Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Doktor Bilgin Sait yazdı: Doktoru iyileştiren hasta

Doktor Bilgin Sait yazdı: Doktoru iyileştiren hasta

Çocukken dedemin nefesi yüzüme değdiğinde bütün alarmlarım susardı. Japonların Koh-Fu’su gibi: ışıklı rüzgârın alıp götürmesi. Yıllar sonra muayene odasında bedenim bunu hatırladı. Hastalık bedene gelebilir ama insanın varlığına el koyamaz

Hekimlik biraz da ömür boyu süren bir biriktirme işi. Tıp fakültesinde büyük ciltlerle başlıyor: fizyoloji, patoloji, farmakoloji, Harrison’lar, Cecil’ler; sonra uzmanlık kitapları, kılavuzlar, konsensus raporları, sistematik derlemeler geliyor. Prof. Dr. Ali Menteş’i, rahmet olsun canına, tıpta 3. sınıftayken tanıdım; o ilk karşılaşmada bugüne kadar süren haftalık ritmim de kurulmuştu. Perşembe gece yarısını biraz geçince biri düşer önüme, cuma öğlen bir diğeri, cumartesi üçüncüsü: NEJM, JAMA, The Lancet. Okurum, not alırım, yıllardır kurduğum zihinsel algoritmanın bir yerini değiştiririm. Şimdi masaya yapay zekâ da oturdu; PDF kütüphaneleri, saniyeler içinde taranan binlerce sayfa, benim kurmadığım asosiyasyonları önüme getiren etkileşimler, olasılıklar, uyarılar… İnsan bütün bunlara bakınca kendini bilgi bakımından neredeyse yenilmez sanabilir.

Sonra kapı açılıyor ve içeri bir hasta giriyor.

Bütün o zenginlik başka bir ölçüye tabi oluyor. Çünkü karşımdaki insan diyabet değil, kalp yetersizliği değil, depresyon değil; bunların üçünün, beşinin, sekizinin toplamı da değil. Kılavuzların her biri kendi alanında doğru ve güçlü, fakat aynı hastanın üzerine üst üste bindirildiklerinde ortaya kusursuz bir bütün çıkmıyor. Çoğu zaman küçük bir diplomasi masası kurmak gerekiyor: kardiyolojinin önceliği nefrolojinin sınırına dayanıyor, endokrinolojinin hedefi kırılganlıkla çatışabilir, psikiyatrinin önerisi bir elektrolitin başını neler getirebilir! Her uzmanlık kendi dikey ekseninde derinleşirken hastanın hayatı yatay olarak akmaya devam ediyor.

Bu “yatay yaşantı”yı önemsiyorum. Multisferik bu ‘yaşam dünyası’nın katmanlarına girersek,  önce bir organın kendi içindeki fizyopatoloji var; sonra o organın diğer organlarla konuşması, ardından bütün organizmanın aynı anda verdiği cevap. Ağrı, hormonlar, inflamasyon, uyku, kas, bağırsak, otonom sinir sistemi, bağışıklık sistemi birbirlerinin cümlesine giriyor. Ardından bütün bunların bilinçte (ve bilinçdışında!) nasıl algılandığı geliyor: korku, inkâr, öfke, mücadele isteği, yeni tanının insanın kendisi hakkındaki fikrini değiştirmesi. Sonra bedenin dışına çıkıyorsunuz ve asıl cümbüş orada başlıyor; anne, çocuk, eş, kardeş, dost, işyeri, para, sorumluluk, eski yaralar, yeni beklentiler… “Buna gücüm kaldı mı?”, “Başa çıkabilir miyim?”, “Ben inanırsam diğerleri de inanacak mı?”, “Bu hastalık bundan sonra hayatımın ne kadarını işgal edecek?”

Bir hastalığın moleküler biyolojisini son ayrıntısına kadar bilmek mümkün; o hastalığın bu insanın hayatında neye dönüşeceğini aynı kesinlikle bilmek ise mümkün değil. Çok iyi kılavuzlarımız var, fakat hepsini üst üste koyduğumuzda bir “insan kılavuzu” elde edemiyoruz. Soru artık yalnızca “Ne yapılabilir?” değil; bu insan için, bu anda, bu hayatın içinde ne yapılmalı?

Teoria kısmı vazgeçilmezdir. Bilgi de, tecrübe de. İyi niyet fizyopatolojinin yerini tutmaz, sezgi metodolojik cehaleti telafi etmez. Fakat bütün bunlar bir araya geldikten sonra masada hâlâ boş bir yer kalıyor. Bir süredir anlatıp duruyorum, Aristoteles’in phronesis, pratik bilgelik dediği yeti o boşlukta çalışmaya başlıyor: genel olarak doğru olan bilgiyi önündeki tekil insan için doğru karara çevirebilmek. Ustamız Gadamer’in tıp üzerine düşünürken döndüğü yerlerden biri de burasıydı; sağlık teknik olarak üretilebilecek bir nesne olmadığı için hekimlik yalnızca techne olamaz. Bilmek ile yapmak arasındaki mesafede, insanın tekilliğini hesaba katan başka bir akla ihtiyaç var. Nerede bulunacak, kim öğretecek!?

Büyük hocalar öğretir; onların yanında geçirilen yıllarda ne zaman müdahale edip ne zaman beklediklerinin, bazen bir bakışın veya sessizliğin izinden gidilir. Fakat bu yine bir ölçüde ikinci el bilgidir. Birinci el ders karşınızda oturan insandan gelir. Söylediği bir cümleyle, sizin çok önemli sandığınız bir şeyi hiç önemsemeyişiyle ya da bütün hesaplarınızı şaşırtan yaşama iradesiyle düşüncenizde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar; kendi hekimliğinizde nerede daraldığınızı da görürsünüz.

Phronesis bu yüzden yalnızca hekimin hastaya uyguladığı bir yeti değil; hasta tarafından hekimde yavaş yavaş eğitilen bir haslet. Doktorun bakışının iyileşmesi! Ne doğal ne yapay olan zeka değil, daha çok bir Başka (hasta!) tarafından güzelleştirilmesiyle olabilir!

Bir Balkanlı Bilge

Sonra bir gün karşıma Balkanlardan taşıdığı o tanıdık sesle bir kadın oturdu.

Onu uzaktan biliyordum. Sözlerini okumuş, şarkılarını dinlemiş, insanın kırılgan yerlerine nasıl dokunduğunu görmüştüm. Fakat bir insanın sözlerini bilmekle, o sözlerin hangi iç terbiyeden doğduğunu görmek aynı şey değilmiş.

Muayene odasında bunu anladım. Cümlenin ortasında aniden beliren mizah, ağır bir şeyi anlatırken kendine de gülebilmesi, acının üzerine örtü çekmeden onunla aynı masada oturabilmesi… Tam bir Balkan havası, o sırlı terkibin mücessem hali. Hastalık konuşacaktık; o, hastalığın insanın hayatında nereye oturacağını konuşuyordu. Hastalığı inkâr etmiyor, küçümsemiyor, mistikleştirmiyordu; ona hayatının merkez koltuğunu da vermiyordu. Bedeninde olup biten ciddiydi, korkusunu gizlemiyordu ama hayatının tamamı değildi.

Daha önemlisi, bunları büyük sözlerle anlatmıyordu. İnsan oluşumuzun, kendi zayıflıklarının da farkındaydı. Küçük söylüyordu. Temiz, tertemiz. Bir ömürden süzülmüş bir şeyi sıradan bir cümlenin içine koyuyor, önünüze bırakıp devam ediyordu. Gündelik sözün içine karıştıkları için daha derine gidiyorlardı.

O cümleler bir süre sonra tek tek yüzüme doğru gelmeye başladı.  

İnsanın en büyük arşivine, çocukluğuma götürdü; çok eski, çok özel bir

hatıra açıldı içimde. Hatırladım!

Çocukken fazlasıyla “zavrak” bir canlı türüydüm. Annemin gözünde tehlikenin nerede olduğunu pek hesaplamadan kendisini oraya buraya atan, onu sürekli diken üstünde tutan biri. Shaolin’ler ile Jackie Chan filmleri kılavuzluk ediyordu bana o dönem. Annem beni dedeme, Hüseyn’aga’ya götürürdü. “Baba, şu çocuğa bir oku, üfle; içim devriliyor, başına bir şey gelecek diye korkuyorum,” derdi.

Dedem yanına oturtur, okumaya başlardı.

Kelimelerini hatırlamıyorum; sesini hatırlıyorum. O bariton mırıltı çocuk kulağımda ninni gibi dolaşır, sonra tam zamanında yüzüme doğru üflerdi. Çocukken anneniz uykuya dalarken başınızı okşar da bedeninizdeki bütün küçük alarmlar birer birer susar ya, onun da ötesi. Dedemin nefesi yüzüme değdiğinde dünya bir süreliğine bir filmin içine açılırdı. Japonların Koh-Fu dedikleri o şey gibi, Koh: ışık, Fu: rüzgâr; ışıklı rüzgarın alıp götürmesi..

Yıllar sonra bir muayene odasında bedenim bunu hatırladı.

Balkanlı bilgenin sözleri bana yalnızca bilgi olarak ulaşmıyordu; Hüseyn’aga’nın o sakin nefesi gibi yüzüme değiyor, doktorluk boyunca ördüğüm bazı idrak duvarlarını sessizce geriye çekiyordu. Benim kuantum sıçramam buydu: olağanüstü yeni bir bilgi edinmek değil, yıllardır bildiklerimin bir anda başka bir ışık altında genleşmesi. Koh Fu’yu kendimce serbest bir tercüme-yoruma tabi tutumuştum zamanında, tam şimdi yardımıma yetişti: sızıyı gideren rüzgâr! (şairin kulakları çınlasın)

…

Hastalık bedene gelebilir; insanın bütün varlığına el koyması zorunlu değildir. Güç azalabilir, gelecek daralabilir; yine de hastalığın erişemediği yerler kalır: mizah, merak, sevgi, hele üretme arzusu, başkasını düşünme yeteneği, kendini fazla ciddiye almama terbiyesi… Bunların hiçbirinin referans aralığı yok.

Balkanlı bilge bir ada değildi! Ondan başka insanlara doğru ince ışık hüzmeleri cömertçe çıkıyor, onlara değiyor, oradan yeniden ona dönüyordu. Dostları, ailesi, birlikte çalıştığı insanlar, yıllar önce hayatına girmiş biri, hiç tanımadığı halde derdiyle ilgilendiği bir başkası… Ölüler, diriler, hep birlikte, koca bir aşiret gibi… Onu oluşturan yalnızca kendi iç dünyası değil, yıllar boyunca kurduğu bu bağların ağıydı.

Balkanlı Bilge bir delişmen kız iken küçüklüğün türküsünü söylemiş; en sade olana erken ulaşmış, gücün tüm yollarından çok erken geçmiş; kucaklamış bütün etrafını, tüm takımyıldızlarını!

Belliydi, hiçkimseden gitmemiş, gidememiş. Büyük hazinesi orta yerde öylece duruyor, korumasız, yağmaya hep açık! Gücü kendine yeterliliğinden değil, bu dolaşıma açık oluşundan geliyordu.

Levinas’ın yüz karşısında duyulan o ilk sorumluluk fikrini düşündüm: Ben’den önce bir başka’sı vardır.

Levinas’a göre sorumluluk, karşılıklılık başladıktan sonra kurulmuş bir ahlak sözleşmesi değil; ondan daha eski bir sarsıntı. Başkası’nın yüzü, bana ne vereceğini sormama fırsat bırakmadan beni ona karşı mesul kılıyor. Karşılık gelmese de yükümlülük eksilmiyor. Bu yüzden Levinas’ın etiğinde sorumluluk eşit dağıtılmış bir borç değil; hesabı tutulamayan, asimetrik ve sonu baştan belirlenemeyen bir açıklık.

Muayene odasında gördüğüm ise bu asimetriyi basitçe tersine çevirmiyordu. Daha tuhaf ve daha güzel bir şey oluyordu: beklentisiz sorumluluk karşı tarafta da kendi kaynağından beliriyordu. Karşımda bunun felsefi önermesini değil, gündelik halini görüyordum; kendi acısını anlatırken bile sözü başkasına açabilmek, kendi yarasından başka insanların yaralarına ışık düşürebilmek…

Balkanlı bilgenin küçük cümlelerinin temizliği biraz da kendi kırılabilirliğine vakıf oluşundan geliyordu. Hayatı çözülmüş bir bilmece gibi sunmuyor, acıyı kutsamıyordu. Hayatın insanı nerelerinden kırabileceğini biliyor ve o kırıkların arasından hep başkasına ulaşacak bir patika bulabiliyordu!

O görüşmelerden sonra muayene odama başka türlü bakmaya başladım.

O karşılaşmadan doğan bilgi bu yüzden haritalanamaz. Psikososyal anamnezden türetilemez, algoritma tarafından karşılaşma olmadan hesaplanamaz.

(O kendi hayatı, korkusu, mizahı, ilişkileri, hafızası ve hüzünlü neşesiyle, o tuhaf Balkan terkibiyle oradaydı. Haritatalanmış bilgi ile bizim tıp buna tanı koyma cüretini gösterebilirdi; ne büyük fukaralık ama!)

Tıp eğitimi bize hastanın sözünden semptom çıkarmayı çok iyi öğretiyor; baş dönmesini, yorgunluğu, ağrıyı ayrıştırıyoruz. Bu gerekli. Fakat insanın söylediği her şeyi semptoma çevirdiğinizde başka bir şeyi kaybedebiliyorsunuz. Hasta bazen tanı koyduracak veri değil, nasıl hekim olacağınızı öğretecek bir cümle getiriyor.

…

NEJM yine perşembe gecesi telefonuma ‘bling’ diye düşecek. Yine sabahı beklemeden içeriğine bakmadan uykuya dalmayacağım. JAMA ve The Lancet kendi ritimlerinde onu izleyecek. Yapay zekâ benden önce binlerce sayfayı tarayacak; ben yine okuyacak, öğrenecek, gerektiğinde algoritmamı değiştireceğim. Bunların hiçbirinden vazgeçmek istemem. Hekimliğin teorik zemini ne kadar güçlü olursa, karşılaşmanın hakkını verme imkânı da o kadar büyüyor.

Ama, fakat, kendimi geçmişten bugüne, bütün o ağır mevsimlerden geçirip derin kazılar yaparak nadir hastalıkları teşhis edebilme yetisine ulaşmış biri olarak gördüğüm zamanlar.. on iki ayrı uzmanın göremediği bir patolojiyi çat diye yakalayıp içten içe gururlandığım günler…  biriktirdiğim bilgiyle kendime kurduğum yalandan kocaman hekimlik zaferleri… Balkanlı bilgenin karşısında ansızın ölçek değiştirdiler. Yaldızlı, rengârenk oyuncaklar gibi küçücük oluverdiler.

Masamın diğer tarafında başka bir bilgi kaynağı var çünkü, aklın arka merdivenlerinden tırmanıp elde edilen!

…

Bedenin de bir hafızası var. Balkanlı bilgenin yüzüme söylediği o küçücük sözler, bir yerde dedemin nefesinin frekansını yakalayınca bunu hatırladım. Zihnimden önce bedenim hatırladı dedim; bu dedemin nefesi mi, annemin saçımı taraması mı, derin bir suya batmak mı, taşlar mı, bulutlar mı… Şair Sidran demişti: “Susarsam tam biliyorum, söyleyince yarım!”

…

Bütün o textbook’lar, kılavuzlar, dergiler ve yapay zekânın verdiği muazzam bilgi yerli yerinde duruyor. Fakat insanın insana ne yaptığını anlatan son kılavuz hâlâ yazılmadı. Çünkü o bilgi bir yerde okunmuyor; iki insan arasında doğuyor! Bütün yücelikler insana insandan tecelli edermiş der eskiler.

…

Epilog

En güzel insan tanımını bir Türk şair yapmıştır: İnsan insanın ümididir.

Muayene odasının iki tarafı için de.

Her hastama artık biraz da öyle bakıyorum.

İyileşiyorum.      

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın