Yaşam ve “Değersizlik duygusu” üzerine…- Tuna Tüner’i anmak

Yaşadığı tüm ezilme biçimlerine rağmen –bunun da ötesi var; “hiçlenme” biçimleri...- öz saygısını, haysiyetini kazanmış bir insan olabilmek ise tam da bu açıdan çok daha değerli, çünkü tamamen kişinin kendini ayağa kaldırma becerisi ve kendisine verdiği emekle alakalı...

Merhaba sevgili dostlar. Bu köşedeki ilk yazımda, yeni yıl ve zaman üzerine  konuşmuştum. Bugünse, yeni yıl vesilesiyle yapılmış bir canlı yayın kaydı üzerinde durmak istiyorum; YouTube’da bulabileceğiniz bu video, Tuna Tüner’in kanalında, 2021 yılı “Yeni Yıl Özel Yayını” videosu olarak yer alıyor. Bu video, 1 saat 4 dakikalık bir kayıttan ibaret fakat içerik olarak bence oldukça yoğun ve toplumsal yaralarımıza neşter vuran bir sohbet olmuştu.

Öncelikle Tuna Tüner’den bahsetmek istiyorum. Bireylerin, Pierre Bourdieu’nun kavramsallaştırması ile, “kültürel sermaye”sinde olduğu gibi, genel olarak toplumların da totalde bir kültürel sermayeleri olduğunu söyleyebilirsek, o topluma ait kültürel sermayenin en rafine halde kristalleştiği mânevî bir seçkinler grubu da, toplumun, Niyazi Kahveci’nin deyişi ile “akıl çapı”nın ve hatta bence gönül çapının da yükseltilmesini sağlayacak en önemli ve güçlü katalizörü olsa gerek. Diğer yandan kültür endüstrisinin, değerli ve derin olanı örtecek ve onun alanını görünmez hale getirecek şekilde otantik olanı massetmesi ve öncü üst kültürün yok olmaya başlaması ile kiçleşme, yozlaşma ve dekadansın, modern zamanlarda korkunç bir ivme kazanması, böylesi bir seçkinler grubunun varlığını daha da önemli ve hayati hale getirdi. Toplumumuzun da hızlı bir değişim ve dekadans içinde olduğu böylesi bir süreçte, Tuna Tüner gibi isimlerin, manevi paylaşımlarımız ve dayanışmamız açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum ve bugün Tuna Bey’in, son izlediğim konuşmasını buraya da biraz taşımak istiyorum.

Tuna Tüner, Türkiye’ye, aile dizimi çalışmasını ilk getiren kişilerden biri belki de –ben ilk olarak biliyorum, aklımda kalan bu-, YouTube’da, bunun hikayesini anlattığı programları da ayrıca bulabilirsiniz. Aslında binlerce insana ulaşmayı hiç aklına bile getirmeden, sırf kendisi için Almanya’ya, Bert Hellinger’in yanına gittikten sonra, Tuna Bey, bunu ülkemizde kendi uyarlaması ile de uygulayarak, birçok kişinin yaşamına dokunmuş, o yaşamların dönüşmesine vesile olmuş. Ben onu ilk olarak, YouTube’daki, hani şu kendisini bir türlü göremediğimiz ama kanalın takipçilerince meşhur “dış ses”le birlikte kısa kısa çektiği tematik videolarından biri ile tanımıştım ve o videodan sonraki araştırmalarımda, aile dizimini de ilk kez duymuştum. Tuna Bey’in bizlere kazandırdığı bu tematik kısa sohbet videolarının ise, son derece bilgelik dolu, ârifâne ve manevi dokunuşlar olarak takipçilerinin dağarcığında yer ettiğini gördüm ve bir süre ben de bu videolardan çok istifade ettim. Fakat onu dinlemeyeli uzun zaman olmuştu ve bu yılın başında, izlediğim o son videosunun konusunun da çok temel bazı farkındalıklar açısından, burada anılmaya değer olduğunu düşündüm.

Burada andığım Tuna Tüner Yeni Yıl Özel Yayını, yine insanın kendisiyle ilişkisine dair önemli bir meseleye temas ediyor. Böyle bir çağda, Tuna Tüner’in de belirttiği gibi, “artık çok da fazla derinliği olmayan bir çağda” olmamız, kadîm bir mesele olan, “kendini bilmek” konusunu da gündelik yaşamlarımızdan adeta buharlaştırıyor (ancak bu elbette her zaman kişisel bir çabayı gerektirmiştir, her çağda olduğu gibi bu çağda da böyle). Bu videoyu izlerseniz, orada instagram örneğinde de aslında söylediği gibi, bu dönemi, içten çok “dışa dönük” olmanın adeta mutlaklaştırıldığı ve imaj temelli görsel bir çağ gibi özetlemek mümkün gibi görünüyor bana –bunun da “zâhir ve bâtın açısından” daha derin anlamlarını ve hikmetlerini, en azından şimdilik, bir yana bırakarak devam edeceğim.

Yeni yıl vesilesiyle konuştuğu bu videosunda Tuna Tüner’in, “insanın kendine şefkati” üzerinde yaptığı vurgu önemli. Zira insan, kendisi ile ilişkisini doğru bir şekilde kurmadığı müddetçe, önüne gelecek “dışsal” hiçbir “iyi”nin, onun için bir şey yapabilmesi mümkün değil. Diğer yandan insan, yaşamında bir müddet gözlem yaptığı zaman, hatta kendisini de gözlemlediğinde –aslında bunu bir dışa, bir de içe giderek, aynalanma üzerinden kendini okumaya çevirmek de mümkün…-, dışı ile kavgalı olan kişilerin, gerçek kavgalarının genelde kendileri ile olduğunu anlamakta gecikmez. Dolayısıyla toplumsal bir varlık olan insanın, kendi sosyal bağlamı içinde şefkatli oluşundan bahsetmeden önce, onun kendisine olan şefkati üzerinde düşünmek, meselenin köküne inebilmek demek olsa gerek. Çünkü insanın kendisiyle olan ilişkisi, dış dünya ile olan ilişkisinin de belirleyicisi.

Videonun ilerleyen bölümlerinde ise, benim bugünkü yazımda asıl olarak konuşmak istediğim ana konu var, ki bu da aslında öz şefkatle oldukça bağlantılı: “Değersizlik duygusu”.  Aslında bu konuda birkaç şey söyleyip, ilgili dostları video ile baş başa bırakmak istiyorum, zira bu sohbette Tuna Bey meselenin özetini yapmış. Bu yazıda onu anma nedenim de bu zaten, siz değerli okuyucuları o videoya hatta onun kanalına yönlendirmek, eğer merak edenler olursa –Tuna Tüner için, eğer okuyacak olursa, bu yazı elbette bir sürpriz olacak, “yönlendirmek” demişken, bunu da vurgulamak istedim; tavsiye etmek anlamında kullanıyorum bunu, önceden kendisiyle ayarlanmış bir başlık değil yani bu yazım kesinlikle.

Konuya dönecek olursak, kendine değer vermek, insanın “aslî olarak” “kendisiyle ilişkisini” imler. Elbette insan, dışsal olarak, yaşamında da kendine değer veren ve bunu bir şekilde gösteren kişileri hayatına alır veya almalıdır –bunu yapabilmek de zaten, kişinin kendisine değer vermeyi öğrendiğini gösterir. Ancak Tuna Tüner’in videoda da bahsettiği “bağımlılık” ve dış değerden sürekli yoksunluk duygusu, insanın psikolojik zeminini “depresif” yapan bir şeydir, dolayısıyla bu başlı başına bir mesele… Bu da yine videoda söylediği gibi kendini sevmek meselesine gelir dayanır. Burada filozofik bir vurgu yapmak gerektiğine inanıyorum; insan kendisine öncelikle şu çıplak soruyu sormaya cesaret etmelidir: “Ben kendimi seviyor muyum?” Yaşamın ona vereceği cevaplar, aslında tamamen, onun kendisine sorduğu bu sorunun gerçek yanıtının bir yankısı ve yansımasından ibarettir ancak bunu görebilmek için, ciddi bir biçimde derinleşmek gerekir…

Ve elbette bu başlık, “öz saygı” ve “öz değer” kavrayışları ile ilgili. Tam da bu noktada, her türlü şiddetin, toplumun tüm hücrelerine işlediği bir sosyal alanda –buna maddi görüntü ve itibar üzerine toplumun pompaladığı yeni bir şiddet biçimini de ekleyebiliriz diye düşünüyorum, ki itibar üzerinde daha sonra duracağım-, o öz değeri kazanmak, elbette ekstra bir çaba ve kendine dönme cehdini gerektirir. Yaşadığı tüm ezilme biçimlerine rağmen –bunun da ötesi var; “hiçlenme” biçimleri…- öz saygısını, haysiyetini kazanmış bir insan olabilmek ise tam da bu açıdan çok daha değerli, çünkü tamamen kişinin kendini ayağa kaldırma becerisi ve kendisine verdiği emekle alakalı… Kendini tanıma kabiliyeti ve kültürü ile ilgili.

Bu konuya, o yeni yıl sohbetinde bazı örnekler veriyor Tuna Bey, örneğin, “hak etme duygusu geliştirmek”… “Hak etme duygusu geliştirememek ve değersizlik gibi iki tane illet duygumuz var” diyor ve hepimizin, toplumsal ortak hafızamızdan hatırlayabileceği çok bariz örneklerle ilerliyor. Bu gerçekten ilginç bir tespit çünkü, bilinç seviyesinde ya da bilinç dışında, bu negatif duyguyu yerleşik olarak taşıdığımız ve onunla hesaplaşamadığımız zaman, hayat bize altın tepside bir şeyler sunmuş olsa bile, söz konusu değersizlik duygusu ve hak etme duygusundan yoksunluk, bizi o sunulan şeyi görmekten alıkoyan yegâne sorunumuz olabiliyor –kişi, o altın tepsiyi, plastik ve basit bir şey olarak algılayabiliyor çünkü kendisine biçtiği değer o kadar oluyor. Ve böylesi durumlarda kişinin, yaşamını, kendisine de haksızlık yapmayacak şekilde düzenleyebilmesi için, çoğu zaman bilinç altı çalışmaları ya da çekirdek inançları üzerinde, hususen kendisine yoğunlukla dönerek çalışması ve iç gözlemini arttırması gerekir. Dolayısıyla sorunlarımızın çoğu, aslında döner dolaşır bizde düğümlenir, nihâî olarak da, “kendini tanımak”ta…

Aslında tam da bu noktada yine karşımıza çıkan dekadansın artık oldukça görünür sosyal semptomları ile ilgili bir özü de Dücane Cündioğlu’nun vakti zamanında yaptığı küçük bir paylaşım üzerinden hatırlıyorum fakat buna bir sonraki yazıdan devam edeyim. Tuna Tüner’in 2021 yılı için yaptığı, YouTube’dan bulabileceğiniz Yeni Yıl Özel Yayını ile ilgili yazacaklarım, bir yazıda toparlanır diye düşünüyordum ancak henüz bitmedi. Çünkü benim de, kendi gözlemlerim ve değerlendirmelerim ile birebir örtüşen bu özel video üzerinden, söylemek istediğim başka bazı şeyler var. İyisi mi biz devamını, iki hafta sonraki gelecek yazıya bırakalım sevgili dostlar. Umarım siz de o zamana dek videoyu izlemiş olursunuz ve muhabbetimize kaldığımız yerden, sizin açınızdan da daha aşina bir şekilde devam ederiz böylece.

Görüşmek üzere vesselam.

Önceki İçerik2. Abdulhamit ve Namık Kemal’i fotoğrafları yapay zeka ile canlandırıldı
Sonraki İçerikNurhayat