Ana SayfaManşetSerteller kitabı ve Türkiye solunun ulusçuluğu

Serteller kitabı ve Türkiye solunun ulusçuluğu

Sabiha ve Zekeriya Sertel Türkiye’nin 100’er yılını devirmiş iki büyük sorununa karşı bariz bir ilgisizlik içindeydi; Sertellerdeki ulusçu eğilimlerin gücünü gösteren bir ölçü… Zaten Korhan Atay’ın kitabının ana fikirlerinden biri de bu olsa gerek: Türkiye solunun enternasyonal yanı hiçbir zaman ulusçu yanından daha güçlü olmadı.

Korhan Atay’ın Serteller kitabı hakkındaki 5 Mart tarihli yazımda, kitabın Bizim Radyo’daki tartışmaların özetlendiği bölümünü konu alan bir yazı daha yazacağımı söylemiş, bugünkü yazının çerçevesini de şöyle çizmiştim:

“(…) ‘Radyoculuk’ günlerinde Sertelleri izledikçe ilgim ve merakım bambaşka bir alana, içlerinde Nazım Hikmet’in de bulunduğu bir avuç sürgün komünistin aralarında yürüttükleri (1958-59 yılları) tartışmaya kaydı: Başlangıçtaki çizgisinden uzaklaşıp otoriterliğe kayan Demokrat Parti’ye karşı ‘bütün güçlerin birleştiği ‘tek cephe’ siyaseti mi doğrudur, yoksa ‘işçi sınıfı partisi’nin bütün ‘gerici’ güçlere karşı mücadele çizgisi mi doğrudur?’

“Bu sayfalar arasında ilerlerken aklıma sürekli olarak bugünün Türkiyesindeki malum tartışma, daha somut olarak da günümüzün ‘tek cephe’sinin hep birlikte katıldığı ‘Erbakan’ı anma toplantısı’ geliyordu.

“Benzerlikler bundan ibaret değildi. Onlar da tıpkı bugünün ‘ilericileri’ gibi Kürt sorunuyla, 1915 Felaketinin taşıdığı sorunlarla ne yapacaklarını bilemez haldeymişler; bu sorunlar bugün olduğu gibi o zamanın ilericilerini de paralize ediyormuş. Yani o günlerin soluyla bugünün solunun problemleri, bitmez tükenmez tartışma konuları hep aynıymış.”

1940’ların sonu: Tek parti iktidarına karşı DP ile ‘tek cephe’, 1950’lerin sonu: DP’ye karşı ‘tek cephe’

Yurt dışındaki, çoğu komünist bazı solcuların 1958-59’daki -biraz sonra daha ayrıntılı olarak aktaracağım- ‘baskıcı DP iktidarına karşı bütün muhalefetin ortak cephesi’ fikriyatını, o tarihten sadece 10 yıl önceki benzer bir tartışmayla birlikte düşünmek daha anlamlı olabilir. Evet, aynı kişiler o zaman da tam tersine, ‘baskıcı tek parti (CHP) iktidarına karşı DP ile birlikte bütün muhalefetin ortak cephesi’ fikriyatını savunuyordu.

Hatırlayalım…

İkinci Dünya Savaşı’nın (1939-1945) hemen ardından Türkiye’nin tek partisinin (Cumhuriyet Halk Partisi – CHP) içinden yeni bir hareket filizlenmeye başlamıştı. Bir yıl sonra Demokrat Parti (DP) adıyla siyaset hayatına atılacak bu yeni girişim, Türkiye solu içinde derin bir tartışmaya yol açacaktı.

1946 seçimleri öncesinde tartışma daha da büyüdü. Başta Dr. Şefik Hüsnü Değmer’in Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) olmak üzere bazı solcular CHP ile DP arasında temelde hiçbir fark olmadığı gerekçesiyle seçimlerde boş oy kullanılmasını savunurken, aralarında Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel’in de olduğu çok sayıda sosyalist solcu, DP’ye dair eleştirilerin çoğuna katıldıklarını söyleseler de, Türkiye’nin tek parti rejiminden kurtulması, “bürokratik, ceberrut devlet”e bir darbe vurulması vb. gerekçelerle seçimde CHP’ye karşı DP’nin desteklenmesi gerektiğini savundular. Hatta solun çeşitli bileşenleri ile DP etrafında siyaset yapanların CHP’ye karşı “Demokrat Milli Birlik Cephesi” veya “İleri Demokratlar Cephesi” adıyla ortak çalışma yapabilecekleri gibi fikirler de bu dönemde sol içinde ortaya atılan öneriler arasındaydı.

Hatta 1945 sonlarında Sertellerin çıkardığı Görüşler dergisi esasen DP’nin önde gelen temsilcileriyle Serteller ve başka bazı solcu isimlerin birlikte yazı yazacakları bir platform olarak tasarlanmıştı. Ne var ki DP’liler son anda ‘komünistlerle cephe kurdular’ propagandasından ürkerek projeden çekilmişler, kısa bir süre sonra da Tan gazetesi yağmalanıp yakılmıştı.

O esnada Bizim Radyo’da

Sertellerin başına bu işleri “her daim ilerici” sayılan CHP iktidarının getirdiğine inanmak bugünden bakıldığında bazıları için çok zor olsa da gerçek buydu. Fakat Serteller 10 yılı biraz aşkın bir süre sonra, iktidar pozisyonları değişince, bu defa tam tersinden bir ittifak politikasını savunmaktan hicap etmediler. Çünkü onlar, siyaset yapmayı bir noktada hiç değişmeden durmak, sadece kendi maksimum programını ve mutlak doğrusunu savunmak (ve böylece ‘kirlenmemek’) olarak görmüyorlardı.

Fakat Türkiye’nin günümüzde artık 100’er yılını devirmiş iki büyük sorunu konusunda, günümüzün solunun taşıdığı ‘ulusçu’ bagajlardan onlar da nasiplerini almıştı: Kürt sorunu ve 1915 Ermeni soykırımı.

Bizim Radyo, başta gelen temel ilkelerinden biri enternasyonalizm olan bir partinin radyosuydu ama bu iki ‘millî’ hassasiyet radyonun kuruluşunda da hükmünü yürütmüştü.

İlk pürüz, aralarındaki tek Kürt olan Memo’nun (Abuzer Özdemir, Sertellerin kızı Yıldız’ın eşi) Kürtçe yayın yapma arzusunu ifade etmesiyle birlikte çıktı. Dr. Hayk bu fikre kesinlikle karşı olduğunu söyledi:

“(…) Başlangıç devremizde böyle bir yayına tamamen karşı olduğumu, bunun iki yanı keser bir bıçak olduğunu, ‘birlikten bahsediyorlar ama Türkiye’yi parçalıyorlar’ şeklinde düşmanlarımızın karşı propagandaya geçeceklerini söyledim.”

Korhan Atay devamını şöyle anlatıyor: “Hayk’a göre, Memo’dan başka Kürtçe bilen olmadığı için, onun ne yazdığını, mikrofondan tüm dünyaya ne söylediğini de kimse denetleyemeyecekti. Bu yüzden Bizim Radyo’da Kürtçe yayın yapılmamalıydı.”

Bizim Radyo yayınlarının çeşitlenmesinden ve yayın sürelerinin artmasından sonra Memo Kürtçe yayın konusunu yeniden gündeme getirdi… Ve:

“Dr. Hayk yine karşı çıktı. Marat, Aram ve Fahri Memo’yu desteklediler. Sabiha, Zekeriya ve Yıldız ise bu tartışmada tarafsız kalmayı yeğlediler. Kürtçe yayın yapılıp yapılmayacağı bir kez daha netlik kazanamadı.”

Bizim Radyo’nun ve Sertellerin uzak durduğu bir konu da Türkiye’nin Ermeni meselesiydi.

Sertellerin evlenme tarihi tam olarak bilinmiyor. Korhan Atay, ilk kızlarının 1917 Şubat’ında doğduğu bilgisinden hareketle “1915 sonu ya da 1916 başında evlendikleri tahmin edilebilir” diyor.

Atay’ın bu hatırlatmayı yapmasının nedeni, bu evliliğin 1915 olaylarının sorumluları olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderlerinin aracılığı ve onayıyla gerçekleşmiş olmasıydı. Mesela Dr. Nazım Bey’e göre, bir Türkle bir Selanik dönmesinin (Sabiha Sertel) evlenmesiyle “Dönmelik kastına ölüm yumruğu” indirilecek”, böylece bir toplumsal gerilim kaynağı ortadan kaldırılmış olacaktı.

Atay, kitabının, Sertellerin 1915’ten hiçbir zaman söz etmemiş olmalarıyla bu evlilik hikâyesi arasındaki bağı sorguladığı bölümünde şöyle diyor:

“Sabiha’nın sevgi dolu ve esprili nikâh vekili İçişleri Bakanı Mehmet Talat Paşa, Ermeni Soykırımı’nın gerekçesi olarak gösterilen Tehcir Kanunu’nun baş sorumlularındandı. Yine aynı günlerde Anadolu Ermenilerinin üzerine de düğün derneksiz bir şekilde ‘ölüm yumruğu’ indiriliyordu.

“(…)

“Sabiha ve Zekeriya bütün bu olanlardan haberdar mıydı? Bir tepki verebilirler miydi? Bu soruları yanıtlamak mümkün değil. Ayrıca, altını çizmek gerekir ki, evlendikleri sırada Sabiha 20-21, Zekeriya 25-26 yaşlarındaydı; Zekeriya’nın işe yerleştirilmesini ve evlenmelerini de İttihat ve Terakki’ye borçluydular.

“Ancak Sabiha ve Zekeriya yıllar sonra Bakû’da kaleme aldıkları anılarında da Ermeni tehcirine, soykırımına veya büyük felâkete hiç değinmediler.”

Bu bilgilerin Sertellerdeki ulusçu eğilimlerin hayli güçlü olduğunu gösterdiğini öne sürmek abartılı bir görüş sayılmamalı…

Zaten Korhan Atay’ın kitabının ana fikirlerinden biri de bu olsa gerek: Türkiye solunun enternasyonal yanı hiçbir zaman ulusçu yanından daha güçlü olmadı.

- Advertisment -