Anasayfa / Öne Çıkanlar / Kanadalı muhalif İranlı öğretmen anlatıyor: İran bombalanırken neden dans etmiyorum?

Kanadalı muhalif İranlı öğretmen anlatıyor: İran bombalanırken neden dans etmiyorum?

"Hükümetler kıyafet, vatansa bedenin kendisidir; kurşun elbiseyi geçer ama bedende derin bir yara bırakır.” Kanada’da yaşayan İranlı öğretmen Atai, rejime muhalif ama İran’ı savunmak için yola koyuldu. Hikayesini Serbestiyet’e anlattı.

İzlemek İçin:

Kanadada yaşayan bir İngilizce öğretmeni olarak, tamamen farklı bir kültürde kendinize bir hayat kurdunuz. Bize bu yolculuğunuzdan bahseder misiniz? İrandan ayrılmanızın ve Batı’da bir gelecek aramanızın temel sebebi neydi?

Aslında bu çok uzun bir hikaye. Özetlemek gerekirse; planım uluslararası ilişkiler üzerine eğitim almak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmekti. Evet, Washington DC’de okumam gerekiyordu ama vize bir türlü çıkmadı. Tekrar başvurdum, yine çıkmadı. Ben de vize gelene kadar beklemek üzere Kanada’ya gitmeye karar verdim çünkü ilk başvurumda reddedilmiştim.

Umman’a ikinci kez gittim ve oraya vardığımda meseleyi bir şekilde çözdüm. Bana ‘idari işlem’ sürecinde olduğumu, vizeyi alana kadar 2-3 haftadan 2-3 aya, en fazla ise 6 aya kadar beklemem gerektiğini söylediler. Zaten o sırada 5-6 aydır vize bekliyordum. Elçilikle iletişim halindeydim; vizenin 2-3 ay gibi çok kısa bir sürede çıkacağını söylediler. Ben de ‘Tamam,’ dedim, ‘önce Toronto’ya giderim, orada 2-3 ay bekleyip sonra Toronto’dan Washington DC’ye geçerim.’ Plan buydu.

Ben Toronto’ya gittim, o sırada Trump başa geldi ve tüm vize sistemini tamamen rafa kaldırmaya başladı. Bu yüzden Amerika’ya gidemedim ve bir karar vermek zorunda kaldım: Ya hemen İran’a dönecektim ya da Kanada’da daha uzun süre kalacaktım. O dönemde İranlılar için ‘İran Programı’ denilen bir uygulama vardı; orada 2-3 yıl gibi daha uzun süre kalabilmek için çalışma iznine başvurabiliyordunuz. Size orada kalıp çalışmanız için üç yıllık bir çalışma izni veriyorlardı.

Böylece iş aramaya başladım. Daha önce uzun süre öğretmenlik yapmıştım, aslında işimi çok kez değiştirmiştim ama son 10 yıldır öğretmenlik yapmıyordum. Tekrar okullara başvurmaya, sağda solda iş aramaya başladım. Sonunda İngilizce öğretmeni olarak bir iş buldum ve yaklaşık 10 yıllık bir aradan sonra tekrar İngilizce sınıflarına girmeye başladım. Bu yolculuk benim için ne muazzam bir deneyimdi!

Toronto’yu tabii ki çok seviyorum, zamanla içimde büyüdü. İnsanları çok ilginç. Şehre ilk vardığınızda sizi pek etkilemiyor; mimarisiyle, güzelliğiyle ve zarafetiyle insanı büyüleyen o Avrupa şehirleri gibi değil. Ama yine de her bakımdan güzel, her yönüyle çok güzel ve insanları harika. Dünyanın dört bir yanından pek çok farklı insan bir arada. Aslında dünyanın en kozmopolit şehri ne Dubai, ne New York, ne de Londra’dır; dünyanın en çeşitli şehri Toronto’dur. Orada dünyanın her yerinden insanları, farklı mutfakları ve restoranları görebilirsiniz; orayı çok severdiniz.”

Toronto’da gerçekten çok keyif aldım ve çok fazla arkadaş edindim. Dünyanın her yerinden; Suudi Arabistan’dan Japonya’ya, Güney Kore’den pek çok Güney Amerika ülkesine kadar 100’den fazla öğrencim oldu. Tüm bu insanlarla arkadaşlık kurmak ve bağ kurmak gerçekten muazzam bir deneyimdi.

Sanırım soruna da böylece cevap vermiş oldum. Sorunun özüne gelecek olursak; İran’dan ayrılma nedenim orada fırsatların artık iyice azalmış olmasıydı. Ekonomik koşullar açısından durum yıldan yıla kötüleşiyordu. Dürüst olmak gerekirse, farklı şirketler kurduk ama çoğu yaptırımlar yüzünden yürümedi.

Diğer dönemlerle kıyasladığımızda bir şekilde iyi çalışabildiğimiz tek zaman nükleer anlaşmadan sonraki dönemdi. O anlaşma yapıldığında İran’da işler bir nebze düzeldi; daha fazla Avrupalı şirket ülkeye girdi. Belki çok kalıcı veya köklü yapılar kurulmadı ama yine de bir nefes alabildik. Bu durum, benim de bir parçası olduğum İran özel sektörü için çok iyiydi; o zamanlar her şey benim için de daha iyiye gidiyordu.

Ancak 2016’da Trump başa gelince anlaşmayı iptal etti ve o günden sonra durum her geçen yıl daha da kötüleşmeye başladı. Bankacılık işlemleri yapamaz hale geldik, kayda değer hiçbir iş yürütemez olduk. Dünyanın dört bir yanındaki şirketler bizimle yazışmayı bile bıraktı.

Ardından 7 Ekim süreci geldi. O sırada Almanlar için çalışıyordum ve onlar ülkeden ayrılma kararı aldılar. İşte o an, işlerin doğru yöne gitmediğini kesin olarak anladım; her şey her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Ben de her şeye sıfırdan başlamanın daha iyi bir fikir olduğuna karar verdim. 40 yaşında, hiç bilmediğin bir ülkeye gidip, bambaşka bir kültürde her şeyi en başından öğrenmek zorunda kalmak çok zor olsa da bu adımı attım.

Mesele sadece dil de değil; işlerin nasıl yürüdüğünü, idari süreçlerin nasıl yönetileceğini öğrenmekle de ilgili. Ehliyet almak, banka hesabı açmak gibi şeyler hiç kolay değil. Yine de başka bir seçeneğiniz yokmuş gibi görünüyor çünkü tam bir kördüğüm yaşanıyordu. Amerikalılar taviz vermiyordu, İran hükümeti de Amerikalılara karşı geri adım atmaya niyetli görünmüyordu. Bu siyasi çıkmaz, ekonomik fırsatların anlamlı bir şekilde yeşermesine engel oldu. Bu durumda ne yapmam gerekiyordu?

Ben daha önce Türkiye’de yaşamış, bir yıl Almanya’da bulunmuş, dünyayı gezmiş biriyim. 2015 yılının sonlarında İran’a döndüğümde işlerin düzeleceğine dair umudum çok yüksekti. Kendi danışmanlık şirketimi kurdum ve çok iyi işler yapmaya başladık. Deloitte gibi uluslararası danışmanlık firmalarıyla çalışmaya, ticaret fuarları düzenlemeye başladık. Hatta burada, Türkiye’de çok sayıda fuar organize ettim; İranlı şirketleri Türkiye’deki ticaret fuarlarına getirdim. Ancak bu iş de yıldan yıla kötüye gitti çünkü İranlı şirketlerin parası bitmişti; nakitleri yoktu ve ihracat umutları kalmamıştı. Bu durum bizim işlerimizi de baltaladı.

Beni zor kararlar vermeye iten çok sıkıntılı bir durumun içinde kalmıştım. Ne yapacaktım? Sadece yeni bir şeyler aramak, fırsatlarını test etmek ve yeni bir hayat kurup kuramayacağını görmek istiyorsun. Ve bunu yaptığıma hiç pişman değilim. Toronto’da geçirdiğim vakitten çok keyif aldım, çok sayıda yeni insanla tanıştım. Dediğim gibi, Kanadalılarla çok vakit geçirdim. Dünya siyaseti ve dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlar hakkında çok şey öğrendim. Orada bulunmanın benim için aydınlatıcı olduğunu söyleyebilirim.

Öğrendiklerim için ve genel olarak bu fırsat için minnettarım. Kanada bana çok iyi davrandı; nazik ve cömertlerdi. Orada geçirdiğim son 18-19 ay kesinlikle tamamen olumlu bir deneyimdi. Soruna tam olarak cevap verebildim mi bilmiyorum ama evet, bir süre Avrupa’da da yaşamıştım…

Dürüst olmak gerekirse Batı kültürüne pek yabancı değildim ama yine de Batı hakkında konuşacak olursam; Avrupa kültürü ile Kuzey Amerika kültürü pek çok yönden birbirinden farklı. Hangisi daha iyi, hangisi daha kötü demek istemiyorum ama Kuzey Amerika’daki yaşam tarzıyla başa çıkmanın Avrupa’dakine göre daha kolay olduğunu gördüm. Oranın bir şekilde daha kabullenici olduğunu fark ettim. Kanada, dünyanın her yerinden insanı ağırlamaya hazırlıklı olacak şekilde inşa edilmiş bir ülke; bu onun doğasında var. Benim Kanada deneyimim bu yönde. Tabii Amerika Birleşik Devletleri hakkında bir şey diyemem ama orada gözlemlediğim fark buydu. Umarım bu, ilk sorunu yanıtlamıştır.

İslam Cumhuriyeti konusundaki siyasi duruşunuz nedir? Kendinizi mevcut sistemin bir destekçisi mi, eleştirmeni mi yoksa muhalifi mi olarak tanımlarsınız?

Bence bu sorunun cevabı pek basit değil; duruma göre aynı anda her üçü birden olabilirim. İnsan hakları meseleleri söz konusu olduğunda bir muhalifim. İran rejiminin yıllardır suçlandığı pek çok insan hakları ihlaline karşıyım. Bu yüzden sistemin yıkılmasını değil, reformdan geçirilmesini istiyorum; özellikle de verimli çalışmayan ve görünen o ki düzgün işlemeyen yargı sistemi açısından. Pek çok durumda yargının insanlara… tam kelimesini bulamıyorum ama siyasi eğilimlerin yargı kararlarını etkileyebildiği aşikâr; özellikle de siyasi mahkumlar söz konusu olduğunda.

Bu mahkumlar siyasi yelpazenin belli bir tarafında durdukları için bu durumdalar. İran’da gücün eşit dağıtıldığını düşünmüyorum; güç belli bir odakta toplanmış durumda. İran’ın gerçeği bu ve maalesef ülkede siyasi mahkumlar var.

Bu gerçekten büyük bir sorun ve İran’da bu meselelerle; özellikle insan hakları, sosyal haklar ve benzeri konularla mücadele etmek için süregelen bir aktivizm var. Birçok insan İran’daki sosyal ve siyasi ilerleme uğruna ağır bedeller ödedi ve ödemeye de devam ediyor. Siyasi mahkumlar bunun en net örneği. Diğer yandan, İran’daki aktivizm pek çok yönden serpilip gelişiyor. Bu yüzden, İran rejiminin muhaliflerine karşı izlediği bu tür politikalara tamamen karşıyım.

Buna rağmen, mesele başka bir ülkenin İran’ı işgal etmesi gibi konulara geldiğinde elbette ülkemin yanında dururum. O noktada rejim, ülke ve devlet arasında bir ayrım yapamam; benim için hepsi bir bütündür. Daha önce de kullandığım bir benzetme var: Hükümetler ve rejimler kıyafetleriniz, elbiseleriniz gibidir; ülke ise bedeninizdir. Birisi size ateş ettiğinde kıyafetinizde küçük bir delik açılabilir ama bedeninizde kalıcı bir yara izi bırakır ve kanayan sizin kendi bedeninizdir.

Dolayısıyla, ülkenize yönelik bir dış müdahale veya işgal söz konusu olduğunda, toprağınızı savunan ve koruyanların otomatik olarak destekçisi olursunuz. Çünkü bu artık bir vatan savunmasıdır; birinin toprağınıza zorla girmesidir. İşte aradaki fark bu: O durumda bir destekçiye dönüşürüm. Ama özünde kendimi her zaman bir eleştirmen olarak tanımladım. Eleştirdiğim pek çok konu var ki bu son derece normal ve bir toplum için ihtiyaç duyulan bir şeydir. Her sağlıklı toplumun iyi eleştirmenlere ihtiyacı vardır. Ben de İran hükümetinin bir eleştirmeniyim; tıpkı İran halkının çoğunluğu gibi.

Buna yürekten inanıyorum; İran halkının büyük çoğunluğu, rejimin kendi insanına karşı tutumuna karşı çıkıyor. Rejimin yıllardır imza attığı pek çok uygulama, özellikle de belirttiğim gibi insan hakları ve sivil haklar konusu ciddi şekilde sorgulanıyor. İşte bu yüzden, bir konudaki destek veya eleştiri seviyemin, bir ülkeyi oluşturan farklı katmanlara göre değişebileceğini söylüyorum. Bu meseleyi sadece ‘hükümetin yanındayım’ ya da ‘hükümetin karşısındayım’ diyerek kestirip atamam.

İnsanları spektrumun bir ucuna, belirli bir kutba itmeye çalışıyorlar; sizi bir seçim yapmaya, ‘ya o ya bu’ demeye zorluyorlar. Hayır, ben bunu bir ikilik (dikotomisi) olarak görmüyorum. Bir meseleye yaklaşmanın pek çok farklı yolu vardır. Çünkü benim bakış açıma göre hükümet, tek parça ve katı bir kütle değildir; kültürel nitelikler, siyasi özellikler ve güç ağları gibi farklı unsurların karmaşık bir bileşimidir.

Demek istediğim şu; hükümete karşı ya da hükümetten yana olma kararı öyle kolayca verilebilecek bir karar değil. Mesele bundan çok daha büyük ve çok boyutlu. Karşımda, ‘İşte şu bir bardak su, ben buna karşıyım’ diyebileceğim tek bir nesne yok. Bu daha ziyade; fikirlerin, politikaların ve niteliklerin oluşturduğu, insanların kültürel ve sosyal geçmişine kök salmış bir ‘bulut’ gibi. Meseleyi gerçekten böyle görüyorum ve umarım soruyu yanıtlayabilmişimdir. Kısaca özetlemem gerekirse; eğer muhalif, eleştirmen ve destekçi arasında bir seçim yapmam gerekirse…

Ben bir eleştirmen olarak kalmayı tercih ederim; bunun hem doğru hem de sağlıklı bir duruş olduğunu düşünüyorum. Zaten her iyi ülkenin, kamuoyu perspektifinden ‘denetleme ve denge’ mekanizmalarının işlediğinden emin olabilmek için iyi eleştirmenlere ihtiyacı vardır. Bu anlamda ben kendimi bir eleştirmen olarak tanımlıyorum.

İran meselelerine gelince, ciddi eleştirilerimin olduğu pek çok farklı konu var. Hükümetin dış politikasından insanlara yönelik muameleye; yargı sisteminden seçim sistemine ve genel yönetim anlayışına kadar uzanan geniş bir liste bu. Özellikle de İran’ın en büyük sorunlarından biri haline gelmiş olan ve her yere sirayet eden yolsuzluk konusu… Elbette tüm bu olan bitene karşı çok güçlü eleştirilerim var.

Dünya, Ayetullah Hamaneyin ölümünden sonra iki uç tepkiye şahit oldu: Sokaklarda yas tutanlar ve sevinçten dans ederken kendilerini videoya çekenler. Sizce bunlardan hangisi gerçek İran’ı temsil ediyor? Yoksa gerçek İran, bu yas ve kutlama arasında bir yerlerde mi?

İran, 90 milyon nüfuslu bir ülke. Sosyal geçmişine, geldiği aileye, aldığı eğitime ve hayat tecrübelerine bağlı olarak her bireyin kendi gerçekliği var. Bu yüzden, Toronto veya Los Angeles sokaklarında dans eden İranlı genç kızın gerçekliği ne kadar sahiciyse, dini lideri için yas tutan çarşaflı kadınınki de o kadar gerçektir.

Toronto sokaklarında dans edenlerle kendimi mutlaka bir tutmuyorum; hiçbir zaman onlardan biri olmadım, protestolarına da katılmadım. Ama yine de o genç kızın bu noktaya nasıl geldiğini anlamaya çalışıyorum. Bu onun öfkesi; yıllar içinde biriktirdiği intikam ve nefret duygusu. Bence siyasi kararları öfke ve intikam üzerinden vermek tamamen yanlıştır. Fakat bu durumun bana sordurduğu asıl büyük soru şu: Bu hükümet bu insanlara ne yaptı —ya da insanlar hükümetin kendilerine ne yaptığını düşünüyor ki— kendi ülkelerinin liderinin ölümüne bu şekilde tepki veriyorlar? Öncelikle kendimize bu soruyu sormalıyız.

Ayrıca İran toplumunun ‘kısa vadeli bir toplum’ olduğuna inanıyorum; yani bir şeyleri çabuk unutuyorlar, çok çabuk duygusallaşıp dramatikleşebiliyorlar. Bu da o toplumun bir gerçeği. O kadar yüksek sesle dans eden ve mutlu görünen o insanların, iç dünyalarında gerçekten o kadar mutlu olup olmadıklarından da emin değilim.”

Öfkelerini ve kederlerini bir nevi dans ederek dışa vuruyorlardı; bunu siyasi bir tepki ya da en azından ölümüne karşı gösterilen bir duruş olarak görüyorum. Şahsen ben, [Hamaney’in]* ölüm haberini aldığımda sevinmedim. Aksine içimde bir boşluk hissettim ve ülkenin geleceği için daha da endişelenmeye başladım. Çünkü bu tür olaylar sizi tamamen bir bilinmezlik diyarına sokuyor. Onun ölümünden sonra İran’daki genel şartların daha iyiye gittiğini de düşünmüyorum.

İran’daki sadık destekçilerinin de onun gidişinin ardından yas tutmaya kesinlikle hakları var; çünkü onlar da bu halkın bir parçası. İran halkını temsil eden tek bir bireysel profil yok. Ben de tek başıma İran halkının mutlak bir temsili değilim; hatta muhtemelen pek çok yurttaşım benimle aynı fikirde olmayacaktır. Söylediklerimden nefret edenler, bana ‘sülük’ ya da ‘rejim savunucusu’ (apolojist) diyenler bile çıkacaktır.

Demek istediğim; insanların farklı gerçeklikleri var ve hiçbir kişi veya grup tek başına ‘İran halkının gerçeği budur’ diyemez. Toplum bir yanda çok dindar olabilirken, diğer yanda bazı durumlarda din karşıtı bir tavır da sergileyebiliyor; bu durum aslında oldukça üzücü.

Bugünlerde sağda solda sıkça duyduğum bir söylem var: ‘Ben İranlıyım, Müslüman değilim.’ Bence bu doğru bir yaklaşım değil. Onların yerinde olsam, ne istediklerini şu şekilde tanımlamanın daha doğru olacağını düşünürdüm: ‘Ben bir İranlıyım ve İslami yönetim anlayışının bazı olumsuz yönlerinin anayasamdan çıkarılmasını istiyorum.’ Belki de asıl taleplerinin daha sağlıklı tanımı budur.

Bir kişi ‘Ben İranlıyım ama Müslüman değilim’ dediğinde, aslında hem İran’ı hem de İslam’ı tam olarak tanımıyor demektir; çünkü bu iki kimliği birbirinden bu şekilde koparmanın gerçeklikle bir ilgisi yoktur. Zira insanların İslam anlayışı da tecrübe ettikleri coğrafyaya göre değişir. İstanbul’da oturan birinin İslam algısı ile Endonezya, Mısır, Tunus veya İran’daki birinin algısı ve yaşadığı tecrübeler birbirinden tamamen farklıdır.

‘İranlıyım ama Müslüman değilim’ demenin iki yönlü zararı var. Birincisi; kendisini Müslüman olarak tanımlayan, dinini yaşayan, ibadetlerini yerine getiren ve günde beş vakit namaz kılan o devasa kitleyi daha en baştan kendinizden uzaklaştırır ve ötekileştirirsiniz. Bu hem yanlıştır hem de ulusal birlik fikrine aykırıdır.

İkincisi ise bu söylem rejimin elini güçlendirir. Onlara, ‘Bakın, işte bunlar dinimizi elimizden almak isteyen kâfirler’ diyerek kendi tabanlarını konsolide etme ve konumlarını meşrulaştırma fırsatı verir.

Bu söylem, rejim tarafından ‘Amerikan sülükleri’ olarak yaftalanmalarına neden oluyor ve pek çok yönden rejimin duruşunu daha da tahkim ediyor. Bunun hiçbir şekilde bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Yine de bu insanların bakış açısını anlamaya çalışıyorum; yıllardır süregelen o büyük bıkkınlık ve çaresizlik hissini… Bu durumun; rejimin politikalarından sosyal medya manipülasyonlarına, yaptırımlardan İranlıların içinden geçtiği ekonomik zorluklara kadar pek çok farklı sebebi olabilir.

Tüm suçu İran rejimine yüklüyorlar. Rejim de kendisini sürekli İslami yönetimle özdeşleştirdiği ve bu retoriği bir meşruiyet kaynağı olarak kullandığı için, İranlılar ülkede tanık oldukları tüm aksaklıkları kaçınılmaz olarak İslam ile bağdaştırıyorlar. Bu aslında çok tuhaf bir durum çünkü bu iki şey mutlaka birbiriyle ilgili olmak zorunda değil. Ancak onlara yıllardır bu şekilde sunuldu: Hükümet bu kadroların İslam’ın temsili olduğunu söyledi; ama aynı zamanda bu insanlar yeterince verimli olamadılar ve pek çok hata yaptılar. Sonuçta ulaşılan düz mantık şu oluyor: ‘Bu adam İslam’ı temsil ettiğini söylüyor ama işini doğru yapmıyor, o halde belki de İslam kötüdür, o yüzden ben Müslüman değilim.’ Dürüst olmak gerekirse bu çok yanlış ve sığ bir çıkarım.

Dünyanın farklı yerlerinden farklı inançlara sahip insanlar tanıdım. İnsanlar farklı dinlere inanabilir, kendi ritüellerini gerçekleştirmekten ve atalarından kalan inancı takip etmekten gurur duyabilirler; bu pek çok açıdan çok güzel bir şey. Hindistan’dayken oradaki insanlarla birlikte dua ettim, Filipinler’deyken hakeza öyle… Kendi dinime de her zaman büyük saygı duyuyorum, o da kendi içinde çok güzel.

Birisi bana ‘Müslümanlar nasıldır?’ diye sorduğunda aklıma sadece babaannem geliyor. Çok nazik, çok iyi bir kadındı. Bazen nargile içerdi, bana çay yapar, güzel hikayeler anlatırdı; o iyi bir Müslüman’dı. En azından kendisini öyle bilirdi ve kimseye en ufak bir zararı yoktu. Eğer bir İranlı ona gidip ‘Ben İranlıyım ama Müslüman değilim’ deseydi, bunu kendisine yapılmış büyük bir saygısızlık olarak görürdü. Bu yüzden bu duruşu çok yanlış buluyorum. Bu retorik daha çok yurt dışındaki İranlılar (diaspora) tarafından köpürtülüyor ve İran içindeki halkta da karşılık buluyor. Ancak bunun topluma faydadan çok zarar verdiğine inanıyorum.

Sanırım bu soruyu da yanıtlamış oldum. Özetlemek gerekirse; evet, İranlıların farklı gerçeklikleri var. Öğrenmeleri gereken şey, birbirlerinin gerçekliğine saygı duymak. İranlıların öfkesini anlayabiliyorum ama Hamaney’in* ölümünün hemen ardından dans edilmesini hiçbir şekilde haklı çıkaramam.

Düşünsenize; o öldürüldükten sadece on dakika sonra, İran’ın güneyindeki bir ilkokulda 167 çocuğun öldürüldüğü haberi geldi. Yas tutmak zorundaydık. Sessiz kalmaya, onların ölümü için yas tutmaya ve o şok anını yaşamaya ihtiyacımız vardı; çünkü zaten İran topraklarına yönelik bir saldırı gerçekleşmişti. Bu yüzden, özellikle diaspora tarafındaki İranlıların sokaklara dökülüp dans etmesini hiç de hoş bir hareket olarak görmüyorum.

İngilizcede bir kelime vardır; ‘gravitas’ (ağırbaşlılık/vakar). Bu acıyı göğüslemek, nasıl bir sürecin içine girdiğini kavramak ve o ilkokulda öldürülen 167 çocuğun annesinin acısını anlamaya çalışmak için belli bir vakar ve ciddiyet sahibi olmanız gerekir. Bu korkunç bir durumdu ve bunu haklı çıkarmanın hiçbir yolu yok. Size söylediğim gibi; bu tepkinin neden bu şekilde verildiğini anlamaya çalışıyorum ama bunu hiçbir şekilde desteklemiyorum, aksine tamamen karşıyım.

Olayın hemen ardından internete girdim ve o kutlamalara katılan —aslında tam arkadaşım da sayılmazlar ama— eski tanıdıklarımı eleştirdim. İran diasporasının buna sevindiğini görmek beni şoke etti. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum.

Minab İlköğretim Okulu’na yönelik, şu anda açıkça görülen ABD saldırıları hakkında ne düşünüyorsunuz? Bazı Pahlavi destekçileri gibi siz de bunu kabul edilebilir buluyor musunuz?

Kesinlikle hayır. Gün ortasında, savaşın henüz ilk saatlerinde gerçekleştirilen böylesine küstahça bir canavarlığın görmezden gelinmesini hiçbir şekilde kabul edilebilir bulmuyorum. Son bulgulara göre bunun bir ‘askeri hata’ olduğu ortaya çıktı; görünüşe göre yeni yapay zeka sistemlerini deniyorlardı ve o zavallı çocuklar bu deneye kurban gitti.

Beni asıl yaralayan şey, bazı İranlıların bu saldırıyı meşrulaştırmaya çalışmasıydı. Okulun bir askeri garnizona yakın olduğunu falan söylediler. Hatta birisi çıkıp İran ordusunun kendi okulunu bombaladığını söyleme küstahlığını bile gösterdi; bunu duymak çok üzücüydü. Bu kesinlikle kabul edilemez ve haberi duyduğum ilk dakikadan itibaren buna karşı çıktım. İran hükümeti bunu yanlışlıkla yapmış olsa bile —ki yapmadı, yapmadıkları en başından beri belliydi— kendi toprağını bombalamak delilik olurdu. Sırf halkı kışkırtmak veya savaşa girecek bir toplumu provoke etmek için kendi toprağını bombalamak düpedüz çılgınlıktır. Bunun olabileceğini düşünen biri varsa aklını kaçırmış olmalı; çünkü bu mantığa sığmıyor.

Çocukların öldürülmesini kabul edilebilir bulan ve bunu ‘ikincil hasar’ (zayiat) olarak nitelendiren o insanların tavrını şiddetle kınıyorum. İnsan hayatından, hiçbir şeyle ilgisi olmayan okulundaki çocukların hayatından bahsederken ‘zayiat’ demek iğrenç bir durumdur. Beni asıl vuran şey ise saldırının ‘çifte vuruş’ (double tap) şeklinde yapılmış olmasıydı. Önce okulu vurdular; ardından aileler çocuklarını kurtarmak için içeri girmeye çalışırken ve itfaiye ekipleri yardıma gelmişken, ilk patlamadan 40 dakika sonra ikinci kez vurdular. Bu insanlığa karşı işlenmiş mutlak bir suçtur ve bir savaş suçu olarak soruşturulmalıdır. Bu korkunç olay, ABD ordusunun doğasını ve ne kadar gaddar olabileceklerini gösteriyor.

Birisi siyasi olarak İslam Cumhuriyeti’ne muhalif olup aynı zamanda İran’ı dış saldırılara karşı savunabilir mi? 

Kesinlikle evet. Hükümetin bir eleştirmeni olabilirsiniz; politikalara, yönetim biçimine dair söyleyecek çok sözünüz olabilir. Ancak vatanını savunmak istemek en doğal duygudur; çünkü bu sizin toprağınızdır, kimliğinizdir. Başlangıçta bu işgali bir şekilde destekleyen o İranlıların, artık Amerikalıların ve İsraillilerin onların çıkarını düşünmediğini, sadece kendi çıkarlarının peşinde olduklarını anlamış olduklarını umuyorum.

Bu saldırıların İran’ı bütünüyle yok etmeyi hedeflediği çok açık. Buğday silolarına, petrol rezervlerine, İran’ın temel altyapısına ve askeri garnizonlara saldırmanın; İran’daki insan haklarıyla veya İran halkının özgürleşmesiyle hiçbir ilgisi yoktur.

İran halkının bir kesiminin, sosyal medya algoritmalarıyla bir şekilde manipüle edildiğini düşünüyorum. Palantir gibi şirketler ve tüm bu yapay zeka devleri, İranlıların zihninde bir ‘rıza üretimi’ (manufacture consent) yapmaya çalışıyor. Bu savaşın iyi bir şey olduğuna, İranlıları özgürleştireceğine, onlara barış ve refah getireceğine dair bir illüzyon yaratıyorlar. Durumun böyle olabileceğine inanmak için birinin gerçekten çok saf olması gerekir.

Ben bu saldırılara bütünüyle karşıyım. Evet, hem dış saldırılara karşı durup hem de mevcut hükümetin sert bir eleştirmeni olabilirsiniz; bu iki duruş aynı anda mevcudiyetini koruyabilir.

Mücteba Hamaney hakkında ne düşünüyorsun

Kamuoyu önünde kendisinden pek bir şey duymadık; pek ortalıkta olan, bir şeyler hakkında sesini yükselten biri olmadı. Bildiğim kadarıyla herhangi bir resmi idari görevi veya makamı da yok. Ancak babasının ofisinde her zaman çok nüfuzlu bir figür oldu; bu da iktidardaki isimleri ve karar vericileri çok iyi tanıdığı anlamına geliyor.

Eğer İslam Cumhuriyeti’nin yerinde olsaydım, muhtemelen ben de aynı tercihi yapardım. O, liderin oğlu; aynı soyadı taşıyor ve aynı bağlantılara sahip. Bu durum hem bir ‘nostaljinin’ canlı kalmasına hem de sistemin kendini sürdürmesine yardımcı oluyor. Dini liderin ölümünden sonra netleşen bir şey var: Eskiden onun ‘ahtapotun başı’ olduğu, o başı keserlerse sistemin parçalanacağı söylenirdi. Ama bu gerçekleşmedi.

Yeni dini liderin atanmasından sonra, bu makamın artık eskiden sandığımız kadar kritik bir önem taşımadığını düşünüyorum. Çünkü eğer öyle olsaydı, liderin ölümünden sonra sistemin çökmesi gerekirdi; ama çökmedi. Bu da otomatik olarak şu anlama geliyor: Bu pozisyon artık eskiden sahip olduğunu düşündüğümüz o mutlak ağırlığı taşımıyor.

En kritik nokta ise şu: Teknik olarak bu kişi, babasının sahip olduğu güç miktarına ulaşamaz. Çünkü şartlar ve koşullar değişti. Ülke aynı ülke değil, insanlar aynı insanlar değil; hatta etrafındaki o çevre bile artık aynı değil. Bir konuda haklı olduğum kanıtlanmış oldu: Bu sistem sadece ‘dini lider’den ibaret değil; bu, halihazırda işleyen ve yerleşik bir sistem

Örneğin, herhangi bir yerdeki KFC’ye gittiğinizde, bu bir ‘franchise’dır, değil mi? Ortada işleyen bir prosedürler bütünü, sistemler, sözleşmeler ve idari süreçler vardır. Mesele sadece restoranın tepesindeki o yaşlı adamın resmi değildir; o sadece bir ticari markadır. İran’daki dini liderlik makamını da böyle görüyorum. Her ne kadar anayasaya göre bu makama büyük yetkiler verilmiş olsa da, sistemin mevcudiyeti ve bekası tamamen o şahsın varlığına bağlı değildir. Aksine, lider ölürse sistemin çökeceğine inananların yanıldığı kanıtlandı; lider öldürüldü ama sistem tıkır tıkır işlemeye devam etti. Saldırıları planladıkları takvime göre yürüttüler ve hâlâ da yürütüyorlar. Teslim olmaya niyetli ya da buna hazır olduklarını hiç sanmıyorum.

Son birkaç gündür Amerikan kaynaklarından ‘karaya asker çıkarma’ (boots on the ground) gibi söylemler duyuyoruz. Bunun pek iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum. Çünkü İran safındaki savaşçılar yaklaşık 50 yıldır bu bölgede; Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta savaşma tecrübesine sahip. Amerikan birliklerinin İran topraklarına girmesinin hiç de kolay olmayacağı kanaatindeyim. Ben sistemde herhangi bir çatlak emaresi görmüyorum. Hatta kulağa biraz ters gelebilir ama bu tür dış saldırıların, rejim içindeki retoriği daha da güçlendirdiğini söyleyebilirim.

Bu durum biraz da kültürel; insanların inançları ve toplumsal kodlarıyla ilgili. Dışarıdan bir saldırı olduğunda insanlar aniden daha bütünleşik hale geliyor. Rejimi en sert eleştirenler bile, ülkelerinin başına gelenleri görünce, onlara güvenlik sağlayabileceğini düşündükleri yapıya ister istemez yakınlaşıyorlar. Çünkü artık konu İran’ın ulusal güvenliği, altyapısı ve bir devlet olarak egemenliğimiz haline geldi. Dolayısıyla bu saldırılar insanları rejimden koparmak bir yana, rejimin duruşunu tahkim etti ve destekçilerini daha ateşli hale getirdi.

Halk geleceğinden korkuyor ve ülkelerinin yok olup gitmesini istemiyor. Savaş sürdükçe daha fazla insan, işlerin bekledikleri gibi gitmediğini anlamaya başlıyor. Fabrikaların, yerleşim yerlerinin ve havalimanlarının bombalanması, günlük hayatın felç edilmesi; savaşın o karanlık yüzünü herkese gösteriyor. Amerikalıların planlarının aksine, günün sonunda bu savaş İran rejimine daha fazla destek kazandıracaktır. Çünkü insanlar güvenlik arayışındalar ve kendi güvenlikleri için kim savaşıyorsa onu desteklerler. Artık bu bir ‘özgürleşme’ mücadelesi değil, tam teşekküllü bir işgal. 

Tüm bunlar bize nasıl bir özgürlük veya hürriyet getirebilir ki? Bu tür olayların, Amerikan-İsrail işgalinin hâlâ bir ‘çözüm’ olduğunu düşünen İranlılar için göz açıcı olacağına inanıyorum.

İran diasporasının içinde, Pehlevi döneminin geri dönüşünü ya da Rıza Pehlevi’nin liderliğini şiddetle savunan bir kesim var. Bu konudaki görüşünüz nedir? Monarşiyi İran’ın geleceği için geçerli bir alternatif olarak görüyor musunuz?

Bu konudaki bakış açım birkaç farklı perspektife dayanıyor. Rıza Pehlevi’yi destekleyen İranlıları üç grupta tanımlayabilirim:

Birincisi, ‘geleneksel destekçiler’ dediğim grup. Bunlar devrimden sonra İran’ı terk edenler; yani o ilk geleneksel çevre. İran’ın o ‘şanlı’ günlerine geri dönmesi gerektiğine inanıyorlar. Bugünün İran halkına dair çarpıtılmış bir bakış açıları var ve yoğun bir nostalji içerisindeler.

İkinci grup ise yıllar içinde İran’dan ayrılan diaspora. Kimisi 30-20 yıl önce, kimisi ise 5-10 yıl önce gitti. Hepsi birbirinden farklı ama bir şekilde Pehlevi’yi bir çözüm olarak gördüklerini söylüyorlar. Şöyle bir mantık yürütüyorlar: ‘Her yolu denedik, hiçbiri başarılı olmadı; belki o bizi özgürleştirebilir.’ Fakat benim gördüğüm kadarıyla o sadece bir aldatmaca.

Onun için herhangi bir gelecek görmüyorum ve bir noktada buna inanmış olsa bile dürüst olmak gerekirse İran’a asla geri dönebileceğini sanmıyorum. Bana kalırsa o, Mossad’ın elinde bir kukladan ibaret; kullanıldı ve artık onlar için bir işlevi kalmadı. Onun asıl görevi, İran’a yönelik askeri bir işgal için o ‘rıza üretimini’ (manufacture consent) sağlamaktı ve bu görevi zaten tamamladı; şu an ona artık ihtiyaç yok.

Nitekim Trump geçen gün onun için ‘iyi bir adam’ dedi ama ülkeyi yönetmeye uygun olmadığını da ekledi. ‘İran’ın içinden birinin liderlik etmesini tercih ederim’ diyerek aslında hem ona hem de destekçilerine büyük bir darbe indirdi; gelecekte İran liderliğinde bir yeri olacağını düşünenlerin yüzüne kapıyı kapattı. Zaten etrafında oluşan yapı üretkenlikten uzak, temelleri sağlam olmayan ve pek de mantıklı hareket etmeyen bir tür ‘kült’ (tarikatvari yapı) gibi. Onları dışlayıcı ve ayrımcı buluyorum.

Demokrasi arayışındaki İran ayaklanmasına herhangi bir faydası dokunmadığı gibi, gereksiz müdahaleleriyle ve halkın tepkisini kendi lehine çalmaya (hijack) çalışmasıyla bu harekete pek çok yönden zarar verdiğini düşünüyorum. Televizyon kanalları, sosyal medya botları ve Amerikan yönetimi içindeki destekçileri sayesinde büyük güçler tarafından parlatıldı; farklı yollarla ABD hükümetinden fon alıyorlar. Amerikalılar, Rıza Pehlevi’yi İslam Cumhuriyeti’ni cezalandırmak için tepelerinde tuttukları bir ‘sopa’ olarak kullanıyor.

Pehlevi’nin kendi başına bir iradesi (agency) olduğunu düşünmüyorum; İran gibi siyasi, kültürel ve hatta dini açıdan bu kadar karmaşık bir ülkeyi yönetecek karaktere veya karizmaya sahip değil. İnsanların zihninde 50 yıl öncesine dair bir İran nostaljisi var ama bu nostalji her zaman gerçeği yansıtmıyor.

Monarşinin, İran’dan kaçışlarından 50 yıl sonra geri dönüp bu ülkede tekrar güç kurabileceğine dair hiçbir ihtimal görmüyorum. Rıza Pehlevi bizzat verdiği bir röportajda, İran’dan çıkarken yanlarında 66 milyon dolar nakit götürdüklerini söylemişti. Gerçekte ne kadar götürdüler bilemem ama 50 yıl öncesi için bu devasa bir para. Bu yüzden tüm İranlılar bu insanların ‘günahsız’ olduğuna inanmıyor; geçmişlerine dair zihinlerde ciddi soru işaretleri var.

Öte yandan, İran halkının hâlâ onun doğru çözüm olduğuna inanan —belki devasa değil ama— hatırı sayılır bir kesimi olduğunu kabul ediyorum. Ben sadece onların yanıldığını düşünüyorum. İran halkı gerçekten de ‘kısa vadeli’ bir toplum olduğu için, bence onlar da çok yakında, belki iki üç ay içinde benim vardığım sonuca varacaklar. Bu sadece yükselen bir dalga ama birkaç ay içinde sönecektir. Özellikle Donald Trump’ın, Rıza Pehlevi’nin İran’ın gelecekteki liderliği için favori tercihi olmadığını ima etmesinin ardından yaşadığı o ‘çöküş’ (meltdown) sonrası, kendisi için hiçbir siyasi gelecek görmüyorum.

Trump’ın bu imasından sonra hemen kameraların karşısına fırlayıp ‘Beni unutmamalısınız, sokaklarda ismini haykırdığınız adam bendim, hâlâ sizin temsilcinizim’ demeye başladı. Oysa halkın ona temsil yetkisi verdiği yasal bir süreç hiç olmadı; o kendi kendini lider ilan etmiş biri. Bence bu yaşadığı ‘çöküş’ sadece bir başlangıç ve İran siyasetinde parlak bir geleceği olmayacak.

İsrail’in son askeri saldırıları sanki yolunuzu değiştirmiş gibi görünüyor. Batı’da yaşamayı seçmiş bir kişi, neden çok ciddi görüş ayrılıkları yaşadığı bir devleti savunmak için geri dönme ihtiyacı hisseder?

Aslında dünyanın her yerindeki insanlar gibi biz de pek çok açıdan Batılılaştık; yaşam tarzımız, düşünce biçimimiz, izlediğimiz filmler ve dinlediğimiz müziklerle… Batı’da yaşamaktan keyif alıyorum. Ben istemesem bile düşünce tarzımın ve kültürel özelliklerimin pek çok unsuru zaten Batılı. Batı, farklı fikirlerin çarpışabildiği ve ondan çok şey öğrenebileceğiniz bir yer. Batı’ya karşı hiçbir önyargım yok; aksine Batı’yı, başarılarını ve oradaki yaşam tarzını seviyorum. İran’da doğmuş olsam bile, doğduğum günden beri Batılılaştım diyebilirim. Hayatımızın pek çok yönü Batılı değil mi? Giydiğiniz kot pantolondan tutun, kullandığınız cep telefonuna, önümüzdeki mikrofona kadar her şey… Hatta podcast bile Batılı bir format. Dolayısıyla buna karşı bir tavrım yok, aksine bunu seviyorum.

Ancak şu an İran’a dönmek istemem mantıklı bir seçim değil, tamamen duygusal bir seçim. Annemle babamın yanında olmam gerektiğini hissediyorum; bu hüzünlü ve acı dolu günleri onlarla birlikte geçirmeliyiz. Oraya gitme sebebim tam olarak bu. Mantıksal olarak bakıldığında bunun doğru bir karar olmadığını biliyorum ama duygusal olarak ailemin, dostlarımın yanında olma ihtiyacı duyuyorum. Korktuklarında, yanlarında kimse yokken onlara bir teselli vermek, onlarla olduğumu söylemek istiyorum. Onları ve ülkemi önemsiyorum; eğer zor zamanlardan geçiyorlarsa, ben de o zorluğun içinde onlarla olmak istiyorum.

Bunu yapıyorum ki gelecekte pişmanlık duyacağım bir şey kalmasın. Kendi istek ve ihtiyaçlarım için onları geride bıraktığımı söylemek istemiyorum kendime. En azından şunu diyebileceğim: ‘İhtiyaç duyulduğunu hissettiğim o anda oradaydım.’ Bu bana kendimi daha iyi hissettiriyor, gidiş sebebim bu.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın