Tolstoy’un buhranı: İnsan Neyle Yaşar?

İnsan, neye ihtiyacı olduğunu bilemez çünkü ne zaman öleceğini bilmez. Bu idrak, şu Covid zamanlarında çok daha fazla anlamlı. Çünkü yanı başımızda ölüm var, ölüm kol geziyor sokaklarda. Çemberin giderek daraldığını, artık hepimizin tanıdıklarından, aile çevrelerinden, dost çevrelerinden kayıplar olduğunu işitiyoruz. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Fakat yine de oralı olmamaya çalışıyoruz. Bir tarafımız da ölümle göz göze gelmek istemiyor.

1878’de 50 yaşına vardığında Savaş ve Barış ve Anna Karenina ona büyük bir şöhret kazandırmıştı. Büyük bir serveti, kendisini ona adamış bir karısı ve dokuz çocuğu vardı. Moskova’ya yakın o geniş arazisinde çevresinde aile fertleriyle çalışır ve yaşarken bir şeyler alt üst olmaya başladı. Buhran, hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceği düşüncesiyle ateşlenmişti. İnsanlar ölüyor, şeyler çürüyor, şöhret soluyor ve büyük anlar geçip gidiyordu. ‘Er ya da geç yaptığım her şey unutulacak ve artık var olmayacak’ diye hayıflanıyordu, ‘Hayatım bir duraklama dönemine girdi’. Depresyona daldı, ailesinden uzaklaştı ve yazmayı bıraktı. Yaşadığı ahlaki krizden yavaş yavaş bir tür manevi uyanışla iyileşti.

İnsan ne ile yaşar?

Bu Rus soylusu ve Rus köylüsünün sinesinde besleyip barındırdığı insanlığa dair nice soru bizleri bugün de uğraştırıyor. Aynı isimli öyküsünde, “İnsan Ne İle Yaşar?” diye sormuştu Tanrı, meleği Mihail’e. Henüz doğurduğu ikizlerinin yanında, canını almaması için ona gözyaşlarıyla yalvaran, kocasını yeni kaybetmiş, fakir kadına acımıştır melek. “Git kadının ruhunu al, sonra da şu üç kelamımı öğren: İnsanda ne var? İnsana ne verilmemiştir? İnsan neyle yaşar?” diye buyurur ona Tanrı. Görevini yerine getirmesinden sonra da meleğinin kanatlarını alır. Soğuktan ve açlıktan bitap düşmüş Mihail, kapıları insanlara sıkı sıkıya kapalı kiliseye dahi sığınamaz. Yoksul bir ayakkabıcı onu bulup evine getirir. Onun sefaletiyle ilk karşılaştıkları zaman korkan ve öfkelenen ayakkabıcının ve karısının yüzlerinde gördüğü ölümün, merhametle beraber geri çekilerek oraya Tanrı’nın yerleştiğini, insan yüzünün cana büründüğünü izler melek; insanda olan şey, sevgidir. Bizler insan kardeşimizi sevdiğimiz için ölümden yaşama geçeriz, sevmeyen ise ölümde kalır.

İnsana sevgi verilmiştir. Hayatlarımız bizim isteklerimiz, arzularımız ve bulduklarımız arasındaki gerilimden ibaret gibi görünüyor. Sevgi insandan uzun yaşayan tek şeydir. Sevdiklerimizi toprağa veririz ama onların sevgisi içimizde ışıldamaya devam eder. Dolayısıyla sevgi aslında insandan uzun yaşar. Ve sevgi bu dünyadaki varlığımızı bize güzel, gerekli ve sevimli gösteren en önemli şeydir. Bir başka insana sevgi verebildiğimizi gördüğümüzde ve bir başka insandan sevgi aldığımızda kendimizi iyi hissederiz. Bu dünyadaki varlığımızın beyhude olmadığına ikna oluruz. Bir bebek bile annesinin gözlerindeki sevgi parıltısı için adeta çırpınır. Gözlerini arar annenin. O gözlerle temas kurar. Buna psikolojide rezonans adı verilir. Annenin sağ beyniyle, çocuğunun sağ beyni arasında bir müzikal iletişim, bir lirik düet gerçekleşir. O bakışlar sayesinde bebek kendi duygularını anlamayı, düzenlemeyi öğrenir. Sevgi, bu dünyada insana var olduğu için mutluluk veren en önemli şeylerden bir tanesi zira her birimizin zamanı azalıyor. Zaman azalıyor, vakit daralıyor ve kaçınılmaz sonumuz bize uzaktan göz kırpıyor. Geçmişte soluklanmak, azalan gelecek günlerini telafi etmiyor. İnsanlık hâli, ölümle ve ölümlülükle yüzleşmemizi gerektiriyor. İvan İlyiç’in Ölümü’nde kendi  ölümüne doğru durdurulamaz bir biçimde akan ve bu durumu kabullenmekte zorluk çeken bir adamın öyküsünü anlatır Tolstoy. Kalbinin derinliklerinde ölmekte olduğunu biliyordur ama bu fikre alışmak bir yana, onu kavrayamıyordur. Ölüm akıl sır ermez bir gizemdir ve sadece tam bir yalnızlık içinde keşfedilebilir. İvan da ancak ölüm döşeğinde bunca yıldır kendisini kandırdığını ve ömrünü beyhude geçirdiğini fark eder.   Onun ‘ölüm geçti gitti…artık o da yok’  mırıldanmasıyla nihayet bulur öykü. Aslında İvan yazarın ta kendisidir, geçmişin anıları ne kadar canlı ve cıvıltılı olsa da, onun o keskin ebediyet arzularını dindirmez. Tolstoy’un buhranı zamanla yavaş yavaş yatışır, bilim veya felsefe sorularıyla daha fazla uğraşmak istemez, dikkatini çiftlikteki yoksul köylülere çevirir.  Ölüm ve hastalığa rağmen nasıl olup da hayatlarına devam etmektedirler? Dini inancın anahtar olduğuna kanaat getirir. Onlarla yan yana tarlalarda çalışırken o inancı adeta içine çekmeyi, onların inancının kendisini içine alacak şekilde yayılmasını ister. Şöyle yazacaktır: ‘Ölümle heba olmayacak hangi anlam var? Cevap: Sonsuz olanla, Tanrıyla birleşmek.’ Tolstoy için çocukların veya kitapların verebileceği bekâ hissi  onu anlamsızlık illetinin pençesinden çekip almayacaktır, aşkın gerçeklikler olmaksızın insanın iyi ve anlamlı bir hayat sürmesinin ihtimali yoktur.

Sınırları çizmek

Hayatta bir sürü şeyi arzu ediyor ve fakat bunların pek azını gerçekleştiriyoruz. Yahut onları gerçekleştirmeye çalışırken bazı şeyleri de hayatımızda kaybediyoruz. “Kazanırken neyi kaybettin?” sorusu meleğin cevabını aradığı ikinci soru için de bir işaret barındırıyor. İnsan sınırlarını biçemeyen bir varlık. Bir şey istediğimiz zaman, onun bize mutluluk getireceğini sanıyoruz. Oysa bir şeyi istemek ve onu beklemek, onu elde etmekten daha çok haz verici. Yazarlar ve şairler bunu psikolojiden neredeyse bir asır önce yazıp söylediler. Psikoloji deneyleri de istemenin ve beklemenin hazzının elde etmenin hazzından fazla olduğunu gösteriyor. Bir tatili beklerken alınan haz, o tatili yaşarken alınan hazdan daha büyük. İnsan sadece maddi arzularının tatminiyle itminan bulan bir varlık değil. Öyle olduğunu zannettiğimiz her seferinde hikayedeki gibi kendimize sınırsız bir toprak parçasını çevreleyebileceğimizi, kolay yoldan refaha ulaşabileceğimizi sanıyor ama tamahkarlığımızdan çatlayıp üç arşınlık bir toprağa gömülüp gidiyoruz. Hikayede kurum ve kibirle, caka satarak kendisine pahalı deriden bir çift çizme dikilmesini buyuran zengin Rus’un haline gülümseyen melek, ikinci sorunun cevabını alır: İnsana neye ihtiyacı olduğunu bilme yetisi verilmemiştir. Akşamına ölen adama cenazesinde, çizme yerine melek Mihail’in ona diktiği bir çift deri terlik giydirilir.  Son sorunun cevabını ise canını aldığı kadının küçük kızlarının büyüdüğünü gördüğünde alır. Kadının komşusu, ikiz kızları evlat edinmiş, yeni doğan çocuğunun yanında onları da bereketli sütüyle beslemiştir. Kendi çocuğu birkaç sene sonra öldüğünde, bu kızlar ona yaşama gayesi ve sevinci vermiş, hanesinin bereketini çoğaltmıştır. Melek kanatlarına kavuşmadan önce tüm soruların cevabını bulur, “Her insanın kendisi için kaygılanarak değil, sevgiyle yaşadığını öğrendim. O anne çocukların yaşaması için neye ihtiyaçları olduğunu bilmiyordu. Zengin adamın da haberi yoktu neye ihtiyacı olduğundan. Hiçbir insan akşama çizmeye mi, yoksa ölü terliğine mi ihtiyacı olacağını bilemez. İnsan olduğumda hayatta kalmamı sağlayan kendimi kollamam değil, yolda rastladığım bir adamla karısının sevgisidir; bana acımaları, beni sevmeleridir. Öksüz kızlar da onlara acıyıp seven yabancı bir kadının yüreğindeki sevgi sayesinde hayatta kaldı. Bütün insanlar kendilerini düşünüp kolladıkları için değil, içlerindeki sevgiyle yaşıyor. Önceleri Tanrı’nın insana sırf yaşasınlar diye can verdiğini sanıyordum; artık diğer nedenleri de biliyorum. Anladım ki Tanrı insanların ayrı yaşamasını istemiyor; bu yüzden tek tek neye ihtiyaçları olduğunu açık etmiyor. Beraber yaşamalarını istediğinden hepsine kendileri ve diğerlerinin neye ihtiyacı olduğunu gösteriyor. İnsanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım, oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş. Seven insan Tanrı’nın, Tanrı da onun içindedir, çünkü Tanrı sevgidir.”   İnsan, Tanrı’sız yaşayamayacağından sevgisiz yaşayamaz.

Hayatın mânası

İnsanı bu dünyadaki var oluşundan alıp daha üst bir boyuta sıçratan şey, kendini daha büyük bir bütünün parçası olarak hissetmesi. Bizler gündelik hayatımızda, sadece kendimiz ve bu dünyalık hedeflerimiz için var olduğumuz zaman, hayatımızın büyük bir mânası olmuyor. Mâna dediğimiz şey, yapıp ettiklerimizi birleştirip anlamlı bir bütün ortaya çıkarabildiğimiz zaman zuhur ediyor. Bu hayattan tüten şey ne? Bu hayat geride ne bıraktı? Bir enkaz mı bıraktı, kalbi kırık insanlar mı bıraktı, yoksa hayırla anılan bir isim mi bıraktı, kendisini hayırla yad eden kalpler mi bıraktı? Ne yapıp ettiğimiz, hayat hikayemizi nasıl oluşturduğumuz, ne kadar tutarlı bir hikayeye onu dönüştürdüğümüz ve o hayat hikayesinden dışarı ne sızdığı çok önemli. Hepimiz dünyadan aldıklarımızla bir şey olduğumuzu sanıyoruz, halbuki tam tersine dünyaya verdiklerimizle bir şey oluyoruz. Ben Ferrarisini satan bilge olmakla bir şey olmuyorum veya Ferrariye binen bilge olmakla da bir şey olmuyorum. Ben dünyaya ne verdim, dünya benden ne kazandı, insanlar benden ne kazandı? Benden geriye bu hoş sada kalıyor.

Tolstoy’un cevabı, göksel bir bağla kuşatıyor insanlığın ortak yazgısını. İnsan, Tanrıya muhtaç olduğu için insana muhtaçtır; Tanrı, insana yardım etmek için insanı kullanır. Ve Rabbin bu ilişkiyi insan için sevinçli, coşkulu ve arzulanır kılan ihsanı- o altın ibrişim ise sevgidir. Güçle, mülkiyetle, bilgiyle kurulabilecek tüm ihtiyaç ilişkileri içinde, Tanrı yalnızca ihlasla yani sevgiyle kurulmuş olanı hoş görüp kendine layık bulur. Tagore da “Benim sana duam budur, Rabbim- çarp, kalbimdeki ihtiyacın ta kökünde çarp.” diye başladığı duasını bu niyazla bitirir “Ve bana, kuvvetimi senin emrine, aşk ile ferağ ettirecek kuvveti ver.”

İnsanın, sevmektense bilmeye önem atfettiği, bilginin hiyerarşisi içinde kurulan ilişkilerin Allah’ın onayladığı bir ilişki biçimi olması gerekliliğini içselleştiren anlayış, diğerlerine oranla bugün daha zararsız hatta makbul görünüyor bizlere de. Bilim insanlarının, ulemanın, hakikat arayışında itaat edilip, ta’zimle yüceltilmeye en layık otoriteler olduğu düşünülüyor. Onuncu yüzyıl İslam alimlerinden Ebû Ḥayyân et-Tevḥîdî’nin, tartışıp duran ulema için, ‘hayatı boyunca, Allah haşyetiyle kalbi ürpererek ağlayan’  bir tanesini dahi görmediğini söylediği rivayet edilir. Bilmek, düşünmek her ne kadar vazgeçilmez bir insani melekenin, yani aklın diyeti olsa da, insanlar arası bağı ifsad eden, çürüten yıkıcı bir kisveye de bürünebiliyor kolayca. Bilgi de tıpkı diğer araçlar gibi – güç, mülkiyet, belagat- insanlığı kuşatan muhabbet bağına bir akış yoğunluğu, bir ivme kazandırdığı oranda değer ifade ediyor.

Ruhumuz aramaktan zevk alır, ruhumuz genç bir seyyahtır. Dizgine vurulmadıkça, yahut bir görüntüler galerisinde solup çürümedikçe zinde, bakışı parlak, heyecan ve ışık doludur. Aradığı şey, peşine düştüğü hakikat, bir anlamdır. Yaşamı için bir mazeret, yaşamaya devam etmesi için bir gerekçedir bu anlam. Victor E. Frankl’ın, başyapıtı İnsanın Anlam Arayışı’nda belirttiği gibi, ölüm kampından sağ çıkanlar, bir anlam yaratabilmiş olanlardır. Nietzsche’nin “Yaşamak için bir neden’i olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir.” sözü, bu eserinde Frankl’ın da deniz feneridir. İnsanın temel uğraşı, Freud’un iddiasının aksine haz almak veya acıdan kaçmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır. Bilimsel disiplinlerin pek çoğunda olduğu gibi, anlam sorununu bir başlangıç ya da bir süreç analizi meselesine indirgemek, psikoloji biliminin de malul olduğu bir nakısa. Oysa anlam, tıpkı “hikmet” te olduğu gibi bir istikamet, nihai menzil tasarımıdır. Bilimin yarı yolda çamura saplandığı, sevginin ise kanatlanıp aştığı menzile giden yoldur anlam.

 Ölümle yüzleşmek

Yaşamın anlamı, yaşamın yöneldiği ufka bakarak tayin edilir, birleştirmeye ve birlemeye yani vahdete. Eric Fromm, Umut Devrimi eserinde “Her sevme edimi, her farkındalık ve tutku edimi diriliştir; her durgunluk edimi, doymakbilmezlik, bencillik edimi ölümdür.” diyor,  ve “Varoluş her an bizi diriliş ve ölüm seçenekleriyle karşı karşıya getirir; her an bir yanıt veririz, birini seçeriz. Bu yanıt, söylediğimiz ya da düşündüğümüz şeyde değil, ne olduğumuzda, nasıl bir edimde bulunduğumuzda ve nereye doğru hareket etmekte olduğumuzda yatmaktadır.” diye devam ediyordu.

Muhammed İkbal, Cavidname’sinde, “Yeryüzü, kendine emanet edilecek olan insandan daha haberdar değildi” demişti, “kendi kıymetinin, gökten gelen ışıktan değil, kendinde yetişecek olan Ademoğlundan geldiğini bilmiyor”du henüz. İnsanın, çok yüce bir hakikati, lahuti bir anlamı ararken gözlerini arşa dikmesi hiç de yanlış değildir; yaşam yurdumuza, gezegenimize ışık ve düzen veren o geniş perspektif göğün elidir. İşaretler oradadır; ama ışığı gören göz ve düzeni hisseden göğüs, yani anlamın merkezi burada, yakınımızda, aramızdadır. İnsanın seferi, kendinden kendinedir ve kendinden bir benzerinedir. Mutlak varlık olarak Hakk’ın her birimize dağılmış tecellisini seyirle birleştirerek kesretten vahdete sefer ederiz. Sadece, sevgi birler bizi. Bilmek ise ayırır. Bilmek de bir bakıştır, eğer sevgiden bir pusulası yoksa parçalanmış aynayı, daha da kırıp parçalı hale getirir. Anlam, elimizin ulaşamayacağı bir mesafeye doğru açıldıkça açılır böylece.

İnsan, neye ihtiyacı olduğunu bilemez çünkü ne zaman öleceğini bilmez. Bu idrak, şu Covid zamanlarında çok daha fazla anlamlı. Çünkü yanı başımızda ölüm var, ölüm kol geziyor sokaklarda. Çemberin giderek daraldığını, artık hepimizin tanıdıklarından, aile çevrelerinden, dost çevrelerinden kayıplar olduğunu işitiyoruz. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Fakat yine de oralı olmamaya çalışıyoruz. Bir tarafımız da ölümle göz göze gelmek istemiyor. La Rochefoucauld, “Hiç kimse çıplak gözle ölüme ve güneşe bakamaz” diyor. Irvin Yalom da ona telmihle Güneşe Bakmak diye bir kitap yazdı. Çünkü güneşe baktığınız zaman gözleriniz yanar, çevirirsiniz, ölüme baktığımız zaman da bir şey bizi rahatsız eder. Nedir bizi rahatsız eden? Sonsuza kadar yaşayacağımız vehmi, yanılsaması yara alır. Kendi ölümlülüğümüzle yüzleşmek, hepimizi daha derin bir şekilde hayatı yaşamaya, kendimizi sorgulamaya, yanlış yaptığımız şeyleri sorgulamaya, süfli olandan değersiz olandan o kadar da büyük bir keyif almamaya götürecektir. O yüzden varoluşçuların bir ekolü insanın sürekli ölüm yönelimli yaşaması gerektiğini, ölümü hep hatırda tutmak gerektiğini dile getirmişlerdir ki pek çok inanç da zaten bunu bize telkin etmekte. Kadim inançlar insanın yer yüzündeki varlığını sadece bu dünya ile sınırlı tutmamakta, ölümün de hayatın akıp gittiği bir başka boyut olduğunu, ruhun varlığını devam ettirdiğini söylemektedirler. Tolstoy’un sorusuna şöyle de cevap verebileceğimizi düşünüyorum: İnsan anlam ile yaşar. Anlam dediğimiz şey, bizim içinde nefes alıp verdiğimiz evrendir. Yaşamak için bir ‘niçin’ bulma gayretimizdir. Niçin’i bulursak çünkü filozofun da söylediği gibi nasılına katlanırız. Bu soru insanı kutsalla dirsek temasına sokuyor. Yaşamın anlamına dair bu soruyu soran insan inancın alanına girmiştir. Soruyu hiç sormayan, “benim hayatımın bir anlamı olması gerekmez” diyen insan, inançtan bağımsız bir yer kurar kendisine. Varoluşçu düşünürlerin yaptığı şey budur: Sartre, Camus gibi insanlar varoluşu absürd olarak nitelemişlerdir. “Bizim varlığımızın her hangi bir anlamı yok, biz bu dünyada bir kazazedeyiz” demişlerdir. Yine Darwin’ci bilim ve onun ardından gelen biyolojik kuramlar olsun, modern bilim “insan yeryüzünde bir kazazededir, rastlantısal olarak ortaya çıkmıştır, dolayısıyla insanın hayatının herhangi bir anlamı olması gerekmez” demektedir. Bu soruyu sorduğunuz anda şu veya bu, bir inancın kapsama alanına girmiş olursunuz.

Şikayetsiz hayat

Geçtiğimiz günlerde Bir Ömür DüşünmekAhmet Arslan’la Nehir Söyleşi kitabından okuduğum, Ahmet Arslan’ın kendi anne babasını tarif ederkenki, o sızlanmayış, kaderin açtığı yollarla barışık olma haline dair ifadeleri çok hoşuma gitti; “Babam tam bir Müslümandı. Bu kelimeyi olumlu ya da olumsuz bir anlamda kullanmıyorum. Tipolojiyle ilgili bir kavram olarak kullanıyorum (…) En iyi bir biçimde İsviçreli Frithjof Schuon’un İslamı Anlamak kitabında belirttiği gibi bence Müslümanın en temel, en bariz özelliği, Tanrı’nın yarattığı evrenden herhangi bir şikayetinin olmamasıdır. Babam, işte bu Müslüman tipinin günahıyla sevabıyla muhtemelen en iyi örneklerinden biriydi. Ne kendisinden, kendi durumundan, ne çalışma hayatından, ne toplumdan, dünyadan, hiçbir şeyden şikayetçi olduğunu görmedim. O, bu bakış açısını öyle özel, yüksek bir eğitim sonucu öğrenmemişti; yani onun bu tutumunu ‘Mevlam görelim ne eyler / Ne eylerse güzel eyler’ şeklindeki mistik tasavvufi bir hayatın ürünü olan, üzerinde düşünülmüş, derinleştirilmiş, bilinçli bir tutum gibi görmememiz gerekir. Onu bu dünyaya karşı deyim yerindeyse genel bir kayıtsızlığın sonucu olarak anlamamız daha doğru olur. Babamın bakışı, içinde yaşadığı, daha doğrusu pek yaşamadığı bu dünyaya yönelik değildi. Bir başka dünyaya, gelecek dünyaya dönüktü. Bu içinde bulunduğumuz dünya ona göre olsa olsa bir bekleme odasıydı, biraz da sınav odasıydı.” diyordu.

Hayatın anlamına dair bu yakıcı sorunun bugün belki de pek çok insanın ruhunu hiç yoklamamış, onları uykusunda hiç sarsmamış olmasının nedeni, hayatın insana anlam yaratma süreci yerine bir hedefler silsilesi halinde, adeta bir “challenge” olarak takdim ve temsil edilmesi. Baudrillard’ın tabiriyle simülakralar, anlamın naibleri olarak açık bir yara gibi bekleyen o boşluğa akın ediyor. Bugün insanı sürüleştiren şey modern bilincin ta kendisi. Hepimizin koşmak zorunda olmamız, hepimizin yarışmak zorunda olmamız, hepimizin bir şeyleri yakalamak zorunda olmamız, aynı yaşam biçimine aynı standartlara sahip olmak zorunda olmamız. Aynı tatillere aynı tarz yerlere gitmek zorunda olmamız. Bütün bunlar için de hayatımızı ortaya rehin olarak sürmemiz.

Uyanmak

Bir Hadis-i şerif de “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” diyor. Belki de uyanmak insanın kendi gerçeğine uyanmasıdır, kendi acizliğine, çaresizliğine, ömrünün sınırlılığına uyanmasıdır. Uyanmak dediğimiz şey belki de farkına varıştır, hayatı gerçek boyutlarıyla yaşamak, bir tür iç aydınlanmadır. İnsan talep etmeli, aramalı, yola düşmeli. Bu hız, tamamen insanın kendi gerçekliğinden kaçış. Uyumaya devam etmek isteme arzumuzun bir ifadesi. Hız çağı aslında kendi ölümlülüğümüzle karşılaşmak istemememizin bir yan etkisi. İnsan bir şeyi unutmak istediği zaman hızlanıyor, hatırlamak istediği zaman yavaşlıyor. İnsanın tefekkür anları olmalı, zamanı genişlettiği, yavaşlattığı anlar.

Nurettin Topçu,  “Hayatın manası üç yerde hakkıyla anlaşılır: Aşk ile birleşen ümidde, vecd ile yapılan ibadette, yeri yurdu unutturan seyahatte.” demişti Var Olmak’ta. Sadece ilkinde adı zikredilse de hepsinde hükümferma olan ilke sevgi ilkesi. Yaşama tutunmamızı sağlayan ümit, bizatihi bizi anlam arayışına çıkaran güdüdür; bir anlamın var olması gerekliliğine, hakikate duyulan o inançtır. Boş ve beyhude bir varoluşun, anlamsızlığın inkarıdır ümit. Hakikat arayışı, bilgi ile de yapılabilir elbette, ama aşkla birleşmediği sürece ellerinin boş döneceği bir seferdir bu arayış. Sevmek, bu dünyada ve ötesinde devam eden bir bağ olarak, yaşayanları ve ölüleri birleştirir. Hep birler. Ve yine Allah’a vecd ile yapılan ibadet, yalnızca ihlasla mümkündür. Zat olarak Allah’ın bakışıyla bizi seçmesinin yarattığı ürperti ve acz hali, bir aşığa sevilenin de en sevimli gelen yüzü değil midir? “Sev beni Rabbim, birleneyim” diye atılış değil midir vecd? Ve yeri yurdu unutturan seyahatin esrikliği, coğrafyanın- mekanın birlenmesi değil midir?

Sarhoşluk saati

Baudelaire, “Sarhoş olma saatidir… Zamanın inim inim inleyen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.” diyor. Omuzlarımızı ezen, bizi toprağa çeken zamanın korkunç ağırlığı, anlam ihtiyacını doğuran o gittikçe açılan ve kararan anafor. Sürünen hiçbir şey bu boşluğun çekiminden kaçamıyor maalesef. Sarhoş olmak, bir tür kanatlanma rüyasına yatmaktır. Sarhoş olmak ya da iktidar peşinde koşmak, zengin olmak, bilgi üzerine bilgi yığmak… Ne farkları var, sarhoşluğun sonradan bir ayıklığının da olması dışında.

Hayvanlar neden yaşamak zorunda olduklarını kendileri için bir mesele edinmeksizin yarını yaşarlar. Ama insan farklıdır; ona sadece bir can verilmemiştir, yalnızca hayatta kalma isteğini yansıtan temel eylemlerden çok daha karmaşık şekilde sevgisini ve zalimliğini yaşar insan. Anlam, bizlere yalnızca yarını ve tekrar tekrar yarını yaşamak için bir mazeret, bir sebeb-i telif olsun diye gerekmez ki hazırda bize sunulmuş olanlardan bir tanesini seçelim; yaşamdaki üslubumuzu kurmak, onu kendi içimizde inşa etmek için de muhtacız ona. Frankl, “Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse, bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.” diyordu, Frankl, bir ölüm kampının artığı olarak, geride kalmış olmanın suçluluğuyla, utancıyla (survivor guilt) yazıyordu. Peyami Safa “Aşka dair yazılan ve söylenen şeylerin çoğu enteresandır, fakat pek azı insana bir şey öğretirler; çünkü biz birbirlerine uzak olan bir çok ruh haletlerinin hepsine birden “aşk” diyoruz.” demişti bir yazısında. Acı çekmek de, birbirine uzak olan envai çeşit ruh halinin ortak adı haline gelmiştir bazılarında.  Her neye temas etse, ona dokunan her ne olsa, sevse ve sevilse hatta mutlu olsa dahi ruhu sızlar bazısının. Bu sebeple, Frankl’ın sözünü “acıda ve mutlulukta anlam bulmak”tır yaşamı sürdürmek, olarak işitmek gerekir.

Yaşama anlam zerk eden sevgi, umut suretindeki bu inanç, göğsümüzde genişleyip belirginleşen bir manzaraya benzer. Sadece bir duygu değil, yaşama verdiğimiz eğim yani bizatihi kendi eğilimimizdir bu. “Şayet umut bir duygudan çok bir eğilimse, umut eden kişinin uykudayken de umutlu olduğu söylenebilir.” diyor Terry Eagelton.

Umut ve sevgi, uyurken de sevdiğimiz insanlarla, sevdiğimiz mabudla ve sevdiğimiz varlıkla bizim aramızda gidip gelen ince ibrişimlerden bir anlam dokur. Ve uykudan – ya da sarhoşluktan- ayıldığımız zaman da, ellerimizin beraber yarattığı, içerisine Tanrının can kattığı bu bereketlenmiş dünyayı seyrederiz. İnsan, gün be gün böyle yaşar. 

Güzeli görebilmek

İlahi olana dair sezgiler kimileri tarafından bir tür ‘karanlığa sıçrama’ olarak telakki edilir. Ancak insan gündelik hayatın ortasında dahi, aşkın bir anlam dünyasının beş duyumuz üzerinden bugünün gerçekliğine sızdığını fark eder. Mesela güzelliği takdir eder, doğal güzellik karşısında adeta büyülenmişçesine kendimizden geçeriz. İlk bahardan son bahara yaprakların renginde husule gele değişimler, bize etrafımızda ahenk ve zenginlikle çağlayan bir dünya olduğunu gösterir. ‘Görebilmek bir kum tanesinde dünyayı / Ve yabanıl bir çiçekte cenneti’ diye yazar William Blake. Zihnimizin o berrak anlarında dünya anlam ve güzellikle taçlanarak bambaşka bir hale bürünür. İnsan kendini anlamanın, daha büyük bir bütün içerisinde kendi yerini keşfetmenin o yakıcı özlemi içindedir. Güzellik hep oradadır, onu dışımızdaki dünyaya biz yansıtıyor değiliz, kaçınılamayacak kadar gerçektir ve çağrısı kalplerimizden yankı bekler. Doğruluk ve iyiliğe nasıl cevap veriyorsak güzelliğe de öyle cevap veririz, güzellik bize ilham verir ve bizi aydınlığa çeker. İnsan evladı hakikat, iyilik ve güzelliğe kayıtsız kalarak yaşayamaz. Bu değerleri yok saydığımızda veya onları bencilce hedeflerimize tabi kıldığımızda anlam elimizden kayıp gider. İnsan tek başına değer ve anlam üretemez, fıtratın hakkını vermek yahut kendini gerçekleştirmek dünyanın güzelliğine kalbini açmakla mümkün. Hayreti ve estetik deneyimden aldığımız lezzeti çoğaltarak, ahlaki duyarlılıkları bileyerek mümkün. İnsan kırılgan ve âciz, kendimizi iyiye yöneltmek için rasyonel bir kararlılıktan çok daha fazlasına ihtiyacımız var. İyinin mutlak galibiyetine, iyiliğin bileğinin bükülemeyeceğine ve arızi geri çekilmeler yaşasa dahi, önünde sonunda galip geleceğine umutla inanmalıyız. Bu umut ve iman ve dahi onları doğuran sevgi, bilimin sınırlarını çizdiği bir bilgi dairesinde inşa edilemez. Onları manevi disiplinlerle, iç dünyamıza yoğunlaşarak elde edebiliriz ancak. Bütün iyi manevi yollar bizi kendimizi keşfetmeye götürür, kendimizi tanımaya ve daha iyi bilmeye yöneltir. Doğru eylemi salık verir ve ötekilere saygıyı telkin eder.

İnsan anlam ile ve anlam için yaşar.

Önceki İçerikAnadolu, Babadolu (1)
Sonraki İçerikİngiltere’de bugün Covid yüzünden ölüm sayısı: 0