’deki örgütlü sivil toplum meslek kuruluşlarının tamamını temsil ettiğini belirterek, her zaman TSK’ya müteşekkir olduklarını söyledi. ‘Asker millet’ anlayışının altını çizen Hisarcıklıoğlu, ‘Su uyur düşman uyumaz’ atasözünü hatırlatarak, ‘Düşman uyumuyor. Ordumuz tüm unsurlarıyla devamlı teyakkuz halinde’ dedi. Hisarcıklıoğlu, kendilerine düşen her türlü görevi yerine getirmeye hazır olduklarını da ifade etti.”

Böylece STK’lar, işçinin, esnafın, salgın nedeniyle işsiz kalmış, mağduriyet yaşayan üyenin yanında yer alacaklarına, bir kez daha 28 Şubat’taki gibi iktidar gücünün, devlet otoritesinin yanında hizalanmayı seçti.

Okuduğunuz bu açıklamalar, 28 Kasım tarihinde Habertürk kanalındaki bir tartışma programında konuşan Başarır’ın “Öyle bir noktadayız ki, Cumhuriyet tarihinde ilk kez devletin ordusu Katar’a satılmış… Ben değer biçemiyorum, 20 milyar dolar olduğu söyleniyor, 50 milyon dolara satılmış. Birileri mandacı oluyor” ifadeleri sonrasında oluşan infialin tezahürlerinden yalnızca biriydi. Olayın yansımaları, bizlerin bir kez daha medya-politika yakınlığı ve gerilimi üzerinden demokrasi, düşünce-ifade özgürlüğü, bireysel hak ve özgürlükler kavramlarını yine ve yeniden düşünmemize neden oldu. Aynı zamanda yine bu ikili karşıtlık ya da yakınlıklar üzerinden kamunun bilgi edinme hakkı ve kamu yararı gözeten gazetecilik konularına, usansak da yeniden bakmamızı zorunlu kıldı. Ve tabii iktidar aygıtının kitle iletişim araçları üzerindeki etkisi de kendini orantısız bir güç olarak gösterdi.

Aslında bu, bilmediğimiz ya da yeni fark ettiğimiz bir şey değildi. Yaşanan son örnekte hem bir milletvekili, sözlerinin niyeti dışında yorumlanması üzerinden soruşturmaya uğradı, hem de ‘suç’un mekânı olarak bir haber kanalı RTÜK tarafından cezalandırıldı.

AKP, yirmi yıla yaklaşan iktidar macerasında otoriter rejimlere özgü, her şeyi ‘kontrol altında tutma’ refleksiyle konvansiyonel/geleneksel medyanın – televizyonun, gazetelerin, radyonun, dergilerin- yüzde 93’ünü egemenliği altına aldı. Muhalif sesleri boğmaya; eleştirileri üreten kurumları, STK’ları, kanaat önderlerini ve bireyleri görünmez kılmaya, merkezden uzaklaştırmaya, dışarıda bırakmaya kararlı bu güç ve baskı karşısında, anaakım medya etik değerleri ve çoğulcu sesleriyle birlikte eriyip gitti. Artık muhalefet dijital medya aracılığıyla sesini duyurmaya çalışıyor. Bu yetmezmiş gibi, kısıtlı olanaklarla habercilik yapmaya çalışanların karşısına iktidar mekanizması RTÜK ve yargı aracılığıyla da bezdirici engeller koyuyor. Uzun bir zamandır yüksek para cezaları, yayın durdurma kararları, reklam engelleri, bu platformların başında Demokles’in keskin kılıcı gibi durmaksızın gidip geliyor. Yasalara uydurulmuş hukuksuzluk ve adaletsizlikler ile, yalnızca dijital gazete ve televizyonların değil, sosyal medyadaki aykırı/farklı görüşlerin de sesi kesilmeye, her muhalif çıkış sahibi hizaya getirilmeye çalışılıyor.

Bugün konvansiyonel medya statükoyu, ataleti, otoriterliği; dijital medya ise eleştirel dinamizmi, bireyselliği, çoğulculuğun sesini, geleceği temsil ediyor. Konvansiyonel/Dijital medya farkı ya da çatışması, bu yazının sınırlarını aşacak ayrı bir yazı konusu olarak şimdilik bir kenarda beklesin. Dünyada konvansiyonel medya eskiye göre gücünü yitiriyor olsa da, Türkiye’de sokaktaki insanlar, kitleler için hâlâ etkisini sürdürüyor. AKP’nin konvansiyonel medyayı kontrol etme ihtirasını, 1960’larda “araç mesajdır” (the medium is the message) teziyle bilinen iletişim filozofu Marshall McLuhan’ın, Yaradanımız Medya çalışmasındaki şu tespiti açıklar:

“Benliğimizi tümüyle medya teslim aldı. Kitle iletişim araçları kişisel hayatımızı, siyasal, ekonomik, estetik, psikolojik, ahlaki ve etik hayat alanlarımızı öylesine yaygın biçimde etkilemektedir ki, ilişmedikleri, dokunmadıkları, değiştirmedikleri hiçbir yanımız kalmadı. ‘Yaradanımız’ medya şimdi.”

Metropoll Araştırma Şirketi’nin verilerine göre, bugün kararsız seçmen oranı Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıkarak yüzde 25’lere ulaşmış görünüyor. Yüzde 25’lik kararsızların yüzde 30-35 aralığı eski AKP seçmenlerinden oluşuyor.  Sayısal veriler genele vurulduğunda, bu, AKP’den yüzde 7’lik bir seçmen kaybına karşılık geliyor. 2023 seçimleri öncesinde ya da olası bir erken seçim arifesinde AKP’nin hedefi, kitlesinden kopan kararsızları geri döndürebilmek, kazanabilmek. İktidarın yakın dönemde içeriye yönelik tüm hamlelerini buradan okumak gerek. Habertürk’e RTÜK müdahalesi/zamanlaması tam da burada önem kazanıyor. AKP’nin seçimler öncesi yüzde 93’ünü kontrol ettiği, baskıladığı, çıkabilecek çatlak seslere karşı her türlü önlemi aldığı anaakım medyada hiçbir sürprize, olağanüstü duruma, çatlak sese tahammülü yok. Bu nedenle tüm yandaş titizliğine; biatına; önceden sınırları belirlenmiş, iktidarca onaylanmış, cümlelerinin başı sonu belli tartışma programı fotmatlarına; iktidarın çarpık ‘doğrularını’ ısrarcı dilleriyle propagandize eden konuk tercihlerine; ‘sınırlı çoğulcu’ yayın politikasına rağmen, son olayda Habertürk de ceza almaktan kaçamadı.

Katar ilişkileri AKP’nin yumuşak karnı. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun ve muhalefetin iki senedir tank-palet fabrikasının Katar’a satışı üzerinden yürüttüğü kararlı, etkin muhalefete, AKP/Erdoğan genelde alt perdeden karşılık veriyordu. En son Katar’la Antalya Limanının satışı, içeriği bilinmeyen doğal su kaynaklarının kullanımı, İstinye Park ve Borsa’nın yüzde 10’unun satışı anlaşmaları yapıldı. Küresel dünyada yabancı sermayenin ülkelerarası dolaşımına, aklı başında biri karşı olamaz; ancak yabancı sermayenin ülkeye girişi ve dolaşımı sınırsız bir serbestlik, belirsizlik ya da gizlilik içinde de yapılamaz. Öncelik kuşkusuz ülke çıkarları ve güvenliğindedir. Bu nedenle Katar ile yapılan son anlaşmalar, bu anlaşmaların yansıtılış biçimleriyle kamuda ciddi kuşkuyla karşılandı. Anlaşmaların “içeriğine dair belirsizlikler, ikna edici açıklamaların yapılmaması, yapılmak istenmemesi’’ ve iktidarın bunu devlet sırrı olarak lanse etmesi, şüpheleri, endişeleri arttırdı. Katar’la al/ver, alınan satılanlar, finansal ilişkilerin boyutu nedir? Belki de AKP üst yönetiminden bile birçok yetkilinin olan biteni bilmediği yönünde oluşan güçlü algı, muhalif seslere ve sorgulamalara neden oldu. Habertürk’teki tartışma, kamuoyunda AKP’nin konjonktür gereği oynamak istediği alan olan ‘ordu/asker dokunulmazlığı’ üzerinden yapılıyor görünse de, kanımca konunun esas boyutu Katar.

Erdoğan, çok açık, ‘AKP/Katar ilişkisi’nin konuşulmasını İS-TE-Mİ-YOR. Ayrıca önümüzdeki günlerde gündeme daha yoğun gelecek olan ‘Kanal İstanbul – Katar’ ilişkilerinin boyutu da belli değil.  Buna rağmen kamuoyunda her gün Kanala Katar’ın sponsor olduğu ve Katar’dan alınan borçlara karşılık neyi ‘rehin/haciz’ vererek Kanalın yapımı için baskı mekanizmalarının kurulup işletildiği kuşkuları giderek artıyor. AKP’nin RTÜK dolayımıyla Habertürk’e müdahalesinin ve bunun zamanlamasının bu açıdan da yorumlanması anlamlı olacaktır.

Franco Berardi, nam-ı diğer ‘Bifo,’ Kahramanlık Patolojisi’nde kötülüğün, suç’un kurumsallaşmasını şöyle yorumlar: “Kötülük yayılmak, kurumsallaşmak, görünerek varolmak ister. Suç, kurumsallaştıkça gizliliğini kaybeder ve gösteri konusu olmayı talep etmeye başlar. Suçun görünürlüğü, iktidarın etkililiği ve inandırıcılığının bir parçası haline gelir.”

RTÜK’ün Habertürk’e müdahalesi AKP’nin ‘patron benim’ deme şekli. AKP’nin hikâyesi bitti. Topluma anlatacak, seçmene satacak sözü kalmadı. Sorunlara çözüm üretemeyen, köşeye her sıkıştığında elinin altındaki kurumlarla muhalefete, yargı yoluyla muhaliflere ayar veren kötücül otoriter bir yapıya dönüştü.

Cahiliye devri AKP devrinden daha ileri, çoğulcu, demokratikti. Türkiye AKP ile siyasal, kültürel, ekonomik, zihinsel ‘Orta Çağını’ yaşıyor. AKP yönetimi, atıl yapısıyla kiliseyi-ruhban sınıfını temsil ederken, elinin altındaki RTÜK, yargı, medya vb kurumları birer ‘engizisyon’ aracına dönüştürdü.

2023 seçimine gidilen süreçte, AKP’nin daha da otoriterleşeceğini, baskıyı arttıracağını Tele1, Halk TV, TV5’e kesilen cezalardan, kanalların susturulmalarından anlayabiliriz. Bir hayli sembolik görünen Habertürk müdahalesi ise medya üzerindeki baskıların daha da artacağı yeni bir döneme girildiğinin uyarısı, işaret fişeği, bir anlamda yangın alarmı.

Son sözü, yönetmenliğini Barry Levinson’ın yaptığı ve başrollerinde Robert De Niro ile Dustin Hoffman’ın oynadığı, efsanevî Wag The Dog – Başkanın Adamları (1997) filmi söylesin. İzleyenlerin hatırlayacağı gibi, Amerikan seçimlerine çok az bir zaman vardır. Zor durumdaki Başkanın seçimi kazanması mucizelere bağlı olduğundan, kamunun ilgisini onun başarısızlıkları ve skandallarından başka yöne çekecek ve buna toplumu inandırabilecek “olağanüstü” bir olaya ihtiyaç vardır. Başkanın adamları devreye girer; Hollywood’da bir yapımcıdan olmayan bir savaşı ve onun milli kahramanını yaratması istenir. Olaylar böyle gelişir. Film bize olmayan bir savaşı ve onun kahramanını yaratarak ve buna medyanın etki gücüyle halkı inandırarak, medya-politika ilişkisinin karanlık yüzünü gösterir. Bu karanlık, gerçeğin medya aracılığıyla istenildiği gibi manipüle edilebileceği, eğilip bükülebileceği, tersyüz edilebileceği gerçeğidir. Filmin unutulmaz repliği ise şudur:

  • Savaş yok.
  • Elbette var, televizyonda gördüm.
Önceki İçerikGazeteci Ayşegül Doğan’a 6 yıl 3 ay hapis cezası
Sonraki İçerikMustafa Öztürk’ü istifaya götüren Kur’an yorumu ve Türkiye’de sekülerleşme gerilimi