Ana SayfaHaberler104 emekli amirale Beştepe’den toplu cevap

104 emekli amirale Beştepe’den toplu cevap

Erdoğan Beştepe’de 104 emekli amiral bildirisi için bazı bakanlar, Genelkurmay Başkanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı ve MİT Müsteşarı’nın katıldığı zirvenin ardından bildirideki iki konu hakkında konuştu: “Montrö Sözleşmesi'nden çıkma ile ilgili halihazırda ne bir çalışmamız ne de böyle bir niyetimiz vardır.”“TSK’nın disiplin anlayışıyla bağdaşmayacak fotoğraf veren askere olumlu bakmadık, bakmayız. TSK idari soruşturmayı başlattı ve sonuçlandırdı.”

104 emekli amiralim yayınladığı bildiri için Beştepe’de düzenlenen zirvenin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan kameraların karşısına çıktı.

Toplantıda “iki gündür ülkeyi meşgul eden bir meseleyle ilgili tartışmaları ayrıntılarıyla değerlendirdiklerini” söyleyen Erdoğan’ı dinleyenler arasında toplantıda hazır bulunan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, MİT Başkanı Hakan Fidan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı Metin Kıratlı da yer aldı. 

Erdoğan 20 dakikalık konuşmasının tamamını 104 amiralin bildirisine ayırdı.

Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle:

“Bir gece yarısı gerçekleştirilen bu eylem hem üslubu hem yöntemi hem de yol açacağı açıkça belli olan tartışmaları itibarıyla kesinlikle art niyetli bir girişimdir. Emekli amirallerin vazifesi 104 tanesi bir araya gelerek siyasi bir tartışma konusunda darbe imaları içeren bildiriler yayınlamak değildir. Hiçbir emekli kamu görevlisinin topluca böyle bir yola tevessül etme hakkı yoktur.

Biz bu amirallerin, diplomatların  son dönemde Suriye’den Libya’ya Doğu Akdeniz’den Ege’ye, Kıbrıs’tan Karabağ’a kadar verdiğimiz mücadelelerin hiçbirinde bir araya gelip ülkeleri için destek bildirisi yayınladıklarını görmedik.

Yine bunları FETÖ’cü hainlerin darbe girişimine karşı milletimizin yanında yer alırken de görmedik. Tam tersine imza sahibi amirallerden bazılarının geçmişten bugüne ülkemizin hak ve menfaatleri aleyhine medyada verdikleri demeçleri, sergiledikleri duruşları üzüntüyle takip ettik.

Tartışmanın sebebi kesinlikle ifade özgürlüğü meselesi değildir. Buradaki isimlerin çoğu aynı görüşleri çeşitli mecralarda dile getirmektedir. Hiçbir isme medyadaki açıklamaları nedeniyle herhangi bir soruşturma açılmış değildir.

Ancak geçmişi darbeler ve bildirilerle dolu bir ülkede bir gece yarısı 104 emekli amiralin böyle bir girişimde bulunması asla kabul edilemez. Bunun adına ifade özgürlüğü diyemeyiz. İfade özgürlüğü, “aksi halde” diyerek başlayan seçilmiş yönetimi darbeyle tehdit eden cümleleri kapsamaz.

Emekli amiral sıfatıyla da olsa böyle bir girişim, kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik bir bühtandır. Bu yöntem ve bu tarz ifadeler dünyanın her yerinde demokrasiye ve milli iradenin üstünlüğüne saldırı olarak kabul edilir ve aynı şekilde muameleye maruz kalır.

Yayınlanan bildirinin milletimiz neslinde bu denli sert tepki görmesi de çok daha büyük bir kampanyanın parçası olarak algılanmış olmasıdır.

Eskide diplomatlardan, eski milletvekillerinden, ülkemize karşı husumetleriyle bilinen sözde aydınlardan oluşan kimi kesimler bir süredir benzer söylemlerle yasamayı, yürütmeyi, yargıyı hedef almaktadır. Üstelik bunların çoğu da ülkede dikili ağacı olmayan, millete zerre faydası dokunmamış kişilerdir. Maalesef siyasetçilerimizden bazıları da bu kirli kampanyaya destek vermektedir.

Biz bildiri yayınlanır yayınlanmaz, bütün siyasetçilerin en yüksek sesle karşı duruş sergilemelerini ve bu noktadaki duruşlarını güçlü bir şekilde beklerdik. Eğer böyle yapmış olsalardı bugün burada sadece mille iradeye verdikleri desteğe teşekkür için huzurlarınızda bulunacaktım.

Ülkemizde yapılan tüm darbelerin, vesayetin, milli irade üzerinde kurduğu tahakküm çabalarının hepsinin, demokrasi karşıtı tüm bildirilerin özelikle arkasında yer alan bir zihniyet, bu defa da safını aynı istikamette belirlemiştir.

Girdiği her seçimde, milletimizden gereken mesajı almış olmasına rağmen küçük ve ama örgütlü bir kesimin kontrolünden çıkmayı başaramayan ana muhalefet partisini, bir kez daha demokrasiden yana tutum almaya çağırıyoruz. Buna karşılık, yapılan açıklamaya hak ettiği cevabı vererek, milli iradeden yana tavır koyan tüm siyasi parti liderlerine ve temsilcilerine, yargı kurumlarına, üniversitelere, illerimizdeki sivil toplum kuruluşlarına da ayrıca şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum.

Milleti ve milletin seçtiği yönetimi tehdit etme cüretini gösterenlere hadlerini yine milletimizle göstereceğiz. Bazılarının yapılan işi ‘bunda büyütülecek ne var’ diyerek küçümseme yoluna gittiklerini görüyoruz.

27 Mayıs’ta Merhum Menderes’e böyle yapmışlardır. 12 Mart yönetimi, yine bir bildiriyle müdahale etmiştir. 12 Eylül’den önceki hükümetleri aynı şekilde tehditle sindirmeye çalışmışlardır. 28 Şubat’ta ülkenin meşru yönetimine bu pervasızlıkla saldırmışlardır. Kendi hükümetlerimiz döneminde ise bu tür girişimlere karşı en ağır tepkiyi koyduğumuz için gerisini getiremediler. 15 Temmuz gecesi, silahlı darbe denediler ama milletimizin şanlı direnişi karşısında gün ağarırken kuyruklarını kıstırıp kaçmak mecburiyetinde kaldılar.

Milli iradeye yönelik açık tehditler karşısında derhal ve en etkin şekilde tavır alınmadığı takdirde işin sonunun nereye varabileceğini milletimiz yakın tarihten çok iyi biliyor. İşte bu sebeple yayınlanan bildiriyi özellikle dikkate alıp gereken her tedbiri uygulama kararlılığımızı ortaya koyuyoruz. Elbette bu meseleyi siyasi istismar aracı haline getirmek isteyenler çıkacaktır. Onlarla da sandıkta hesaplaşacağız.

Milletimiz, kimin demokrasinin ve hukuk devletinin yanında durduğunu, kimin darbecilerin ve vesayetçilerin koltuğunun altına girdiğini görüyor. İnşallah 2023 seçimlerinde, tüm bu yaşananları milletimizin takdirine sunacak, istiklal ve istikbal yolunda verdiğimiz mücadelenin neticesini hep birlikte takip edeceğiz.

Emekli amirallerin yaptığı açıklamada iki temel iddianın ortaya kondu. Bunlardan birincisi “Montrö Anlaşması’nın tartışmaya açılması”, ikincisi ise “basında ve sosyal medyada yer alan bazı görüntüler.”

Hiç şüphesiz boğazların kontrolünü uluslararası bir komisyon yerine, pek çok sınırlamayla da olsa Türkiye’ye bırakan bu sözleşme, dönemin şartlarında önemli bir kazanımdır.

Her şeye rağmen Montrö’nün ülkemize sağladığı kazanımları önemli görüyor ve daha iyisi için imkan bulana kadar bu sözleşmeye bağlılığımızı sürdürüyoruz.

Peki şu anda konumuz olan Montrö tartışması nereden çıktı? Esasen imzaladığımız tarihten beri bu sözleşme ile ilgili akademi dünyasında, medyada, diplomaside, askeri cenahta pek çok görüş ortaya konmuştur. Bugün de sözleşme tüm boyutlarıyla tartışılmaya devam etmektedir. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı aldığı günlerde Meclis Başkanımıza bu çerçevede Montrö örneği verilerek bir soru yönetilmiştir. Kendisi de bir hukukçu olan Meclis Başkanımız ‘tamamen teorik olduğunu’ belirttiği bir cevap vererek, konuyu izah etmiş fakat ‘Montrö’den çekilme diye bir durumun olmadığını’ da açıkça belirtmiştir.

Eskiden beri süren bu tartışmanın akademik açıdan teorik bir yaklaşıma konu edilmesi, emekli amirallerin bir araya gelerek yayımladıkları bildirinin omurgası haline dönüştürülmüştür.

Şayet amaç Montrö Sözleşmesi ile ilgili tartışmaya katkı sağlamaksa bunun mecrası bildiri yayınlamak değil, akademik dünyada ve medyada görüş ifade etmektir. Nitekim bu zaten yapılmaktadır. Hiç kimse de akademideki, medyadaki, siyasi alandaki tartışmaları sebebiyle kimsenin yakasına yapışmamış, meseleyi başka mecralara çekmeye çalışmamıştır ancak önceki gece yayımlanan bildiri tamamen bu çerçevenin dışında bir eylemdir.

Kanal İstanbul ile Montrö arasında kurulan bağ ise temelden yanlıştır.Türkiye, Kanal İstanbul sayesinde İstanbul Boğazı’ndaki ağır deniz trafiği yükünü hafifletirken, Montrö’deki sınırlamaların dışında tamamen kendi egemenliğinde bir alternatife de kavuşmuş olacaktır. Bu, bizim egemenlik mücadelemizdir. Peki biz şu anda İstanbul Boğazı’nda egemen miyiz? Maalesef…”

Bir başka ifadeyle Kanal İstanbul, Boğaz’daki egemenlik haklarımızı güçlendirecek bir projedir. Atatürkçülük ve Cumhuriyetçilik adına Türkiye’nin milli egemenlik haklarını tahkim edecek böyle bir projeye karşı çıkanlar en büyük Atatürk ve Cumhuriyet düşmanıdır. Cumhurbaşkanı ve ülkenin en büyük partisinin Genel Başkanı olarak vazifem, Türkiye’nin ve Türk milletinin hak ve menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapmaktır.

Montrö Sözleşmesi’nden çıkma ile ilgili halihazırda ne bir çalışmamız ne de böyle bir niyetimiz vardır ama gelecekte bu ihtiyaç ortaya çıkarsa ülkemizi daha iyisine kavuşturmak üzere her sözleşmeyi gözden geçirmekten de çekinmeyiz. Bunları da uluslararası anlaşmaya veyahut da tartışmaya açarız.

Biz, geçmişte cübbeleriyle seçilmiş hükümete karşı düzenlenen mitinglere katılan rektörlere demokrasi ve hukuk adına karşı çıkmıştık, geçmişte cübbeleriyle siyasi iktidarı hedef alan brifinglere iştirak eden yargı mensuplarını da demokrasi ve hukuk adına eleştirmiştik, yine biz, geçmişte üniformalarıyla milli iradeyi çiğneyen askerlerin yaptıklarını, demokrasi ve hukuk adına doğru bulmadığımızı açıkça söylemiştik. Bugün de aynı yerdeyiz.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin disiplin anlayışıyla bağdaşmayacak fotoğraf veren askere de olumlu bakmadık, bakmayız. Bunun münferit bir hadise olduğu açıkça bellidir. Söz konusu görüntünün yayınlandığı gün, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi içinde çok yönlü bir idari soruşturmayı başlattı ve sonuçlandırdı.

Halen konu üzerinde çalışan Milli Savunma Bakanlığı da kendi üzerine düşeni mutlaka yapacaktır. Bizim de yanlış bulduğumuz bu görüntünün, ülkenin ve milletin topyekun huzursuzluğuna yol açacak bir bildirinin bahanesi olarak kullanılmasını ise kesinlikle art niyetli görüyoruz. Aynı şekilde tamamı da yalan veya yanlış olan bilgilerle Milli Savunma Üniversitemizi laiklik ve Atatürkçülük tartışmalarının içine çekmeye çalışanlar da sinsi gayeler taşıyor. Geçmişte darbe imalarını ‘Genç subaylar rahatsız’ diyerek ifade edenlerin, Milli Savunma Üniversitemiz sayesinde artık bu imkandan mahrum kalınca işi emekli amirallere havale ettikleri anlaşılıyor.

Bir kez daha altını çizerek ifade ediyorum, demokrasi ve hukuk içinde çözülecek meselelerin, darbe imalı bildirilerin bahanesi haline dönüştürülmesi siyasi otoriteye rağmen Anayasa’ya bağlılık gösterisi değil, tam tersine Anayasa’ya yönelik açık tehdittir. Sadece bu tartışma bile başlı başına Türkiye’nin darbe dönemlerinin ürünü bir Anayasa’dan yeni ve sivil bir anayasaya geçiş ihtiyacını ispatlamaya yeterlidir. Türkiye’nin geleceğine umutla bakmaya en çok ihtiyacı olduğu bir dönemde, milletimizin ve özellikle de gençlerimizin morallerini bozacak hiçbir hareketi müsamahayla karşılayamayız.

Ana muhalefet partisinin başını çektiği bir kesim bu tartışmanın, ekonomik sıkıntıların üzerinin örtülmesi amacıyla kullanıldığını öne sürüyor. Halbuki ekonomiye asıl zararı kendilerinin sürekli körüklediği bu tür tartışmalar vermektedir.

Kendi ülkelerinin ve milletinin felaketinden iktidar devşirme peşinde koşan muhterisleri, milletimizin takdirine havale ediyoruz. Şu anda bu 104 kişinin içerisinde bizzat CHP’nin üyesi olan, kendisi, karısı, yeğeni, oğlu, şusu busu olanlar var. Siz, bunları da yakın zamanda yazılı ve görsel medyada göreceksiniz ve bu işin merkezinde aslında ana muhalefet partisinin ta kendisi var. Biz, ekonomide bir şeyi konuşuyoruz, bunu açıkladım. Türk ekonomisini yatırım, istihdam, üretim ve ihracat temelinde büyütmeyi, çok daha iyi yerlere getirme mücadelesi vermeyi sürdüreceğiz. İktidara geldiğimizden bu yana kronolojik olarak biz ülkemizi nereden aldık, bugün neredeyiz? Yatırımlar dahil, bütün bunları kronolojik olarak çarşamba günü millete seslenişte açıklayacağım. Aynı şekilde demokrasimizi de milli iradenin üstünlüğü temelinde darbelere, cuntalara, vesayete karşı gerektiğinde canımız pahasına mücadele ederek güçlendirecek, geliştireceğiz.”

​​​​​​​

- Advertisment -