AİHM’in Ahmet Altan hakkındaki ‘ihlal’ kararının tam çevirisi yayımlandı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yazar Ahmet Altan’ın başvurusu sonucunda aldığı ‘ihlal’ kararının tam metni anayasagundemi.com’da yayımlandı: “Yazar ve gazeteci olan başvurucunun yazdığı yazılar nedeniyle tutuklanması ve soruşturma dosyasına erişememesi, özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlalidir.”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Ahmet Altan’ın başvurusuyla ilgili olarak verdiği ‘ihlal’ kararının (13 Nisan 2021) Benan Molu, Rumeysa Budak, Hazal Polat, B. Günsu Karacaoğlan ve Polat Yamaner tarafından yapılmış tam çevirisi anayasagundemi.com’da yayımlandı.

Kararın özeti

Sitede, tam çeviriden önce kararın bir özeti yer alıyor. Çevirmenlerin özeti şöyle:

“İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) 13 Nisan 2021 tarihli Ahmet Hüsrev Altan v. Türkiye (başvuru No. 12252/17) kararında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 5. maddesinin 1. fıkrasının (özgürlük ve güvenlik hakkı) 6’ya 1 oyçokluğuyla ihlaline, 5. maddesinin 4. fıkrasının (tutukluluğun hukuka uygunluğunun bir mahkeme tarafından hızlıca incelenmesi hakkı) oybirliğiyle ihlal edilmediğine, 5. maddesinin 5. fıkrasının (özgürlük ve güvenlik hakkı) oybirliğiyle ihlaline, 10. maddesinin (ifade özgürlüğü) 6’ya 1 oyçokluğuyla ihlaline  ve 18. maddesinin (haklarının getirilecek kısıtlamaların sınırlanması) 6’ya 1 oyçokluğuyla ihlal edilmediğine hükmetmiştir.

“Dava, tanınır bir roman yazarı ve gazeteci olan başvurucunun Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapısına üye olduğu şüphesi ile tutuklu yargılanması ile ilgilidir. Olaylar Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi ve bunu izleyen olağanüstü hâl çevresinde gerçekleşmiştir.

“Mahkeme özellikle, başvurucunun eylemlerinin Hükümeti devirme planının bir parçası olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmadığını tespit etmiştir. Bu sebeple söz konusu eylemlerin, başvurucuya atılı suçları işlediğine ilişkin ‘makul şüphe’ dayanağı oluşturmadığı kanaatindedir. Mevcut davada şikâyet edilen tedbirlerin, darbe teşebbüsü ve sonrasında kesinlikle gerekli olduğunun söylenemeyeceğini kaydetmiştir.

“Mahkeme, başvurucunun tutukluluğunun suçu işlediğine dair makul şüpheye dayanmadığı için ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin hukuki olarak gerekçelendirilemediğini tespit etmiştir.

“Mahkeme ayrıca, dava dosyasına ulaşamaması sebebiyle başvurucunun aleyhine olan kanıtlardan ancak iddianame hazırlandıktan sonra haberdar olduğunu tespit etmiştir. Bu durum, haklarını ihlal ederek başvurucunun aleyhine olan iddialara etkili bir şekilde itiraz etme imkanını kısıtlamıştır.”

Kararın tam çevirisi

AHMET HÜSREV ALTAN v. TÜRKİYE

(Başvuru  no. 13252/17)

STRAZBURG

13 Nisan 2021

Bu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar  altında kesinleşecektir. Editoryal revizyona tabi olabilir.

Temel olgular

Başvurucu Ahmet Hüsrev Altan 1950 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Tanınır bir gazeteci ve yazardır.

Olaylar zamanında başvurucunun Taraf gazetesinin kurucusu ve haberdar.com adlı sitenin yazarı olarak kapsamlı bir gazetecilik kariyeri vardır. 2010’lu yılların başında Taraf’ta planlanan askeri darbeler hakkında makaleler yayımlanmış, bu makaleler sonucunda savcılar, aralarında askeri memurların da bulunduğu iddia edilen Balyoz örgütünü soruşturmaya başlamışlardır. Sonunda söz konusu memurlar aklanmıştır. Sonuç olarak, başvurucu hakkında kanıtları tahrif etme ve gizli belgeleri ifşa etmekten ceza davaları açılmıştır. Bu davalar, bu başvuru sırasında hala devam etmektedir.

Başvurucu 2016 yılında, Mahkeme önünde şikayet konusu olan bu tutukluluğuna yol açan birçok makale yazmıştır.  Her ikisi de haberdar.com’da yayınlanan “Mutlak Korku”, “Ezip Geçmek” ile p24blog.org’da yayınlanan “Montezuma” başlıklı makaleler Hükümeti ve Türkiye Cumhurbaşkanını oldukça eleştirir niteliktedir. Birçok hususun yanında Cumhurbaşkanını “anayasaya uymayan”, keyfi tutuklamaların ve “silahlı saldırıların” ardındaki kişi olarak tanımlamış; “bir iç savaşla hem kendisini hem Türkiye’yi mahvedeceğini” yazmış ve son olarak “Saray içinde kimin kimi kontrol ettiğini” sormuştur. “Başka bir muhalefet partisi liderini hapse atmak amacıyla hazırlıklar yapıldığını” belirtmiştir. Ayrıca iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisini bir ofisboy topluluğuna dönüşmekle de eleştirmiştir. “Askeri vesayetin iktidarı yeniden ele geçirmesinin yolunun yapıldığı” ve “Ciddi bir felaketin yaklaştığı … AKPliler de bunu iyi düşünsün. İç savaş çıktığında herkesle birlikte onlar da yaşayacak bunları…” uyarılarında bulunmuştur.

Temmuz 2016’da kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” diyen bir grup asker, yönetimi ele geçirmeye teşebbüs etmiştir. Birçok kamu binasına saldırılmıştır. En az 300 kişi ölmüş, 2500’den fazla kişi ise yaralanmıştır. Hükümet, Pennsylvania’da (Amerika Birleşik Devletleri) yaşayan bir Türk vatandaşı olan Fethullah Gülen tarafından yönetilen Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması – FETÖ/PDY’yi suçlamıştır. Hükümet olağanüstü hal ilan etmiş ve darbeciler ile Devlet örgütlenmesi içindeki işbirlikçilerini ayıklamaya girişmişlerdir. Sonuç olarak birçok kişi tutuklanmıştır.

9 Eylül 2016 tarihinde İstanbul 10. Sulh Ceza Hakimliği başvurucunun adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına karar vermiştir. Buna karşın ertesi gün 1. Sulh Ceza Hakimliği özellikle gizli belgeleri elinde bulundurduğunu ve Hükümeti yıkmaya teşebbüs ettiğini belirterek başvurucunun tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. Başvurucunun tutuksuz yargılanma başvuruları mahkemelerce Eylül, Ekim ve Aralık (iki kere) 2016’da reddedilmiş, kararlar istinafta da kabul edilmiştir. Mahkemeler FETÖ/PDY mensubu olma şüphesi karşısında tutukluluğun orantılı olduğuna karar vermişlerdir. 14 Nisan 2017 tarihli iddianameden önceki süreçte başvurucunun tutuklanmasına iki kez karar verilmiştir. Başvurucu, diğer 16 sanık ile birlikte anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Hükümeti yıkmaya veya görevlerini yerine getirmelerini engellemeye teşebbüs ve terör örgütüne üye olmadan yardım etmekten hüküm giymiştir. İddianamede FETÖ/PDY basın faaliyetine ve başvurucunun yukarıda bahsi geçen 3 makalesine değinilmiştir.

16 Şubat 2018 tarihinde İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Ceza Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca başvurucunun, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapsine karar vermiştir. Bu karar istinafta kabul edilmiş ancak Yargıtay’da bozulmuştur.

Dava yeniden görülmüştür. Başvurucu, hiyerarşik yapısının bir parçası olmaksızın terör örgütüne bilerek yardım ve yataklık etmekten mahkûm edilmiş ve toplamda on yıl altı ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Başvurucu, savcılık itirazını takiben yeniden hapse girmeden önce, tutuklu olduğu süre hesaba katılarak adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştır. Mahkemeler, suçların niteliği gereği alternatif tedbirlerin yeterli olmayacağına hükmetmişlerdir. Yargılamalar devam etmektedir.

8 Kasım 2016 tarihinde başvurucu Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuş, özgürlük ve güvenlik hakkının, ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Diğer şeylerin yanı sıra, tutuklanma sebeplerinin anayasaya aykırı olduğunu ve tutukluluk koşullarının insanlık dışı ve aşağılayıcı olduğunu ileri sürmüştür. Kararda şikayetleri reddedilmiştir: birçoğu açıkça dayanaktan yoksun bulunarak ya da gerekli kanun yollarının tüketilmemesi sebebiyle kabul edilmemiş, bazıları da reddedilmiştir.

Şikayetler

Başvurucu, Sözleşmenin 5. maddesine (özgürlük ve güvenlik hakkı), 10. maddesine (ifade özgürlüğü), 17. maddesine (hakları kötüye kullanma yasağı) ve 18. maddesine (haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlanması) dayanarak, özellikle tutukluluğuna karar verilmesinin ve uzatılmasının keyfi olduğundan ve bu kararlar için hızlı yargısal inceleme yapılmadığından; savunmasını hazırlamak için soruşturma dosyasına erişemediğinden; tutuklanması sebebiyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden ve tutuklanma sebebinin Cumhurbaşkanı ve Hükümeti eleştirmesi olduğundan şikayetçi olmuştur.

Mahkeme’ye 12 Ocak 2017 tarihinde başvurulmuştur.

hukuk

TÜRKİYE’NİN DEROGASYONUNA İLİŞKİN ÖN SORU

93.  Hükümet, başlangıçta, başvurucunun tüm şikayetlerinin, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca 21 Temmuz 2016 tarihinde bildirilmiş olan istisna dikkate alınarak incelenmesi gerektiğini vurgulamıştır. 15. madde şöyledir:

“1. Savaş̧ veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.

2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş̧ fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında 2. maddeye, 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ile 7. maddeye aykırı tedbirlere cevaz vermez.

3. Aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü̈ geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme hükümlerinin tekrar tamamen geçerli olduğu tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.”

Tarafların iddiaları

94.  Hükümet, Türkiye’nin Sözleşme’yi askıya alma (derogasyon) hakkından yararlanarak Sözleşme hükümlerini ihlal etmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Hükümet, askeri darbe girişiminin yol açtığı riskler nedeniyle ulusun hayatını tehdit eden bir acil durum olduğunu ve ulusal makamlar tarafından acil duruma yanıt olarak alınan önlemlerin, durumun gereği olarak kesinlikle gerekli olduğunu kaydetmiştir.

95.  Başvurucu, Sözleşme’nin 15. maddesinin uygulanabilirliğine ilişkin açıkça bir görüş belirtmeksizin, Sözleşme’nin 5., 10. ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

96.  İnsan Hakları Komiseri, müdahalesinde Sözleşme’yi askıya alma (derogasyon) bildirimine ilişkin herhangi bir yorum yapmamıştır.

97.  Özel Raportör, olağanüstü hâl ilanını haklı çıkaran koşulların ortadan kalkması halinde, yukarıda bahsedilen derogasyon ile bağlantılı olarak bireylerin haklarının artık kısıtlanamayacağını belirtmiştir.

98.  Müdahalede bulunan sivil toplum kuruluşları, Hükümet’in ulusun hayatını tehdit eden bir acil durumun halen mevcut olduğunu göstermediğini iddia etmişlerdir. Buna ek olarak, başvurucunun ilk ve devam eden tutukluluğunun durumun zaruretinin kesin suretle gerekli kıldığı bir tedbir olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir.

Mahkeme’nin değerlendirmesi

99.  Mahkeme, mevcut sorunun, istisnai askıya alma (derogasyon) hakkının kullanılması için Sözleşme’nin 15. maddesinde belirtilen koşulların mevcut davada karşılanıp karşılanmadığı olduğu kanaatindedir.

100.  Bu bağlamda Mahkeme, öncelikle, askeri darbe teşebbüsü ve diğer terör eylemlerinden kaynaklanan ağır tehlikelerin ulusun yaşamına yönelik oluşturduğu tehditle mücadele etmek için olağanüstü hâl ilan edildiğini belirten Türkiye’nin, Sözleşme’nin hangi maddelerinin derogasyonun konusunu oluşturacağını açıkça belirtmediğini kaydetmiştir. Türkiye, bunun yerine, sadece “alınan önlemlerin Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerden sapmayı içerebileceğini” ilan etmiştir.

101.  Bununla birlikte, Mahkeme, başvurucunun, Türkiye tarafından yapılan derogasyon bildiriminin, Sözleşme’nin 15 § 3 maddesinde belirtilen gerekliliği karşıladığına itiraz etmediğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, Mehmet Hasan Altan v. Türkiye davasında (Başvuru no. 13237/17, § 93, 20 Mart 2018) Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki bulguları ve elindeki diğer tüm materyaller ışığında, askeri darbe teşebbüsünün, Sözleşme anlamında “ulusun hayatını tehdit eden bir olağanüstü hâlin” varlığını ortaya çıkardığına karar vermiştir. Buna ek olarak, Mahkeme, 3 Mayıs 2019 tarihli kararında, başvurucu tarafından açılan davanın, olağanüstü hallerde, Anayasa’nın 15. maddesi uyarınca incelenmesi gerektiğine hükmeden Türk Anayasa Mahkemesi tarafından ifade edilen pozisyona da dikkat çekmiştir Anayasa Mahkemesi, 3 Mayıs 2019 tarihli kararında, acil bir durumda, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya tamamen askıya alınabileceğine veya bu hak ve özgürlüklerle ilgili olarak Anayasa’da yer alan güvencelerden sapan tedbirler alınabileceğine hükmetmiştir (bakınız yukarıdaki 54. paragraf).

102.  Yukarıda anılanlar ışığında Mahkeme, derogasyonun resmi gerekliliğinin karşılandığını ve ulusun hayatını tehdit eden bir acil durum olduğunu kabul etmeye hazırdır (bakınız yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 89).

103.  Her halükârda Mahkeme, başvurucunun 10 Eylül 2016 tarihinde gözaltına alınmasının ardından 23 Eylül 2016 tarihinde tutuklanmasının, darbe girişiminden, olağanüstü hâl ilanına neden olan olaydan, çok kısa bir süre sonra gerçekleştiğini gözlemlemiştir. Mahkeme, bu durumun şüphesiz, mevcut davada Sözleşme’nin 5. maddesinin yorumlanmasında ve uygulanmasında tamamen dikkate alınması gereken bağlamsal bir etken olduğunu değerlendirmiştir. (bakınız Alparslan Altan v. Türkiye, Başvuru no. 12778/17, §§ 71-75, 16 Nisan 2019) Mevcut davada alınan önlemlerin, durumun zaruretinin kesin suretle gerekli kıldığı tedbirler olup olmadığı ve uluslararası hukuk kapsamındaki diğer yükümlülüklerle tutarlı olup olmadığına ilişkin olarak Mahkeme, başvurucunun esasa ilişkin şikayetlerini incelemeyi gerekli görmektedir ve aşağıda bunu yapacaktır (bakınız Kavala v. Türkiye, Başvuru no. 28749/18, § 88, 10 Aralık 2019).

HÜKÜMETİN İLK İTİRAZI

104.  Başvurucunun, polis tarafından gözaltında tutulduğu süre ve tutukluluğunun hukuka aykırı olduğuna ilişkin Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikayetleri ile ilgili olarak Hükümet, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 § 1 (a) ve (d) bentleri uyarınca başvurucunun tazminat talebinde bulunmasının mümkün olduğunu belirtmiştir. Hükümet, bu hükümler temelinde başvurucunun tazminat talebinde bulunabileceğini ve bu talepte bulunmuş olması gerektiğini iddia etmiştir.

105.  Başvurucu, Hükümet’in iddiasına itiraz etmiştir. Tazminat talebinin salıverilmesini sağlamak açısından makul bir başarı beklentisi sunmadığını iddia etmiştir.

Tutukluluğun uzunluğuna ilişkin olarak

106.  İlk olarak, başvurucunun gözaltında tutulma süresiyle ilgili şikayete ilişkin olarak Mahkeme, Türk hukuk sisteminin başvuruculara Devlet’e karşı tazminat talebi imkanı sunduğunu gözlemlemiştir (Ceza Muhakemesi Kanunu madde 141 § 1 (a)) (bakınız Mustafa Avcı v.Türkiye, Başvuru no. 39322/12, § 63, 23 Mayıs 2017 ve Paşa Bayraktar ve Aydınkaya v. Türkiye (k.k.), Başvuru no. 38337/12, §§ 24-31, 16 Mayıs 2017). Olağanüstü hâl ilanının ardından kabul edilen 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname, kişilerin mahkemeye götürülmesi için gereken süre hariç, otuz güne kadar polis nezaretinde tutulmasına imkân vermiştir. Bu koşullarda, ilgili hükümlerin lafzını göz önünde bulundurarak, Mahkeme’nin, 141 § 1 (a) maddesinde öngörülen hukuk yolunun etkililiğine ilişkin şüpheleri bulunmaktadır, zira başvurucunun gözaltında geçirdiği sürenin, söz konusu zamanda yürürlükte bulunan 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 § 1 (a) maddesinde öngörülen yasal azami süreyi aşmadığı görülmüştür.

107.  Bununla birlikte Mahkeme, bir iç hukuk yolunun etkinliği ve başarı olasılığı hakkında şüphelerin olması durumunda – bu davada başvurucunun iddia ettiği gibi – söz konusu hukuk yolunun denenmesi gerektiğini yinelemiştir (bakınız Voisine v. Fransa, Başvuru no. 27362 / 95, 14 Ocak 1998 tarihli Komisyon kararı). Bu, mahkemelerde test edilmesi gereken bir meseledir (bakınız Roseiro Bento v. Portekiz (k.k.), Başvuru no. 29288/02, ECHR 2004-XII (alıntılar); Whiteside v. Birleşik Krallık, Başvuru no. 20357/92, 7 Mart 1994 tarihli Komisyon kararı ve yukarıda anılan Mustafa Avcı, § 65).

108.  Mahkeme, bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi’nin, başvurucunun gözaltında tutulmasının hukuka uygunluğu ve süresine ilişkin şikayetlerini, hukuka uygun olmayan durum ve koşullarda polis tarafından gözaltında tutulan herhangi birinin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 § 1 (a) maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunabileceğini tespit ederek reddettiğini kaydetmiştir (bakınız yukarıdaki 82. paragraf).

109.  Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki kararı ışığında, Mahkeme, polis nezaretinde tutulma süresiyle ilgili şikayetine ilişkin olarak, başvurucunun Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 § 1 maddesi uyarınca yerel mahkemeler önünde tazminat talep etmesi gerektiğini, ancak bunu yapmadığını değerlendirmiştir. Bu nedenle Mahkeme, Hükümet’in itirazına izin vermiştir ve Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca, başvurucunun polis tarafından gözaltında tutulmasına ilişkin olarak Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi uyarınca ileri sürülen şikâyeti reddetmiştir.

Başvurucunun tutukluluğunun hukuka uygunluğu hakkında

110.  Hükümetin ilk itirazının Sözleşme’nin  5 § 4 maddesine, yani başvurucunun tutukluluğunun hukuka uygunluğuna ilişkin olması nedeniyle, Mahkeme, devam eden bir özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygunluğuna ilişkin bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için bir tahliye olasılığı sunması gerektiğini yinelemektedir (bakınız Gavril Yosifov v. Bulgaristan, Başvuru no. 74012/01, § 40, 6 Kasım 2008; yukarıda anılan Mustafa Avcı, § 60; ve yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, §§ 103 -04). Bununla birlikte Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde öngörülen hukuk yolunun, başvurucunun özgürlükten yoksun bırakılmasını sona erdiremeyeceğini kaydetmiştir. Mahkeme, bu nedenle, Hükümet tarafından bu gerekçeyle yapılan itirazın reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

SÖZLEŞME’NİN 5 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASı

111.  Başvurucu, ilk ve devam eden tutukluluğunun keyfi olduğundan şikayetçi olmuştur. Tutukluluğunu gerektiren bir suç işlediğine dair makul bir şüpheye dayandıran hiçbir delil bulunmadığını ileri sürmüştür. İlgili bölümleri aşağıdaki gibi olan Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine dayanmaktadır:

“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:

(c)  Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;

…”

112.  Hükümet iddialara itiraz etmiştir.

Tarafların Beyanları

Başvurucu

113.  Başvurucu, herhangi bir zamanda tutukluluğunu haklı çıkaracak “makul” bir şüphenin olmadığını ileri sürmüştür. Yakalandıktan hemen sonraki ilk dönemde veya tutukluluğunun yargısal makamlar tarafından emredildiği ve uzatıldığı sonraki dönemlerde hiçbir şüphe bulunmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu, yazılarına dayanılarak tutuklandığını ileri sürmüş ve itham edildiği suçları işlediğine dair tarafsız bir gözlemciyi tatmin edecek hiçbir olay veya bilgi bulunmadığını iddia etmiştir. Beyanlarına göre, yerel makamlar, darbe girişimini muhalif sesleri susturmak için bir bahane olarak kullanmışlardır. Ayrıca, yerel mahkemelerin tutuklu yargılanmasını emredip bu tutukluluğu uzatan kararları için yetersiz nedenler sunduğunu ileri sürmüştür.

114. Daha spesifik olarak, “Balyoz” operasyonuna ilişkin FETÖ/PDY üyelerinden elde edilen belgelerin yayımlanmasına karıştığı iddiasıyla ilgili olarak başvurucu, bu belgelerin gerçek olduğuna inandığını ifade etmiştir. 2013 yılında “Balyoz” operasyonu gerçekleşmesine rağmen 2012 yılında gazeteden istifa ettiğini belirtmiştir.

115.  Yazılarında askeri darbenin önünü açtığı suçlamasıyla ilgili olarak, yalnızca siyasi gelişmelerle ilgili endişelerini dile getirdiğini ve bu tür endişelerin meşru eleştiri olarak görülmesi gerektiğini belirterek iddiaları kati surette reddetmiştir.

116.  N.V.’nin ifadesine ilişkin olarak başvurucu, FETÖ/PDY üyeleriyle temas kurmuş olsa bile, bunun herhangi bir suç faaliyetine karıştığını göstermediğini ifade etmiştir.

117. Başvurucu ayrıca, mahkemelerin kefaletle salıverilme veya ülkeyi terk etme yasağı gibi daha orantılı yöntemleri seçebilecekleri için tutukluluk tedbirinin orantılı olmadığını ileri sürmüştür.

Hükümet

118. İlk olarak Hükümet, FETÖ/PDY’nin Fetullah Gülen tarafından tüm anayasal kurumları bastırmak, zayıflatmak ve yönlendirmek ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni güç, şiddet, tehdit, şantaj ve diğer hukuka aykırı yollarla devirmek amacıyla kurulmuş silahlı bir terör örgütü olduğunu belirtmiştir. Bu terör örgütünün asıl amacı Devleti ele geçirmek ve totaliter bir sistem kurmak olmuştur; bu amaçla örgüt üyeleri tüm kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı güvenceye almıştır, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri, sivil idare birimleri, yargı, kolluk kuvvetleri ve eğitim kurumları ile üyeler, Devlet’ten ziyade terör örgütünün amaçları doğrultusunda faaliyetlerde bulunmuşlardır. Hükümet ayrıca, FETÖ/PDY terör örgütünün, eylemlerini meşrulaştırmak için yazılı ve görsel-işitsel medyada konumlanmaya özel önem verdiğini belirtmiştir. Kendi medya yapısı içinde radyo, televizyon ve gazete gibi bir dizi araçla algıları manipüle etmeye çalışmıştır. Yıllar içinde FETÖ/PDY sadece kendi medya ağını kurmakla kalmamış, yandaşlarını kendi amaçları için kullandığı diğer medya organlarına da yerleştirmiştir. Ayrıca terör örgütü üyesi olmayan ve kamuoyunda tanınan bazı medya figürlerini de etkileyerek örgütün amaç ve faaliyetlerinin kamuoyunda meşrulaştırılmasında önemli rol oynamalarını sağlamıştır. Hükümet, başvurucu aleyhine başlatılan yargısal işlemlerin hiçbir şekilde gazeteci olarak faaliyetleriyle ilgili olmadığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvurucunun zor ve şiddet yoluyla ve terör örgütü üyesi olarak Anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet’i devirmeye teşebbüs şüphesiyle tutuklandığını ve tutuklu kaldığını vurgulamışlardır.

Üçüncü taraf müdahiller

İnsan Hakları Komiseri

119. İnsan Hakları Komiseri, tutuklama koruma tedbirine aşırı başvurmanın Türkiye’de uzun süredir devam eden bir sorun olduğuna dikkat çekmiştir. Bu bağlamda, yakalanan ve sorgulandıktan sonra serbest bırakılanlar hariç olmak üzere, olağanüstü hal süresince 210 gazetecinin tutuklandığını kaydetmiştir. Çok sayıda gazetecinin tutuklanmasının altında yatan nedenlerden biri, tutukluluğun istisnai niteliğini çoğu zaman yalnızca diğer tüm seçenekler yetersiz görüldüğünde uygulanması gereken bir son çare olarak görmezden gelme eğiliminde olan yargıçların uygulamasıdır. Gazetecilerin tutuklandığı vakaların çoğunda, terör eylemlerine katıldıklarını doğrulayan herhangi bir kanıt olmaksızın terörle ilgili suçlarla suçlanmışlardır. İnsan Hakları Komiseri, suçlamaların zayıflığı ve bu tür durumlarda tutuklu yargılama emrini veren ve uzatan kararların siyasi niteliği karşısında şaşkına dönmüştür.

 Özel Raportör

120.  Özel Raportör, olağanüstü hal ilanından bu yana, çok sayıda gazetecinin, yeterli delil olmaksızın muğlak ifadeli suçlamalara dayanılarak tutuklandığını kaydetmiştir.

Müdahil sivil toplum kuruluşları

121. Müdahil sivil toplum kuruluşları, askeri darbe girişiminden bu yana 150’den fazla gazetecinin tutuklu yargılandığı ifade etmiştir. Medyanın demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecileri özgürlüklerinden mahrum bırakan önlemlerin kullanılmasını eleştirmişlerdir.

Mahkeme’nin değerlendirmesi

Kabul Edilebilirlik

122.  Mahkeme, mevcut davada dikkate alınacak sürenin başvurucunun tutuklandığı 23 Eylül 2016 tarihinde başladığını ve ilk olarak İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkum edildiği tarih olan 16 Şubat 2018 tarihine kadar sürdüğünü kaydetmektedir. Bu günden itibaren, başvurucunun özgürlükten yoksun bırakılması, Sözleşme’nin 5 §1 (a) maddesi kapsamındadır ve bu başvurunun kapsamı dışındadır. Yargıtay’ın kararını takiben başvurucunun yargılaması İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden başlamış ve 4 Kasım 2019’da yeniden mahkum edilerek toplam on yıl altı ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Mahkeme, Hükümet’in, başvurucunun tutukluluğuna ilişkin iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazlarını incelediğini ve reddettiğini gözlemlemektedir (bakınız yukarıda 110. paragraf).

123.  Mahkeme, söz konusu şikayetin Sözleşme’nin 35§3(a) maddesinin anlamı dahilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Bu nedenle kabul edilebilir ilan edilmelidir.

Esas

İlgili İlkeler

124.  Mahkeme ilk olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin, Sözleşme anlamında “demokratik bir toplumda” birincil öneme sahip bir hakkı, yani temel özgürlük ve güvenlik hakkını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 5. maddesi, bireyin fiziksel güvenliğini koruyan temel haklar arasında 2., 3. ve 4. maddelerle birlikte birinci sırada yer almaktadır ve bu nedenle önemi büyüktür. Temel amacı, keyfi veya gerekçesiz özgürlükten yoksun bırakılmaları önlemektir (bakınız Assanidze v. Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 169, ECHR 2004-II; Selahattin Demirtaş v. Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, § 311, 22 Aralık 2020 ).

125.  Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinde belirtilen koşullar dışında herkes bu hakkın korunmasına, yani özgürlüklerinden yoksun bırakılmama veya yoksun bırakılmaya devam etmeme hakkına sahiptir (bakınız Weeks v. Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, § 40, Series A no. 114). Madde 5 § 1’de belirtilen istisnalar listesi kapsamlı bir listedir (bakınız Labita v. İtalya [BD], no. 26772/95, § 170, ECHR 2000-IV) ve bu istisnaların yalnızca dar bir yorumu bu hükmün amacı ile yani yani hiç kimsenin özgürlüğünden keyfi olarak yoksun bırakılmamasını sağlamakla tutarlıdır (bakınız yukarıda anılan Assanidze, § 170; Al-Jedda v. Birleşik Krallık [BD], no. 27021/08, § 99, ECHR 2011; ve Buzadji v. Moldova Cumhuriyeti [BD], no. 23755/07, § 84, 5 Temmuz 2016; Selahattin Demirtaş, yukarıda anılan, § 312).

126. Mahkeme ayrıca, bir kişinin, bir suç işlediğine dair makul şüphe üzerine yetkili yargısal makamın huzuruna çıkarmak amacıyla, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi uyarınca, yalnızca ceza yargılaması bağlamında tutuklanabileceğini yinelemektedir (bakınız Jėčius v. Litvanya, no. 34578/97, § 50, ECHR 2000-IX; Włoch v. Polonya, no. 27785/95, § 108, ECHR 2000-XI; ve Poyraz v. Türkiye (k.k.), no. 21235/11, § 53, 17 Şubat 2015). Bu hükümle uyumlu olması için, yakalama veya tutuklamanın üç koşulu karşılaması gerekir. Birincisi, ilgili kişinin bir suç işlemiş olabileceğine dair tarafsız bir gözlemciyi tatmin edecek gerçeklerin veya bilgilerin varlığını varsayan bir “makul şüpheye” dayanmalıdır. İkinci olarak, yakalama veya tutuklamanın amacı, ilgili kişiyi “yetkili bir yasal makam” önüne getirmek olmalıdır. Üçüncüsü, (c) alt paragrafı kapsamındaki bir yakalama veya tutuklama, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi uyarınca herhangi bir özgürlükten yoksun bırakma gibi, “yasal” ve “yasayla belirlenen bir usule uygun” olmalıdır (bakınız Merabishvili v. Gürcistan [BD], no. 72508/13, §§ 183-186, 28 Kasım 2017).

127.  Özgürlükten yoksun bırakmanın dayandırılması gereken şüphenin “makul olması”, Madde 5§1(c) ‘de ortaya konan güvencenin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Makul bir şüphenin olması, ilgili kişinin suçu işlemiş olabileceğine dair tarafsız bir gözlemciyi tatmin edecek olayların veya bilgilerin varlığını gerektirir. Bununla birlikte, neyin makul olarak kabul edilebileceği, tüm koşullara bağlıdır (bakınız Fox, Campbell ve Hartley v. Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, Series A no. 182; O’Hara v. Birleşik Krallık, no. 37555/97, § 34, ECHR 2001-X; Korkmaz ve diğerleri v. Türkiye, no. 35979/97, § 24, 21 Mart 2006; Süleyman Erdem v. Türkiye, no. 49574/99, § 37, 19 Eylül 2006; ve Çiçek v. Türkiye (dec.), no. 72774/10, § 62, 3 Mart 2015). Bu bağlamda, iyi niyetle bir şüphenin bulunması yetersizdir (bakınız Rasul Jafarov v. Azerbaycan, no. 69981/14, § 116, 17 Mart 2016). Çoğu zaman söz konusu olan olgusal yönünün yanı sıra, böyle bir şüphenin varlığı ayrıca dayanılan olayların makul bir şekilde iç hukuka göre suç davranışı olarak değerlendirilebilmesini gerektirir. Dolayısıyla, tutuklanan bir kişiye karşı aleyhinde kullanılan eylemler, işlendiği sırada suç oluşturmuyorsa, açıkça “makul şüphe” olamaz (ibid., § 118).

128. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5§1(c) maddesinin, soruşturma makamlarının yakalama sırasında yasal işlem başlatmak için yeterli delil elde etmesinin koşul olarak gerekmediğine karar vermiştir. Gözaltı sırasında 5§1(c) maddesine göre sorgunun amacı, yakalamaya dayanak oluşturan somut şüpheyi teyit ederek veya ortadan kaldırarak ceza soruşturmasını ilerletmektir. Bu nedenle, şüphe uyandıran olayların, ceza soruşturması sürecinin bir sonraki aşamasında ortaya çıkan bir mahkumiyeti veya bir suçlama getirilmesini haklı çıkarmak için gerekli olanlarla bile aynı düzeyde olması gerekmez (bakınız Ilgar Mammadov v. Azerbaycan, no. 15172/13, § 87, 22 Mayıs 2014 ve yukarıda anılan Selahattin Demirtaş, § 315). Bu bağlamda Mahkeme, yakalanan kişinin bir suç işlediğine dair makul şüphenin sürekliliğinin, kişinin tutukluluğunun devamının hukuka uygunluğu için bir ön koşul olduğunu hatırlatır (bakınız diğer birçok karar arasında, Stögmüller v. Avusturya, 10 Kasım 1969, § 4, Series A no. 9 ve McKay v. Birleşik Krallık [BD], no. 543/03, § 44, ECHR 2006-X). Buna göre, yakalama ve ilk tutuklama sırasında makul şüphe olması gerekirken, uzun süreli tutukluluk hallerinde de şüphenin devam ettiği ve tutukluluk süresince “makul” kaldığı gösterilmelidir (bakınız yukarıda anılan Ilgar Mammadov, § 90). Belirli bir suçlamayla ilgili olarak müteakip delillerin toplanması bazen bir başvurucunun terörle ilgili suçları işlenmesine bağlayan bir şüpheyi güçlendirebilir. Ancak, tutuklamayı haklı çıkaran bir şüphenin tek dayanağını oluşturamaz. Her halükarda, bu tür kanıtların daha sonra toplanması, ulusal makamları, bir kişinin ilk tutukluluğunu haklı çıkarabilecek yeterli bir olgusal temel sağlama yükümlülüğünden kurtarmaz. Aksi bir sonuca varmak, Sözleşme’nin 5. maddesinin amacını, yani keyfi veya haksız özgürlükten yoksun bırakmaya mani olmayı, engellemek anlamına gelecektir (bakınız Alparslan Altan, yukarıda anılan, § 139; yukarıda anılan Selahattin Demirtaş, § 321).

129. Dolayısıyla Mahkeme’nin görevi, öngörülen meşru amacın izlenmesi de dahil olmak üzere, Sözleşme’nin 5§1(c) maddesinde belirtilen koşulların, önüne getirilen davada yerine getirilip getirilmediğini belirlemektir. Bu bağlamda, Mahkeme’nin olaylara ilişkin kendi değerlendirmesini, kendilerine sunulan delilleri daha iyi değerlendirebilecek yerel mahkemelerinkinin yerine koyması olası değildir (bakınız Baş v. Türkiye, no. 66448/17, § 173, 3 Mart 2020; Ersöz v. Türkiye (dec.), no. 45746/11, § 50, 17 Şubat 2015; ve Mergen ve diğerleri v. Türkiye, no. 44062/09 ve 4 diğerleri, § 48, 31 Mayıs 2016). Mahkeme, Uzun v. Türkiye davasında ((k.k.), no. 10755/13, 30 Nisan 2013) Türk yasama organının, Anayasa Mahkemesi’ne Sözleşme hükümlerinin ihlallerini tespit etme yetkisi ve bu tür ihlallerin giderilmesi için uygun yetkiler verme niyetini gösterdiğini (ibid., §§ 62-64) gözlemlemektedir. Ayrıca Mahkeme, Koçintar v. Türkiye davasında ((dec.), no. 77429/12, 1 Temmuz 2014) Sözleşme’nin 5. maddesiyle ilgili şikayetlerle ilgili olarak Anayasa Mahkemesi tarafından Türk Anayasası uyarınca verilen kararların niteliğini ve etkilerini dikkate alarak değerlendirmiştir. Anayasa’nın 153§1 maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının “nihai” olduğunu belirtmektedir. Dahası, Mahkeme’nin Koçintar’da belirttiği gibi, Anayasa Madde 153§6, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları için bağlayıcı olduğunu belirtmektedir (bakınız, benzer yönde, yukarıda anılan Uzun, § 66). Mahkeme’nin görüşüne göre, bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin, Türkiye’nin anayasal yapısı içinde yargının ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu açıktır ve Mahkeme’nin daha önce Koçintar’da da belirttiği gibi, ceza yargılaması sırasında tutuklu bulunan kişilere etkili bir çözüm sunarak Anayasa’nın 19. maddesi ve Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında özgürlük ve güvenlik hakkının korunmasında önemli bir rol oynadığını belirtmiştir.

Söz konusu ilkelerin mevcut davaya uygulanması

130.  Mahkeme, başvurucunun Hükümet’i devirmeye veya görevlerini yerine getirmesini engellemeye teşebbüs ettiğinden ve terör örgütüne üye olmaktan veya üye olmaksızın yasadışı bir örgüt adına suç işlemekten şüphelenildiğini gözlemlemektedir. Bunlar Türk hukukuna göre hapisle cezalandırılabilecek ciddi suçlardır.

131. Mahkeme’nin Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca görevi, başvurucunun itham edildiği suçları işlemiş olabileceği konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna etmek için yeterli nesnel unsurların olup olmadığını tespit etmektir. Suçların ciddiyeti ve olası cezanın ciddiyeti göz önüne alındığında, gerçeklerin büyük bir dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, şüpheyi temellendiren olguların doğrulanabilir ve objektif delillerle gerekçelendirilmesi ve makul bir şekilde Ceza Kanunu’ndaki suç davranışını tanımlayan bölümlerden birine giriyor olarak değerlendirilebilmesi esastır.

132.  Mahkeme, başvurucu aleyhindeki ceza yargılamasının hala temyiz aşamasında derdest olduğunun farkındadır. Ancak bu durum, mevcut şikayeti incelemesini etkilemez, Mahkeme’den başvurucunun ilk ve devam eden tutukluluğunun yetkililer tarafından mevcut olan bilgi ve gerçeklere dayanılarak gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini ve bir suç işlediğine ilişkin söz konusu tarihte makul bir şüphenin bulunup bulunmadığını belirlemesi beklenmektedir.

133. Mevcut davada Mahkeme, başvurucunun tutuklandığı andaki kendine mahsus koşulları, yani 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden hemen sonraki dönemi de dikkate almalıdır. Bu bağlamda, Hükümet’in ayrıntılı beyanlarına (bakınız yukarıda 12-17. paragraflar) ve Anayasa Mahkemesi’nin Aydın Yavuz ve diğerleri davasındaki FETÖ/PDY örgütünün yapısını ve darbe girişimine ilişkin olayları anlatan bulgularına (bakınız yukarıda 88-89.paragraflar) atıfta bulunulmaktadır. Terörle ilgili suçların soruşturulması ve kovuşturulmasının doğasında var olan zorluklar göz önünde bulundurulduğunda, özgürlükten yoksun bırakmayı meşrulaştıran şüphenin “makullüğü” her zaman olağan suçla mücadelede uygulanan standartlarla aynı standartlara göre yargılanamaz (bakınız Selahattin Demirtaş, yukarıda anılan, § 323).

134. Bu özel koşulları göz önünde bulundurarak, Mahkeme’nin görevi, savcılık makamlarının iddia ettiği gibi, tarafsız bir gözlemcinin, başvurucunun eylemleri gerçekleştirmiş olabileceğine makul bir şekilde inanmasına yol açabilecek yeterli nesnel unsurların var olup olmadığını doğrulamaktır. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşme’nin 5§1 maddesi uyarınca yaptığı değerlendirmede, incelemesini söz konusu zamanda yerel makamların önündeki kanıtlarla sınırlamalıdır.

135. Mahkeme, bu bağlamda, mevcut davada taraflar arasındaki uyuşmazlığın, söz konusu yazıların ifadeleriyle veya başvurucunun Can Erzincan TV’de 14 Temmuz 2016’da yayınlanan TV programındaki açıklamalarıyla ilgili olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, bu açıklamaların başvuru sahibine atfedilebilirliği konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Tartışma, suçlamaların akla yatkınlığı ve suç teşkil eden davranış olarak sınıflandırılmasıyla ilgilidir.

136.  Suçlamaların makul olup olmadığı sorusuna gelince, Mahkeme, ilk olarak, ilgili makamların, FETÖ/PDY’nin, kamuoyunu darbe lehine manipüle etmek amacıyla Taraf gazetesine veya başvurucuya, belirli haberleri yayınlaması veya belirli bir yayın politikasını izlemesi için şahsen talepler veya talimatlar göndermiş olduğunu ileri sürebilecek herhangi bir somut kanıtı işaret edemediğini kaydetmektedir. İddianamenin ardından dosyaya sonradan eklenen tanık delillerine ilişkin olarak, Mahkeme, bu ifadelerin, başvurucunun söz konusu yasadışı örgütün liderleriyle temaslarda bulunduğuna dair genel izlenimler içerdiğini ve kendisine yönelik şüpheleri doğruladığını düşünülemeyeceğini not etmektedir. Başvurucunun yazılarının içeriği ve TV programına ilişkin açıklamalarına gelince, Mahkeme, bunların bir bütün olarak okunduklarında, Hükümeti devirmeye teşebbüs etme veya görevlerini yerine getirmesini engelleme, terör örgütüne üye olma veya örgütün üyesi olmaksızın yasadışı örgüt adına suç işleme suçlarına ilişkin makul bir şüphenin varlığını tespit etmekle ilgili kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Bu yazılar gazetecilik faaliyetinin bir parçası olarak yazılmıştır ve başvurucunun söz konusu suçları işlediğine dair makul bir şüpheye dayanak oluşturduğu şeklinde yorumlanamaz. Başvurucunun, Cumhurbaşkanı’nın siyasi yaklaşımına yönelik eleştirileri, 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle ilgili önceden bilgi sahibi olduğunun bir göstergesi olarak görülemez.

137. Bu nedenle Mahkeme, mevcut davada tutuklamadan sorumlu yetkililer tarafından uygulanan mantığın, bu faaliyetleri başvurucunun itham edildiği suçlarla eşleştirmesinin, olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesi olarak kabul edilemeyeceği kanaatindedir.

138. Mahkeme şimdi, başvurucu aleyhindeki şüphelerin gerekçesi olarak dayandırılan delillerin söz konusu zamanda makul olarak bir suç teşkil edip edemeyeceğini de değerlendirmelidir. Bu nedenle Mahkeme’nin analizinin başlangıç noktası, yerel mahkemelerin başvurucunun ilk tutukluluğuna ilişkin kararları olmalıdır. Bu nedenle, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin 23 Eylül 2016 tarihli kararı, başvurucunun tutukluluğunun bu kararda belirtilen gerekçeye dayandırılması ve daha sonraki mahkeme kararlarının esas olarak asıl karara atıfta bulunmasından dolayı hayati önem taşımaktadır.

139.  Bu bağlamda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin 3 Mayıs 2019 tarihli kararında da dikkate aldığı üzere, başvurucunun tutukluluğunun emrini veren ve uzatan adli makamlar önündeki materyallerin üç gruba ayrılabileceğini gözlemlemektedir. Birinci grup, başvurucunun Balyoz davasına karışması ve Taraf gazetesinin yazı işleri müdürü olarak pozisyonuyla ilgilidir. İkinci grup, başvurucu tarafından yazılan “Mutlak Korku”, “Ezip Geçmek” ve “Montezuma” başlıklı üç yazıyla ilgilidir. Son olarak, üçüncü grup, başvurucunun 15 Temmuz 2016’da Can Erzincan TV’de yayınlanan TV programına ilişkin açıklamalarıyla ilgilidir.

140.  İlk olarak, yerel yargısal makamlar başvurucunun Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni sıfatıyla, uydurma belgelere dayanıp bu gazetede haberler yayınlayarak “Balyoz” davasına yönelik bir soruşturmanın itibarını sarsma girişiminde bulunduğu ve Taraf’ın, kamuoyunu manipüle etmek için FETÖ/PDY terör örgütünün talimatları doğrultusunda hareket ettiği olgularını özellikle dikkate almışlardır. Taraf’ın, FETÖ/PDY’nin amaçlarını gerçekleştirmek ve bu amaçla kamuoyunu manipüle etmek için gazetecilik faaliyetlerine başladığı iddia edilmiştir. Bu bağlamda, mahkemeler, başvurucunun halen yazı işleri müdürü olduğu sırada (2007-2012 yılları arasında) Taraf’ta yayınlanan “Balyoz” davasına ilişkin haberlere atıfta bulunmuş ve verilen belgeleri kullanarak FETÖ/PDY tarafından hazırlanan ve sonradan uydurma olduğu ortaya çıkan gazete, yalan haberler yayınladığını iddia etmiştir. Başvurucu halen yazı işleri müdürüyken Taraf’ta yayınlanan haberler, bu nedenle birçok yüksek rütbeli subayın ordudan ihraç edilmesine ve boş kadrolarının FETÖ/PDY üyeleri tarafından doldurulmasına neden olmuştur. Yerel mahkemeler, Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni sıfatıyla, başvurucunun, FETÖ/PDY üyeleri tarafından üretilen ve sağlanan hayali belgelere dayanan ve ordunun bazı üst düzey mensuplarının bir darbe planladığını öne süren haberler yayınladığı kanaatinde olmuştur.

141.  Bununla birlikte Mahkeme, “Balyoz” davasının 2012 yılında gerçekleştiğini ve başvurucunun şüpheli olarak gözaltına alınmasının söz konusu olaylardan dört yıldan fazla bir süre sonra gerekli bir tedbir olarak kabul edilemeyeceğini not etmektedir. Ayrıca, soruşturma işlemlerinin hiçbir aşamasında yerel makamlar Taraf gazetesinin veya özellikle başvurucunun yasadışı örgütün talimatları doğrultusunda belirli haberleri yayınlamak için hareket ettiğini veya bir darbe lehine kamuoyunu manipüle etmek amacıyla belirli bir yayın politikası izlediğini ileri sürebilecek herhangi bir somut delile sahip olmamıştır.

142.  İkinci olarak, mahkemeler, başvurucunun darbe girişiminden kısa bir süre önce yazdığı üç yazıya, yani “Mutlak Korku”, “Montezuma” ve “Ezip Geçmek” yazılarına dayanmıştır. Başvurucunun yazılarında, Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’ya ve kanuna aykırı davrandığını ileri sürdüğü değerlendirilmiştir. Kararda, başvurucunun Cumhurbaşkanı’nı yasama, yürütme ve yargıyı kontrol eden bir diktatör olarak tasvir ettiği belirtilmiştir. “Kötü yazılmış bir sahne oyununun son perdesini izliyoruz galiba. Bedeli çok ağır olabilir ama yine de bir şekilde biteceğini bilmek güzel”, “… Sarayının duvarları topçu ateşi ile yıkıldığında, silah tutanlar koridorlarda birbirini öldürdüğünde anlayacaktır iç savaş nedir, ama o zamana kadar çok geç olacak ”veya Başkan ve İspanyol Hernán Cortés tarafından rehin alınan Aztek İmparatoru Montezuma arasında bir paralellik çizmesi gibi belirli cümlelere atıfta bulunarak yerel mahkeme, başvurucunun 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü öncesinde kamuoyunu FETÖ/PDY lehine manipüle etmeyi amaçladığını ve bu nedenle önceden bildiği darbe sürecine katkıda bulunduğu sonucuna varmıştır.

143. Başvurucunun Hükümet politikaları hakkındaki görüşlerini ifade ettiği bu yazılara gelince, Mahkeme, başvurucunun üç yazıda yer alan ifadelerinin bütünüyle incelenmesi gerektiğinin önemli olduğu kanaatindedir. Başvurucunun kullandığı metaforlar, darbe hakkında önceden bilgi sahibi olduğunun ve kamuoyunu manipüle etmeye çalıştığının kesin bir göstergesi olarak alınamaz. Üç yazıda iletilen mesajlar, başvurucunun potansiyel askeri darbe riskine ilişkin bir değerlendirme yaptığı, devam etmekte olan bir kamuoyu tartışmasına ilişkindir. Başvurucu, siyasi duruma ilişkin analizinde endişelerini dile getirmiş ve Hükümet’i şiddetle eleştirmiştir. Mahkeme’nin görüşüne göre, bu açıklamalara dayanarak, başvurucunun bir şiddet kampanyasını desteklediği veya bu tür bir şiddeti meşrulaştırdığı düşünülemez, bunun yerine muhalif bir yazar olarak, makul bir şekilde Hükümet’e karşı eleştiri dile getiriyor olarak görülebilir. Başvurucunun yazılarının içeriği çok sert olarak görülebilir ve Devlet veya nüfusun bir kesimi tarafından saldırgan, şok edici veya rahatsız edici olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, Mahkeme’nin görüşüne göre, tutukluluğunu haklı çıkaran başka gerekçeler ve kanıtlar ileri sürülmedikçe, başvurucunun tutuklandığı suçları işlemiş olabileceği konusunda tarafsız bir gözlemci ikna etmeyecektir. “Makul şüphe” kavramı, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını zedeleyecek kadar kapsamlı bir şekilde yorumlanamaz (bakınız Selahattin Demirtaş, yukarıda anılan, § 328).

144. Üçüncüsü, yargısal makamlar, başvurucunun Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın anayasaya aykırı eylemleriyle bir darbeyi kışkırttığını ve hükümetten ayrılmasının yakın olduğunu ifade ettiği 14 Temmuz 2016 tarihinde Can Erzincan TV’de yayınlanan bir televizyon programına atıfta bulunmuştur. Yerel mahkemeler, başvurucunun, seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Hükümet’e karşı kamuoyunu manipüle etmek amacıyla FETÖ/PDY’nin talimatları doğrultusunda hareket ettiğini değerlendirmiştir. Bu bağlamda, başvurucunun “Türkiye’de önceki askeri darbelere yol açan gelişmeler ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı kararları alarak bir darbenin daha yolunu açıyor” ve “Yakında Hükümet’ten ayrılacak ve yargılanacak” ifadelerine atıfta bulunmuşlardır. Bu açıklamalara dayanarak, mahkemeler, başvurucunun ertesi gün gerçekleşecek darbe teşebbüsüne ilişkin önceden bilgi sahibi olduğu sonucuna varmıştır.

145. Mahkeme, başvurucunun TV programına ilişkin sözlerinin bağlamının dışına çıkarılmaması ve bütünüyle incelenmesi gerektiğini düşünmektedir. Şiddet çağrısı olarak yorumlanamayacakları ölçüde, bu ifadelerin ifade özgürlüğü sınırları içinde kalmadığı sonucuna varacak hiçbir unsur bulmamaktadır. Başvurucunun olası bir darbe veya iç savaş konusunda halkı uyardığı gerçeği, söz konusu suçlarla ilgili olarak başvurucunun tutukluluğunu haklı gösteremez.

146. Mahkeme ayrıca iddianamenin sunulmasıyla birlikte soruşturma dosyasına yeni delillerin eklendiğini gözlemlemektedir. Bunlar arasında, özellikle başvurucunun söz konusu yasadışı örgütün liderleriyle bağlantılı olduğu iddiasını teyit eden iki tanığın ifadeleri ve FETÖ/PDY’deki üst düzey kişiler arasında başvurucunun adının geçtiği bir ByLock görüşmesinin tutanağı yer almaktadır. Bununla birlikte, müteakip deliller, başvurucunun devam eden tutukluluğunu haklı çıkaran şüphelere yol açabilecek olsa bile, yerel mahkemelerin kararlarından, bu yeni delillerin, kararlarını verirken özel olarak dikkate alınmadığı görülmektedir (bakınız yukarıda 47. paragraf).

147. Genel olarak ele alındığında, başvurucunun eylemlerinin analizi, bunların iç hukuk ve Sözleşme tarafından güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüğünün kullanımına dahil olduğunu göstermektedir. Mahkeme, dava dosyasında, başvurucunun eylemlerinin, bu özgürlüklere getirilen meşru kısıtlamaları ihlal etme amacını güden bir planın parçası olduğu sonucuna varmasına olanak veren hiçbir unsur bulmamıştır. Bu nedenle, söz konusu eylemlerin, başvurucunun iddia edilen suçları işlediğine ilişkin “makul bir şüpheye” dayanak teşkil edemeyeceği kanaatindedir.

148.  Bu gözlemler ışığında, Mahkeme, başvurucunun, tutuklandığı sırada, Hükümet’i devirmeye teşebbüs etme veya görevlerini yerine getirmesini engelleme, terör örgütü üyesi olma veya üyesi olmadan yasadışı bir örgüt adına suç işlemekten dolayı suç işlemiş olduğundan makul olarak şüphelenilemeyeceği kanaatindedir.

149.  Sözleşme’nin 15. maddesine ve Türkiye tarafından yapılan derogasyona gelindiğinde, Mahkeme önündeki delillerin başvurucu aleyhine makul şüphe olduğu sonucunu desteklemek için yetersiz olduğuna dair yukarıdaki tespitine atıfta bulunmaktadır. Yargı denetimi altında uygulanmasına rağmen, itiraz edilen tedbirler bu nedenle yalnızca bir şüpheye dayanmaktadır.

Kabul edilmelidir ki, Cumhurbaşkanı’nın başkanlık ettiği ve Anayasa’nın 121.maddesi uyarınca hareket eden Bakanlar Kurulu, polis nezaretinde veya tutukluluğunda tutulan herhangi bir kişi için iç hukukta öngörülen usul güvencelerine önemli kısıtlamalar getiren birkaç kanun hükmünde kararname çıkarmıştır ( gözaltı süresinin uzatılması ve dava dosyalarına erişimin kısıtlanması ve gözaltı kararlarına karşı itirazların incelenmesi gibi). Bununla birlikte, mevcut davada, başvurucunun Ceza Kanunu’nun 312 ve 314. maddelerinde belirtilen iki suçla ilgili suçlardan tutukluluğuna Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100.maddesi uygulanmaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “[iddia edilen] suçun işlendiğine kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin” varlığını gerektiren 100. maddesinin olağanüstü hal süresince değiştirilmediğine özellikle dikkat edilmelidir. Bunun yerine, mevcut davada şikâyet edilen tedbirler, olağanüstü hal ilanından önce ve sonra yürürlükte olan ve dahası hala geçerli olan mevzuat temelinde alınmıştır (bakınız yukarıda anılan Kavala, § 158 ).

150.  Sonuç olarak, mevcut davada şikâyet edilen tedbirlerin, durumun gereklilikleri tarafından kesinlikle mecburi olduğu söylenemez (bakınız, kıyasen, Mehmet Hasan Altan, yukarıda anılan, § 140). Aksi bir sonuca varmak, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı çıkaran bir şüphenin makul olup olmadığına ilişkin 5§1(c) maddesinin asgari koşullarını geçersiz kılmakta ve Sözleşme’nin 5. maddesinin amacını bertaraf etmektedir.

151. Yukarıdakilerin ışığında Mahkeme, başvurucunun bir suç işlediğine dair makul şüphenin bulunmaması nedeniyle mevcut davada Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

152. Mahkeme, yukarıdaki bulguyu göz önünde bulundurarak, yerel mahkemeler tarafından başvurucunun devam eden tutukluluğuna ilişkin verilen gerekçelerin ilgili ve yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığını ayrıca incelemenin gereksiz olduğunu düşünmektedir.

SORUŞTURMA DOSYASINA ERİŞememe nedeniyle SÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

153. Başvurucu, soruşturma dosyasına erişiminin olmamasının, tutukluluk kararına etkili bir şekilde itiraz etmesini engellediğinden şikayetçi olmuştur. Bu nedenle, Sözleşme’nin aşağıdaki şekilde olan 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir:

“Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”

154. Hükümet, başvurucunun devam eden tutukluluğuna itiraz edebildiğini ileri sürmüştür. Polis memurları, savcı ve sulh ceza hakimi tarafından kendilerine yöneltilen sorular ışığında, başvurucu ve avukatları, tutukluluğunun temelini oluşturan delillerin esasına ilişkin yeterli bilgiye sahiptir ve bu nedenle, tutukluluğun haklı çıkarılması için verilen gerekçelere uygun şekilde itiraz etme fırsatı bulmuşlardır. Hükümet ayrıca, bu şikayetin, olağanüstü hal ilanına ve Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca derogasyon bildirimine yol açan koşullar ışığında değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

155.  İnsan Hakları Komiseri, olağanüstü hal ilanından bu yana, tutukluluk inceleme prosedürünün, özellikle soruşturma dosyalarına erişimdeki kısıtlamalardan, olumsuz etkilendiğini ileri sürmüştür. Diğer müdahil taraflar bu şikayete ilişkin herhangi bir görüş bildirmemişlerdir.

156. Mahkeme, bu şikayetin Sözleşme’nin 35§3(a) maddesinin anlamı dahilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Bu nedenle kabul edilebilir ilan edilmelidir.

157. Mahkeme, Sözleşme’nin 5§4 maddesinin, yakalanan veya tutuklanan kişilere, Sözleşme’nin 5§1 maddesi açısından özgürlüğünden yoksun bırakılmalarının “hukuka uygunluğu” için gerekli olan usule ilişkin ve esasa ilişkin koşullara uygunluğunu gözden geçirilmesi için dava açma hakkı verdiğini yinelemektedir.  Madde 5§4 kapsamındaki prosedüre her zaman Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca hukuk veya ceza davaları için gerekli olan güvencelerin katılması gerekmemekle birlikte – iki hüküm farklı amaçlara sahip olduğundan (bakınız Reinprecht v. Avusturya, no. 67175 / 01, § 39, ECHR 2005-XII) – yargısal bir karaktere sahip olmalı ve söz konusu özgürlükten yoksun bırakma türüne uygun garantiler sağlamalıdır (bakınız DN v. İsviçre [BD], no. 27154/95, § 41, ECHR 2001-III).

158. Özellikle, tutuklama kararına karşı yapılan itirazın incelenmekte olduğu yargılamalar çekişmeli olmalı ve taraflar, savcı ve tutuklu arasında silahların eşitliğini sağlamalıdır. Müvekkilinin tutukluluğunun yasallığına etkin bir şekilde itiraz etmek için gerekli olan soruşturma dosyasındaki belgelere avukatın erişimi reddedilirse, silahların eşitliği sağlanamaz (bakınız Schöps v. Almanya, no. 25116/94, § 44, ECHR 2001-I; Garcia Alva v. Almanya, no. 23541/94, § 39, 13 Şubat 2001; Svipsta v. Letonya, no. 66820/01 , §§ 129-137, ECHR 2006-III (extracts); ve Mooren v. Almanya [BD], no. 11364/03, § 124, 9 Temmuz 2009).

159. Mahkeme ayrıca, tutuklu veya temsilcisinin aleyhine açılan davanın temelini oluşturan dava dosyasındaki belgelere erişim hakkına getirilen herhangi bir kısıtlamanın, güçlü bir dengeleyici kamu yararı ışığında kesinlikle gerekli olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Tam erişimin mümkün olmadığı durumlarda, Madde 5§4, bunun neden olduğu zorlukların, kişinin kendisine yönelik iddialara etkin bir şekilde itiraz etme olanağına sahip olacak şekilde dengelenmesini gerektirir (bakınız Ovsjannikov v. Estonya, no. 1346/12, § 73, 20 Şubat 2014 ve Gábor Nagy v. Macaristan (no. 2), no. 73999/14, § 86, 11 Nisan 2017).

160. Mahkeme, Türkiye aleyhine açılan bazı davalarda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi uyarınca dava dosyasına kısıtlama getirilmesi nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini gözlemlemektedir (bakınız Nedim Şener v. Türkiye, no. 38270/11, §§ 83-86, 8 Temmuz 2014; ve Şık v. Türkiye, no. 53413/11, §§ 72-75, 8 Temmuz 2014). Bununla birlikte, Mahkeme, başvurucuların soruşturma dosyasına erişim hakkı üzerinde bir kısıtlama olmasına rağmen, diğer bazı davalarda bu hükmün ihlal edildiğine hükmetmemiştir (bakınız, özellikle, Ceviz v. Türkiye, no. 8140/08, §§ 41 44, 17 Temmuz 2012; Gamze Uludağ v. Türkiye, no. 21292/07, §§ 41-43, 10 Aralık 2013; Karaosmanoğlu ve Özden v. Türkiye, no. 4807/08, §§ 73-75, 17 Haziran 2014; Hebat Aslan ve Firas Aslan v. Türkiye, no. 15048/09, §§ 65-67, 28 Ekim 2014; Ayboğa ve diğerleri v. Türkiye, no. 35302/08, §§ 16-18, 21 Haziran 2016; ve Mehmet Hasan Altan, yukarıda anılan, §§ 147-150). Bu davalarda Mahkeme, olayların somut bir değerlendirmesine dayanarak sonuca varmış ve başvurucuların tutukluluklarının temelini oluşturan deliller hakkında yeterli bilgiye sahip olduklarını tespit etmiştir.

161. Mevcut davanın gerçeklerine dönülecek olunursa, Mahkeme, belirtilmeyen bir tarihte, İstanbul Cumhuriyet savcısının 668 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3 § 1 (l) maddesine dayanarak, şüphelilerin ve avukatlarının soruşturmayı tehlikeye atabileceği gerekçesiyle soruşturma dosyasına erişimini kısıtlamaya karar verdiğini gözlemlemektedir (bakınız yukarıda 18. paragraf).

162. Mahkeme, söz konusu tarihte yerel makamların 15 Temmuz 2016 darbe girişimi nedeniyle ulusal güvenliğin acil bir şekilde korunmasına ihtiyaç olduğunu düşündüklerini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, bu önemli kamu menfaatine karşı dengelenen, başvurucunun Madde 5 § 4 kapsamındaki usul adaleti hakkıdır.

163. Bu bağlamda, Mahkeme, başvurucunun, gözaltında tutulduğu sırada polis ve savcı tarafından yürütülen ayrıntılı sorgulamalar aracılığıyla, soruşturma dosyasındaki bazı ilgili delil materyallerinden haberdar olduğunu kaydetmektedir. Ancak dava dosyasındaki bilgilere göre, tutukluluğunun ardından dosyaya yeni deliller eklenmiştir. İstanbul Cumhuriyet savcısı özellikle, başvurucunun söz konusu yasadışı örgütün liderleriyle bağlantılı olduğu iddiasını teyit eden iki tanığın ifadesini almıştır. Bu ifadeler sırasıyla 24 Ekim 2016 ve 10 Kasım 2016 tarihlerinde alınmıştır. Ayrıca, soruşturma sırasında başvurucunun adına atıfta bulunan bir ByLock görüşmesinin metni de dosyaya eklenmiştir. Mahkeme, bu yeni delillerin başvurucunun dikkatine ancak iddianamenin hazırlanmasından sonra, yani 14 Nisan 2017’de sunulduğunu gözlemlemektedir.

164. Yukarıda belirtilen eksiklikler göz önüne alındığında, Mahkeme, mevcut davanın koşullarında, başvurucunun kendisine yönelik iddialara etkin bir şekilde itiraz etme olanağına sahip olduğunun kabul edilemeyeceği kanaatindedir.

165. Mahkeme, Sözleşme’nin 15. maddesi ve Türkiye tarafından yapılan derogasyon ile ilgili olarak, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması kararının, Olağanüstü hal sırasında yürürlüğe giren 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 3 § 1 maddesine dayandığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı, kesinlikle Sözleşme’ye yapılan derogasyon kapsamında alınan bir önlemi içermektedir. Bununla birlikte, dava dosyasına erişim kısıtlaması, İstanbul Cumhuriyet savcısının şüpheli FETÖ/PDY üyelerine yönelik ceza soruşturmasına ilişkin genel emrine dayanmaktadır ve başvurucu yakalanmadan önce düzenlenmiştir (bakınız yukarıda 18. paragraf). Ayrıca olağanüstü hal devam ederken sunulan iddianame ile soruşturma dosyası üzerindeki kısıtlama kaldırılmıştır. Mahkemenin görüşüne göre, olağanüstü hal çerçevesinde bile, hukukun üstünlüğünün temel ilkesi geçerli olmalıdır. Bu nedenle Mahkeme, bu genel düzenin olağanüstü hal için uygun bir yanıt olarak görülemeyeceğini ve böyle bir yorumun Sözleşme’nin 5.maddesi tarafından sağlanan güvenceleri geçersiz kılacağını düşünmektedir (bakınız Baş v. Türkiye, no. 66448/17, § 160 , 3 Mart 2020).

166.  Mahkeme, bu nedenle, bu başlık altında Sözleşme’nin 5§4 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN HIZLI İNCELEME YAPMAMASI NEDENİYLE SÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

167.  Başvurucu, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun tutukluluğunun hukuka uygunluğunun incelenmesi için yaptığı başvuruyu “hızlı bir şekilde” inceleme yükümlülüğüne uymayarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.

168.  Hükümet, başvurucunun bu argümanına karşı çıkmıştır.

Mahkeme’nin değerlendirmesi

Kabul edilebilirlik

175.  Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin yerel Anayasa Mahkemeleri önündeki yargılamalara uygulanabileceğini tespit ettiğini tekrarlamaktadır. (bakınız Smatana v. Çek Cumhuriyeti, no. 18642/04, §§ 119-124, 27 Eylül 2007; ve Žúbor v. Slovakya, no. 7711/06, §§ 71‑77, 6 Aralık 2011) Dolayısıyla, Mahkeme, Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin yargı yetkisini dikkate alarak (örneğin bakınız yukarıda atıf yapılan, Koçintar, §§ 30 46) Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin söz konusu mahkeme önündeki yargılamalara da uygulanabileceği sonucuna varmıştır.

176.  Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığına ve ayrıca, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, bu şikâyetlerin kabul edilebilir bulunması gerekmektedir.

Esas

177.  Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin tutukluların özgürlükten yoksun bırakılmalarına itiraz etmesi için bir başvuru yolu sağlayarak, tutuklular için başvuru tarihinden itibaren kısa bir süre içerisinde tutukluluklarının hukukiliğine ilişkin bir karar elde etme ve eğer tutuklulukları hukuka aykırı ise, özgürlükten yoksun bırakılmalarına son veren bir karar elde etme hakkını da güvence altına aldığını hatırlatmaktadır (bakınız Mooren v. Almanya [BD], no. 11364/03, § 106, 9 Temmuz 2009, ve Idalov v. Rusya [BD], no. 5826/03, § 154, 22 Mayıs 2012)

178.  Kısa süre içerisinde karar verilmesine ilişkin hakka riayet edilip edilmediğinin tespiti hususunda –ki Sözleşme’nin 5 § 3 ve 6 § 1 maddelerinde geçen ‘‘makul süre’’ ifadeleri için de aynı durum söz konusudur- somut olayın koşulları ışığında, özellikle ulusal makamlar, başvurucu ve başvurucu için söz konusu olan tehlike açısından davanın karmaşıklığı göz önüne alınarak değerlendirme yapılmalıdır. (yukarıda anılan Mooren, § 106, diğer atıflarla S.T.S. v. Hollanda, No. 277/05, ECHR 2011, § 43 ve Shcherbina v. Rusya, No. 41970/11, § 62, 26 Haziran 2014)

179.  “Hızlı bir şekilde inceleme”gerekliliğine riayet edilip edilmediğinin belirlenmesi için davanın çeşitli derecelerdeki mahkemeler önünde görüldüğü sırada genel değerlendirme yapılması gerekmektedir (Navarra v. Fransa, 23 Kasım 1993, § 28, A Serisi No. 273-B ve yukarıda anılan Mooren, § 106). Uygun adli güvenceler sunan bir dava kapsamında, bir mahkeme tarafından, tutukluluğa ilişkin ana karar veya daha sonra tutukluluğun devamına ilişkin olarak kararlar verildiğinde (yani bağımsız ve tarafsız bir yargı organı tarafından verildiklerinde) ve iç hukukun iki dereceli yargılanma hakkı sunması durumunda, Mahkeme, ikinci derece mahkemesi önündeki denetimin daha çok zaman aldığını hoşgörmeye hazırdır. (Lebedev v. Rusya, No. 4493/04, § 96, 25 Ekim 2007 ve yukarıda anılan Shcherbina, § 65) Bu değerlendirmeler, öncelikle (a fortiori) olağan mahkemeler önünde görülen davalardan farklı olan, anayasa mahkemeleri önünde görülen davalara ilişkin olarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi altında ileri sürülen şikâyetler için geçerlidir. (bakınız yukarıda anılan Žúbor, § 89) Bu bağlamda Mahkeme, Türkiye Anayasa Mahkemesi gibi anayasa mahkemeleri önünde takip edilen davaların belirli davalar olduğunu kaydetmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin bir başvurucunun tutukluluğunun ve tutukluluk halinin devamının hukukiliğini incelediği doğrudur. Ancak Anayasa Mahkemesi, incelemesi sırasında ‘‘dördüncü derece’’ mahkemesi gibi davranmamakta, sadece tutukluluğa ve tutukluluk halinin devamına karar veren kararların, Anayasa’ya uygun olup olmadığına karar vermektedir. (bakınız yukarıda anılan Selahattin Demirtaş, § 368)

180.  Mahkeme söz konusu davada başvurucunun Anayasa Mahkemesi’ne 8 Kasım 2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunduğunu ve Anayasa Mahkemesi’nin bu başvuruya ilişkin kararını 3 Mayıs 2019 tarihinde verdiğini gözlemlemektedir. Ancak bu esnada, 16 Şubat 2018 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucuyu müebbet hapis cezası ile cezalandırmıştır. Böylece başvurucu, 16 Şubat 2018 tarihinden itibaren “yetkili bir mahkeme kararıyla” tutuklu hale gelmiştir. Dolayısıyla başvurucunun tutukluluk hali 16 Şubat 2018 tarihinde sona ermiştir ve 5 § 4 maddesi altında yapılan şikayet bağlamında dikkate alınacak süre 15 ay 8 gündür. Ayrıca, 8 Kasım 2016 ve 16 Şubat 2018 tarihleri arasında kalan zaman dilimi, darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hal dönemine denk gelmektedir.

181.  Mahkeme, Türk hukuk sisteminde, tutuklanan kişilerin yargılamanın her aşamasında serbest bırakılmalarını talep edebileceklerini ve taleplerinin reddedilmesi durumunda bu karara karşı itirazda bulunabileceklerini tespit etmektedir. Mahkeme, başvurucunun birçok defa tahliye talebi sunduğunu ve bu taleplerin ‘‘hızlı bir şekilde inceleme’’ gerekliliğine uygun olarak değerlendirildiğini kaydetmektedir. (bakınız yukarıdaki 33-34. paragraflar) Mahkeme üstelik, tutuklulukların otuz günü aşmamak üzere re’sen düzenli aralıklarla incelendiğini tespit etmektedir (bakınız yukarıdaki 81. paragraf). Mahkeme, böyle bir sistemde, Anayasa Mahkemesi önünde yapılan denetimin daha uzun sürmesini hoşgörebileceğini belirtmektedir. Nitekim uygun adli güvenceler sunan bir dava kapsamında, bir mahkeme tarafından, tutukluluğa ilişkin veya tutukluluğun devamına ilişkin kararlar verildiğinde, daha sonraki yargılama, keyfiliğe daha az bağlıdır, ancak esasen tutukluluk halinin devamı kararının esasının incelenmesine yönelen ek güvenceler sunmayı amaçlar. Bununla birlikte Mahkeme, bu ilkeler bakımından bile, normal koşullarda, 15 ay 8 günlük bir sürenin, ‘‘hızlı’’ olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Bununla birlikte, Mahkeme, mevcut durumda, başvurucu tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun, yeni konular içeren türden ilk davalardan ve askeri darbe girişiminin ardından olağanüstü hal rejimi altında özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade özgürlüğünü ilişkin olarak karışık bir dava olması sebebiyle, karmaşık olduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca Mahkeme, olağanüstü hal ilân edilmesinin ardından Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünün arttığını dikkate alarak, burada istisnai bir durumun söz konusu olduğunu tespit etmektedir. 2018 yılında Anayasa Mahkemesi, gelen yeni başvurulara rağmen 35,395 bireysel başvuruyu karara bağlamıştır. (bakınız Akgün v. Türkiye (kek.), no. 19699/18, § 43, 2 Nisan 2019)

182.  Anayasa Mahkemesinin önüne darbe girişiminin ardından getirilen davalarda hukuki sorunların karmaşıklığı ve çeşitliliği ve bu davaların sayısının çokluğu dikkate alındığında Anayasa Mahkemesi’nin bu sorunlara ilişkin genel bir değerlendirmede bulunmak ve ilke kararlarıyla bir karara varmak için belirli bir süre geçirmesi makul görünmektedir. (ibid., §§ 35-44) Dahası, Mahkeme’nin Mehmet Hasan Altan ve Şahin Alpay davalarında geliştirdiği yaklaşım ve Anayasa Mahkemesi’nin olağanüstü halin ilan edilmesinin ardından iş yükü dikkate alınarak Mahkeme, bunun istisnai bir durum olduğu kanaatine varmıştır. Mahkemeye gönderilen yeni bilgi ve belgelerden anlaşıldığı üzere, Anayasa Mahkemesi, ilke kararlarında kendisi tarafından düzenlenen kuralları uygulayarak, darbe girişimine ilişkin bireysel başvurular kapsamında seri halinde kararlar vermeye başlamıştır. Ayrıca, aynı zamanda Yüksek Mahkemenin kendisi önünde derdest olan, darbe girişimiyle ilgili olmayan davaların incelemesini sürdürdüğünü vurgulamak gerekmektedir. Yukarıda atıf yapılan Mehmet Hasan Altan davasında (§ 164) on dört ay üç gün; yukarıda atıf yapılan Şahin Alpay davasında (§ 136) on altı ay üç gün; yukarıda atıf yapılan Akgün davasında ise (§ 38) on iki ay on altı gün olan sürenin Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi altında aranan sürat yükümlülüğü ile uyumlu olduğuna karar  vermiştir. Bununla birlikte bu sonuç, Anayasa Mahkemesi’nin Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi açısından sunulan benzer şikâyetler bakımından açık çeke sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Mahkeme, Anayasa’nın 19. maddesine uygun olarak, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruların sunuldukları tarihten itibaren hızlı bir şekilde tutukluluklarının hukukiliği hakkında adli bir karar verilmediğinden şikâyet eden diğer başvurucular tarafından sunulan şikâyetler için mutlak denetim yetkisini korumaktadır.

183.  Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, 15 ay 8 günlük süre olağan koşullarda “hızlı” olarak değerlendirilemeyecek olmasına rağmen, Mahkeme, davanın kendine özgü koşullarında, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.

SÖZLEŞME’NİN 5 § 5 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

184.  Başvurucu ayrıca, tutuklu yargılanması nedeniyle uğradığı zarar için tazminat alabileceği etkili bir hukuk yoluna erişiminin olmadığından şikayetçi olmuştur. Sözleşme’nin aşağıdaki hükmü içeren 5 § 5 maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir:

“Bu madde hükümlerine aykırı olarak tutuklama veya alıkoyma mağduru olan herkes, uygulanabilir bir tazminat hakkına sahip olacaktır.”

185.  Hükümet, başvurucunun iddiasına itiraz etmiştir. Hükümet, başvurucuya, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 § 1 maddesi uyarınca Devlet’ten tazminat talebi ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru olmak üzere iki hukuk yolu sunulduğunu belirtmiştir. Hükümet’in iddiasına göre, bu hukuk yolları, başvurucunun tutuklu yargılanmasına ilişkin şikâyeti ile ilgili olarak zararın tazminini sağlayabilecek niteliktedir.

186.  Başvurucu, Hükümet tarafından önerilen hukuk yollarının etkili olmadığını ileri sürmüştür.

187.  Müdahil taraflar bu şikâyete ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.

188.  Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 5 maddesinde belirtilen tazminat hakkının, ilgili maddenin diğer paragraflarından birinin yerel bir makam veya Sözleşme kurumları tarafından ihlal edilmiş olması şartına bağlı olduğunu hatırlatmıştır (bakınız N.C. v. İtalya [BD], Başvuru no. 24952/94, § 49, ECHR 2002-X).

189.  Mevcut davada, başvurucunun uğradığı zarar için tazminat talep etme olanağına sahip olup olmadığı belirlenecektir.

190.  Mahkeme, mevcut davada Madde 5 §§ 1 ve 4’ün ihlal edildiğine karar verdiğini kaydetmiştir. Mahkeme, bu ihlal için tazminat talep etme olasılığı ile ilgili olarak, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinin, bir suçu işlediğine ilişkin makul şüphenin olmaması nedeniyle maruz kaldığı zarar için kişilere özel olarak bir tazminat talebi sağlamadığına işaret etmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun bu hükmüne dayanılarak, başvurucuyla benzer bir konumda olan herhangi birine tazminat ödenmesine hükmedildiğine ilişkin herhangi bir adli karar gösterememiştir.

191.  Mahkeme ayrıca, başvurucunun Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvurunun reddedildiğini ve bu nedenle ulusal mahkemeler tarafından kendisine herhangi bir tazminat ödenmediğini kaydetmiştir (aksine yukarıda anılan, Mehmet Hasan Altan, §§ 175-77).

192.  Bu sebeple Mahkeme, mevcut davada Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 4. maddesiyle bağlantılı olarak 5 § 5 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

 SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

193.  Başvurucu, Sözleşme’nin 10. ve 17. maddelerine dayanarak, ilk ve devam eden tutukluluk hali nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.

194.  Hükümet, başvurucunun iddialarına itiraz etmiştir.

195.  Mahkeme, davanın olgularına ilişkin nitelendirmenin Mahkeme’nin denetimi ve takdirinde olduğunu yinelemiştir (bakınız, örneğin, Sarıgül v. Türkiye, başvuru no. 28691/05, § 33, 23 Mayıs 2017, ve Lopes de Sousa Fernandes v. Portekiz [BD], başvuru no. 56080/13, § 145, ECHR 2017). Mevcut davada Mahkeme, başvurucunun şikayetinin ifade özgürlüğü ile ilgili olduğunu tespit etmektedir. Buna göre başvurunun bu kısmı, yalnızca Sözleşme’nin aşağıdaki hükümleri içeren 10. maddesi kapsamında incelenecektir:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

Tarafların iddiaları

Başvurucu

196.  Başvurucu, ulusal güvenliğe veya kamu güvenliğine herhangi bir tehdit oluşturmayan görüşleri nedeniyle tutuklandığını ileri sürmüştür. Başvurucu, özgürlükten yoksun bırakılmasının kendi başına ifade özgürlüğüne haksız müdahale teşkil ettiğini savunmuştur. Bu bağlamda, başvurucu, yorumlarının meşru eleştiriler olduğunu ileri sürmüştür. “Mutlak Korku” başlıklı makalesinde Cumhurbaşkanı’nı yasama, yürütme ve yargının kontrolünü ele geçirdiği için eleştirdiğini vurgulamıştır. Başvurucu “Ezip Geçmek” başlıklı makalesinde, Cumhurbaşkanı’nın bir iç savaşa karşı olmadığını iddia eden eski bir bürokrattan alıntı yapmıştır. Bu bilgiyi yorumlayan başvurucu, bir iç savaş çıkarsa hiç kimsenin kazanamayacağını belirtmiştir. Başvurucu, makalesinde, Cumhurbaşkanı’nı tehdit etmediğini, ancak onu bir iç savaşın korkunç sonuçları konusunda uyardığını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvurucu, “Montezuma” başlıklı makalesinde, Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’de askeri vesayetin geri dönmesini isteyen milliyetçiler tarafından esir alındığını belirtmiştir.

197.  Son olarak, darbe girişiminden bir gün önce Can Erzincan TV’de yayınlanan televizyon programında yaptığı açıklamaya ilişkin olarak, bunları ifade özgürlüğü sınırları içinde söylediğini ve yorumlarında şiddete kışkırtma olmadığını ileri sürmüştür.

 Hükümet

198.  Hükümet, ilk olarak, kendisine karşı başlatılan ceza yargılamasının hala yerel mahkemelerde derdest olması nedeniyle, başvurucunun 10. madde kapsamındaki şikayetinin, iç hukuk yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle kabul edilemez olarak ilan edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

199.  Daha sonra Hükümet, başvurucunun tutukluluğuna ilişkin kararın Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında bir müdahale teşkil etmediğini, zira kendisine karşı başlatılan yargılamanın konusunun başvurucunun gazetecilik faaliyetleri ile ilgili olmadığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Hükümet, başvurucunun anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Hükümeti güç ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği ve silahlı bir terör örgütünün üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği şüphesiyle tutuklandığını ve tutuklu olarak yargılandığını vurgulamıştır.

200.  Hükümet ayrıca, Mahkeme yine de bir müdahale olduğu sonucuna varırsa, her halükârda müdahalenin “kanunla öngörüldüğünü”, meşru bir amaç güttüğünü ve “demokratik bir toplumda gerekli olduğunu”, bu nedenle haklı olduğunu tespit etmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

201.  Bu amaçla, başvurucu aleyhindeki cezai kovuşturmanın Ceza Kanunu’nun 309 § 1, 311 § 1 ve 314 §§ 1 ve 2 maddelerinde öngörüldüğünü kaydetmiştir. Ayrıca, ihtilaf konusu müdahale, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasının amaçları doğrultusunda, yani ulusal güvenliğin veya kamu güvenliğinin korunması ve kargaşa ve suçun önlenmesi gibi çeşitli amaçlara hizmet etmiştir.

202.  Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığına ilişkin olarak, Hükümet, terör örgütlerinin demokratik sistemlerde mevcut olan fırsatlardan yararlanarak amaçlarına ulaşmak için çok sayıda görünürde yasal yapı oluşturabildiklerini ileri sürmüştür. Hükümetin görüşüne göre, bu tür yapılar içinde faaliyet gösteren kişilere yönelik cezai soruşturmaların, kişilerin mesleki faaliyetleriyle ilgili olduğu söylenemeyecektir. Bu bakımdan FETÖ / PDY, hukuka uygunluk kisvesi altında faaliyet gösteren karmaşık, kendine özgü (sui generis) bir terör örgütüdür. Bu arka plan karşısında, FETÖ / PDY medya kanadı öncelikle kamuoyunu manipüle ederek örgütün faaliyetlerini meşrulaştırmakla ilgilenmekteydi. Hükümet, başvurucunun bu nitelikteki bir soruşturma bağlamında tutukluluk altına alındığını vurgulamıştır.

203.  Hükümet ayrıca, 15 Temmuz 2016 olayları göz önüne alındığında, askeri darbe çağrısının ifade özgürlüğünün kapsamına girmediğini ve bir şiddet çağrısı olarak görülmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Üçüncü taraflar

İnsan Hakları Komiseri

204.  Esasen Nisan ve Eylül 2016’da Türkiye’ye yaptığı ziyaretlerde elde edilen bulgulara dayanarak, İnsan Hakları Komiseri, ilk olarak, Türkiye’deki yaygın ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ihlallerinin altını defalarca çizdiğini kaydetmiştir. İnsan Hakları Komiseri, Türk savcılarının ve mahkemelerinin terörle mücadele mevzuatını çok geniş bir şekilde yorumladıkları görüşünü dile getirmiştir. Hükümet yetkililerine karşı muhalefet veya eleştirilerini ifade eden birçok gazeteci, herhangi bir somut delil olmaksızın, yalnızca gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklanmıştır. İnsan Hakları Komiseri, çoğu zaman gazetecilerin soruşturma dosyalarında bulunan yegâne delilin, gazetecilik faaliyetleriyle ilişkili olduğunu belirterek, Hükümet’in gazeteciler aleyhine başlatılan cezai kovuşturmaların mesleki faaliyetleriyle bağlantılı olmadığı yönündeki iddiasının güvenilirlikten yoksun olduğunu tespit etmiş ve bu iddiayı reddetmiştir.

205.  Buna ek olarak, İnsan Hakları Komiseri, ne darbe girişiminin ne de terör örgütlerinin temsil ettiği tehlikelerin, tıpkı eleştirdiği tedbirler gibi, medya özgürlüğüne ciddi müdahale gerektiren tedbirleri haklı kılamayacağını ileri sürmüştür.

Özel Raportör

206.  Özel Raportör, Türkiye’de terörle mücadele yasasının hükümet politikaları hakkında eleştirel görüşler ifade eden gazetecilere karşı uzun süredir kullanıldığını ileri sürmüştür. Bununla birlikte, olağanüstü hâl ilanından bu yana ifade özgürlüğü hakkı daha da zayıflamıştır. 15 Temmuz 2016’dan bu yana 231 gazeteci tutuklanmış ve 150’den fazla gazeteci cezaevinde kalmıştır.

207.  Özel Raportör, herhangi bir müdahalenin, “kanunla öngörülmedikçe” Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olacağını belirtmiştir. Bir tedbirin iç hukukta dayanağı olması yeterli değildir; yasanın vasfına da saygı gösterilmelidir. Buna göre, ilgili kişiler kendi davalarında yasanın sonuçlarını önceden görebilmeli ve iç hukuk, ifade özgürlüğüne keyfi müdahaleye karşı belirli güvenceler sağlamalıdır.

208.  Özel Raportör’ün beyanına göre, gazetecilerin kovuşturulmasını çevreleyen olguların birleşimi, ulusal makamların, terörizmle mücadele bahanesi altında, kovuşturma ve gözaltı yoluyla ifade özgürlüğünü geniş çapta ve keyfi bir şekilde engelledikleri izlenimi uyandırmaktadır.

Davaya müdahil olan sivil toplum kuruluşları

209. Müdahalede bulunan sivil toplum kuruluşları, askeri darbe girişiminden bu yana medya özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların önemli ölçüde daha belirgin ve yaygın hale geldiğini ileri sürmüşlerdir. Medyanın demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecilerin genellikle kamu menfaatini ilgilendiren konularla ilgili çalışmaları nedeniyle gözaltına alındıklarını belirtmişlerdir. Müdahil sivil toplum örgütleri, gazetecilerin tutuklanmasına ilişkin tedbirlere keyfi olarak başvurulduğu gerekçesiyle şikayette bulunmuşlardır. İddialarına göre, bir gazeteciyi terörist şiddete teşvik etmeyen görüşlerini ifade ettiği için tutuklamak, gazetecinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına haksız bir müdahale teşkil etmektedir.

Mahkeme’nin değerlendirmesi

Kabul edilebilirlik

210.  Hükümetin başvurucunun aleyhine yerel mahkemelerde halen devam etmekte olan cezai kovuşturmalar bulunduğu gerekçesiyle, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketmediği yönündeki itirazı ile ilgili olarak Mahkeme, söz konusu itirazın, başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına müdahale olup olmadığının ve dolayısıyla şikayetinin esasının Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca incelenmesi ile yakından bağlantılı olduğu kanaatindedir. Mahkeme, bu nedenle, esasa ilişkin incelemesi bağlamında bu sorunu inceleyecektir.

211.  Mahkeme ayrıca, başvurucunun bu başlık altında sunduğu şikayetinin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve kabul edilemez olmadığını kaydetmiştir. Bu nedenle başvuru, kabul edilebilir ilan edilmelidir.

Esas

Genel İlkeler

212.  Mahkeme, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun ana temellerinden birini oluşturduğunu yinelemiştir. Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. paragrafına tabi olarak, ifade özgürlüğü yalnızca hoşa giden, zararsız veya önemsiz kabul edilen “bilgi” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda Devlet’i veya nüfusun bir kesimin rahatsız eden, sarsan veya rahatsız edenlere de uygulanabilir. Bunlar, yoklukları halinde “demokratik toplum” olamayacak çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin talepleridir (bakınız Prager ve Oberschlick v. Avusturya, 26 Nisan 1995, § 38, Seri A başvuru no. 313; Castells v. İspanya, 23 Nisan 1992, § 42, Seri A başvuru no. 236; Handyside v. Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49, Seri A no. 24; ve Jersild v. Danimarka, 23 Eylül 1994, § 37, Seri A başvuru no. 298).

213.  Spesifik olarak, basın özgürlüğü, kamuoyuna siyasi liderlerinin fikirlerini ve tutumlarını keşfetmenin ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturmanın en iyi yollarından birini sağlamaktadır. Özellikle, politikacılara kamuoyunun meşguliyetleri üzerinde düşünme ve yorum yapma fırsatı vermektedir; böylece herkesin demokratik toplum kavramının tam merkezinde yer alan özgür siyasi tartışmaya katılmasına olanak vermektedir (bakınız Lingens v. Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 42, Seri A başvuru no. 103 ve yukarıda anılan Castells, § 43).

214.  Basının, özellikle düzensizliğin önlenmesi ve başkalarının itibarının korunması açısından belirli sınırları aşmaması gerekmesine rağmen, yine de görevi -yükümlülükleri ve sorumlulukları ile tutarlı bir şekilde- kamu yararını ilgilendiren tüm konular hakkında bilgi ve fikir vermektir. (bakınız De Haes ve Gijsels v. Belçika, 24 Şubat 1997, § 37, Karar Raporları 1997-I; The Sunday Times v. Birleşik Krallık (no. 1), 26 Nisan 1979, § 65, Seri A no. 30 ve Observer ve Guardian v. Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991, § 59, Seri A no. 216). 10 madde yalnızca ifade edilen fikirlerin ve bilgilerin özünü değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimini de korumaktadır (bakınız Oberschlick v. Avusturya (no. 1), 23 Mayıs 1991, § 57, Seri A no. 204). Basının sadece bu tür bilgi ve fikirleri yayma görevi yoktur; halkın da bunları alma hakkı vardır. Aksi takdirde, basın hayati önem taşıyan “kamu bekçisi” rolünü oynayamayacaktır (bakınız Thorgeir Thorgeirson v. İzlanda, 25 Haziran 1992, § 63, Seri A no. 239 ve Bladet Tromsø ve Stensaas v. Norveç [BD], no. 21980/93, § 62, ECHR 1999-III). Gazetecilik özgürlüğü, bir dereceye kadar abartıya ve hatta provokasyona başvurulmasını da kapsamaktadır (bakınız yukarıda anılan Prager ve Oberschlick, § 38; Thoma v. Lüksemburg, başvuru no. 38432/97, §§ 45-46, ECHR 2001-III; ve Perna v. İtalya [BD], başvuru no. 48898/99, § 39, ECHR 2003-V).

215.  Dahası, siyasi konuşmalara veya kamu yararını ilgilendiren sorunlar hakkındaki tartışmalara ilişkin kısıtlamalara, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında çok az alan tanınmaktadır (bakınız Sürek ve Özdemir v. Türkiye [BD], başvuru no. 23927/94 ve 24277/94, § 60, 8 Temmuz 1999 ve Wingrove v. Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Raporlar 1996-V). Dahası, Hükümet açısından izin verilebilir eleştirinin sınırları, bir vatandaş veya hatta bir politikacı ile ilgili olandan daha geniştir. Demokratik bir sistemde, Hükümet’in eylemleri veya ihmalleri yalnızca yasama ve yargı makamlarının değil, aynı zamanda basın ve kamuoyunun da yakın incelemesine tabi olmalıdır. Dahası, Hükümetin işgal ettiği hâkim konum, özellikle rakiplerinin veya medyanın haksız saldırılarına ve eleştirilerine yanıt vermek için başka yolların mevcut olduğu durumlarda, ceza yargılamasına başvurmaktan kaçınmasını gerekli kılmaktadır (bakınız, yukarıda anılan Castells, § 46).

216.  Demokratik toplum kavramının tam merkezinde yer alan siyasi tartışma özgürlüğü, terör suçları işlemeye kamusal teşvik içermemek veya şiddet kullanımına göz yummamak kaydıyla, yasaklı örgütlerin görüşlerinin özgürce ifade edilmesini de içermektedir. Halk, bir çatışma veya gerilim durumunu gözlemlemenin farklı yolları hakkında bilgilendirilme hakkına sahiptir; bu bağlamda yetkililer, çekinceleri ne olursa olsun, tüm tarafların kendi görüşlerini ifade etmelerine izin vermelidir. Yasaklanmış kuruluşlardan yayılan materyalin yayınlanmasının şiddete teşvik etme riski içerip içermediğini değerlendirmek için, her şeyden önce, Mahkeme’nin içtihadı uyarınca, söz konusu materyalin içeriği ve yayınlanmasındaki arka plan dikkate alınmalıdır. (bakınız, benzer bir sonuç için, Gözel ve Özer v. Türkiye, başvuru no. 43453/04 ve 31098/05, § 56, 6 Temmuz 2010).

217.  Bu bağlamda, Mahkeme’nin içtihadından açıkça anlaşılmaktadır ki, ifade edilen görüşlerin şiddete teşvik içermediği – başka bir deyişle, şiddet içeren eylemlere başvurulmasını veya kanlı intikam alınmasını savunmadıkları, destekçilerinin hedeflerine ulaşmak için terör suçlarının işlenmesini haklı çıkarmadıkları veya belirli kişilere yönelik derin ve mantıksız nefret ifade ederek şiddeti teşvik ettikleri şeklinde yorumlanmadıkları – durumlarda Sözleşmeci Devletler, belirlenen amaçlar temelinde bile, kamunun bun görüşlerden haberdar olma hakkını kısıtlamamalıdır. Devletlerin bu yükümlülüğü, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinde yer alan amaçlar için dahi, yani toprak bütünlüğünün ve ulusal güvenliğin korunması ile düzensizliğin veya suçun önlenmesi amaçlarında dahi geçerlidir (bakınız Sürek v. Türkiye (no. 4) [BD], başvuru no. 24762/94, § 60, 8 Temmuz 1999; Gözel ve Özer, yukarıda anılan, § 56; yukarıda anılan Nedim Şener, § 116; ve yukarıda anılan Şık, § 105).

Bir müdahalenin mevcut olup olmadığı

218.  Mahkeme, her şeyden önce içtihadına, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip belirli durumların, nihai bir kararda henüz mahkûm edilmemiş başvuruculara, söz konusu özgürlüğe yapılan müdahalenin mağdurlarının statüsünü vereceği sonucuna atıfta bulunmaktadır. (bakınız Dink v. Türkiye, başvuru no. 2668/07 ve 4 diğerleri, § 105, 14 Eylül 2010; Altuğ Taner Akçam v. Türkiye, başvuru no. 27520/07, §§ 70-75, 25 Ekim 2011; ve Nedim Şener v. Türkiye, başvuru no. 38270/11, § 94, 8 Temmuz 2014).

219.  Mevcut davada Mahkeme, başvurucu hakkında anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti güç ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve silahlı bir terör örgütünün üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme şüphesiyle cezai kovuşturma başlatıldığını gözlemlemiştir. 4 Kasım 2019 tarihinde İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucuyu bir terör örgütüne kasten yardım ve yataklık etmekten mahkûm etmiş ve Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ve 314. maddesi uyarınca toplam on yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. Ceza yargılaması halen devam etmektedir ve başvurucu yaklaşık on yedi ay tutuklu yargılanmıştır.

220.  Yukarıda anılanlar ışığında, Mahkeme, başvurucunun makaleleri ve ifadeleri nedeniyle ilk ve devam eden tutukluluğunun ifade özgürlüğünün kullanımına bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (bakınız yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, §§ 197 -200).

221.  Aynı nedenlerle Mahkeme, Hükümet’in Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetlerle ilgili iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını reddetmiştir.

Müdahalenin haklı olup olmadığı

222.  Mahkeme, bir müdahalenin, Sözleşme’nin 10. Maddesinin ikinci fıkrasının gereklerini karşılamadığı takdirde söz konusu maddeyi ihlal edeceğini hatırlatmıştır. Bu nedenle, müdahalenin “kanunla öngörülmüş” olup olmadığı, 2. paragrafta atıfta bulunulan meşru amaçlardan bir veya daha fazlasını güdüp gütmediği ve bunlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı belirlenecektir.

223.  Mahkeme, 10. maddenin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülen” ifadesinin, öncelikle müdahalenin iç hukukta bir temele dayanması gerektiğini; aynı zamanda söz konusu yasanın vasfına da atıfta bulunarak, ilgili kişi tarafından erişilebilir olması, ayrıca sonuçlarının öngörülebilmesi ve hukukun üstünlüğü ile uyumlu olması gerektiğini belirtir. Takdir yetkisi veren bir kanun, takdir yetkisinin kapsamı ve uygulama şeklinin, söz konusu meşru amaç göz önünde bulundurularak, bireye keyfi müdahaleye karşı yeterli korumayı sağlamak için yeterli açıklıkla belirtilmesi şartıyla, yukarıda belirtilen gereklilikle tutarsız kabul edilmeyecektir. (bakınız diğerlerinin yanı sıra, Müller ve diğerleri v. İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, Seri A no. 133; Ezelin v. Fransa, 26 Nisan 1991, § 45, Seri A no. 202; ve Margareta ve Roger Andersson v. İsveç, 25 Şubat 1992, §75, Series A no. 226-A).

224.  Mevcut davada, başvurucunun yakalanması ve tutuklanması, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki hakkına müdahale teşkil etmektedir (bakınız yukarıdaki 220. paragraf). Mahkeme, başvurucunun tutukluluğunun, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinin amaçları dahilinde bir suç işlediğine dair makul şüpheye dayanmadığını ve bu nedenle madde 5 § 1 kapsamında özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini halihazırda tespit etmiştir (bakınız yukarıdaki 152. paragraf). Ayrıca Mahkeme, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 100. maddesine göre, bir kişinin yalnızca bir suç işlediğine dair güçlü şüpheye yol açan maddi delillerin bulunması halinde tutuklanabileceğini kaydetmiştir. Mahkeme, bu bağlamda, ulusal makamlardan başvurucunun tutukluluğunun hukuka uygunluğunu değerlendirmeleri talep edildiğinde, makul şüphenin yokluğunun, daha ziyade, güçlü bir şüphenin olmadığı anlamına gelmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin (a) ila (f) alt paragraflarının, kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılabilmesine izin verilebilir gerekçelerin tam ve kapsamlı bir listesini içerdiğini ve hürriyetten yoksun bırakmanın bu gerekçelerden biri dahilinde yapılmaması halinde, yasal olmayacağını yinelemektedir. (bakınız Khlaifia ve diğerleri v. İtalya [BD], başvuru no. 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016).

225.  Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri kapsamındaki hukuka uygunluk gereklerinin her iki durumda da bireyi keyfiliğe karşı korumayı amaçladığını gözlemlemiştir. Dolayısıyla, Sözleşme ile güvence altına alınan özgürlüklerden birine müdahale oluşturması koşuluyla, hukuka uygun olmayan bir tutuklama tedbirinin, ilke olarak, bu özgürlüğün ulusal hukuk tarafından kısıtlanması olarak görülemeyeceği sonucuna varılmaktadır.

226.  Mahkeme, başvurucunun hak ve özgürlüklerine Sözleşme’nin 10 § 1 maddesi uyarınca yapılan müdahalenin, yasada öngörülmediği için Madde 10 § 2 kapsamında haklı gösterilemeyeceği sonucuna varmıştır (bakınız Steel ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Raporlar 1998-VII ve kıyasen, Huseynli ve Diğerleri v. Azerbaycan, başvuru no. 67360/11 ve diğer ikisi §§ 98-101, 11 Şubat 2016; Ragıp Zarakolu v. Türkiye, başvuru no. 5064/12, § 79, 15 Eylül 2020). Bu nedenle Mahkeme, söz konusu müdahalenin meşru bir amacı olup olmadığını ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelemeye gerek görmemiştir (bakınız yukarıda anılan, Selahattin Demirtaş, § 282).

227.  Bu sebeple, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiği iddiası

228.  Başvurucu, aynı olay ve olgulara dayanarak ve Sözleşme’nin 5. maddesiyle bağlantılı olarak 18. maddesini ileri sürerek, Cumhurbaşkanı ve Hükümetle ilgili eleştirel düşüncelerini ifade etmesi sebebiyle tutuklandığından şikâyet etmektedir.

Sözleşme’nin 18. maddesi aşağıdaki gibidir:

 “Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.”

Mahkeme’nin Değerlendirmesi

234.  Mahkeme, Sözleşme’nin 18. maddesinin yorumlanmasına ve uygulanmasına ilişkin, özellikle son zamanlarda Merabishvili (yukarıda atıf yapılan, §§ 287‑317) ve Navalnyy v. Rusya ([BD], no. 29580/12 ve 4 Diğerleri §§ 164‑65, 15 Kasım 2018) kararlarında belirtildiği şekliyle genel ilkelere atıfta bulunmaktadır. Mahkeme özellikle, Sözleşme’nin 18. maddesinin sadece sınırlama hükümlerinin kapsamını belirtmeye yönelik olmadığının altını çizmektedir (Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ikinci cümlesi ve yer verdikleri hak ve özgürlüklere sınırlamalar getirilmesine izin veren Sözleşme’nin 8 ila 11. maddelerinin ikinci fıkralarında olduğu gibi). Söz konusu madde aynı zamanda, Yüksek Sözleşmeci Tarafların Sözleşme tarafından öngörülen amaçların dışındaki amaçlarla Sözleşme’de yer verilen hak ve özgürlükleri sınırlamalarını açıkça yasaklamaktadır. Bu ölçüde, Sözleşme’nin 18. maddesi özerk bir kapsama sahiptir. (bakınız yukarıda anılan Merabishvili, §§ 287-88, ve yukarıda anılan Selahattin Demirtaş, §§ 421-422) Gerçekten, Merabishvili (ibid., § 291) kararında da belirtildiği gibi, Yalnızca Sözleşme tarafından korunan bir özgürlüğe ya da hakka getirilen bir sınırlamanın buna imkân veren hükmün bütün koşullarını yerine getirmemesi, muhakkak Sözleşme’nin 18. maddesi açısından bir sorun ortaya koymamaktadır. Bu hükme dayalı bir şikâyetin ayrı olarak incelenmesi, yalnızca Sözleşme’ye uygun olmayan bir amaçla sınırlamanın getirildiği iddiasının, davanın temel bir yönü olduğunun ortaya çıkması halinde haklı gösterilmektedir. Yine de, meşru bir amacın yokluğunda, tespit edilebilir gizli bir amaç olup olmadığı sorusuna cevap aranması gerekmektedir. (bakınız yukarıda atıf yapılan Navalnyy, § 166)  Aynı sebeple, bir kısıtlamanın Sözleşme’de öngörülen bir amaç taşıdığının tespiti 18. maddenin ihlal edilebilmesi ihtimalini de ortadan kaldırmaz. Aksinin tespiti maddenin özerk niteliğine aykırı düşecektir. (bakınız yukarıda atıf yapılan Merabishvili, § 304).

235.  Bir hakkın ya da özgürlüğün bazen yalnızca Sözleşme’ye uygun olmayan bir amaçla bir sınırlamaya tabi tutulması mümkündür. Bununla birlikte, bir sınırlamanın hem Sözleşme’ye uygun olmayan bir amaç hem de Sözleşme tarafından öngörülen bir amaç doğrultusunda getirilmesi; başka bir deyişle, pek çok amacı izlemesi eşit derecede mümkündür. Böylesi durumlarda ortaya çıkan soru, Sözleşme’de öngörülen amacın gizli amaç tarafından devamlı bir şekilde perdelenip perdelenmediği, gizli amacın mevcudiyetinin tek başına 18. maddeye aykırı düşüp düşmediği, ya da ortada aracılık eden bir cevabın olup olmadığı şeklindedir (ibid., § 292).

236.  Hangi amacın daha baskın olduğunun tespiti, mevcut davadaki bütün koşullara dayanmaktadır. Bu hususun değerlendirilmesinde Mahkeme iddia edilen gizli amacın kınanabilirliğinin nitelik ve derecesini göz önüne almakta ve Sözleşme’nin tasarlanma amacının hukukun üstünlüğünün hakim olduğu demokratik bir toplumun ideal ve değerlerinin korunması olduğunu akılda tutmaktadır. Devam eden müdahalelerde ise Mahkeme, hangi amacın baskın olduğunun zaman içinde değişebileceği ihtimalini dışlamamaktadır (ibid., §§ 307-08).

237.  Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki şikayetleri değerlendirirken Mahkeme, ispata ilişkin olarak olağan yaklaşımını uygulamaktadır (ibid., § 310). Bu yaklaşımın birinci unsuru, genel bir kural olarak ispat külfeti bir ya da diğer tarafça yüklenilmemesi nitekim Mahkeme’nin kaynağı fark etmeksizin önündeki her delili incelemesi, gerekli olduğu takdirde re’sen delil toplaması şeklindedir. Mahkeme’nin yaklaşımına ilişkin ikinci unsur, ispat yükü standardının “makul şüphenin ötesinde” olmasıdır. Bununla birlikte Mahkeme’nin bu standardı, aynı standardı benimseyen ulusal hukuk sistemleriyle bir arada var olmamaktadır. İlk olarak, söz konusu ispat açıkça güçlü, temiz ve uyumlu çıkarımlardan veya benzer itiraz edilmemiş olgusal karinelerin bir arada bulunması sonucunda oluşabilmektedir. İkinci olarak, söz konusu sonuca varılması için gereken ikna seviyesi doğası itibarıyla olguların özellikleriyle, iddiaların yapısıyla, ve risk altında bulunan Sözleşme hakkıyla ile bağlantılıdır. Mahkeme’nin yaklaşımına ilişkin üçüncü unsur, Mahkeme’nin yalnızca kabul edilebilirlik ve ilgili olmaya ilişkin değil, aynı zamanda önündeki her delinin ispat değerine ilişkin de karar verebilmesidir. Sözleşme’nin 18. maddesi altında yapılan şikâyetlerle ilgili olarak Mahkeme’nin kendini doğrudan kanıtlarla sınırlaması için, ya da söz konusu iddialar için özel bir ispat yükü uygulaması için bir sebep bulunmamaktadır. Bu çerçevede bağlamsal delil, birincil olgulardan oluşan bilgiler bağlamında ya da birincil olgular hakkında çıkarım yapmaya temel sağlayacak bağlamsal olguların veya olay örüntülerinden oluşmaktadır. Uluslararası gözlem ya da sivil toplum kuruluşlarının ya da medyanın rapor ve beyanları, ya da diğer ulusal veya uluslararası mahkemelerin kararları genellikle özel olarak dikkate alınmakta ve Mahkeme tarafından olgulara ışık tutması ve olguları desteklemesi bakımından yapılan tespitlerde kullanılmaktadır (ibid., §§ 311 and 314-17).

238.  Mahkeme, başvurucunun temel şikâyetinin, Hükümet’e yönelik sert eleştirileri nedeniyle özellikle hedef haline geldiği ve tutukluluğunun onu susturma yönünde gizli bir amaç taşıdığı olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, söz konusu tedbirlerin ve Türkiye’de diğer muhalif gazetelere karşı açılan ceza yargılamalarını bağlamında alınan diğer tedbirlerin müdahil olan üçüncü taraflarca ağır bir şekilde eleştirildiğini not etmektedir. Ancak öte yandan, siyasi süreç ve yargı süreci temel olarak birbirinden farklı olduğundan, Mahkeme, Merabishvili kararında (yukarıda atıf yapılan, §§ 275, 310-317) ve belirli ilgili unsurlara ilişkin kendi değerlendirmelerinde belirtilen kriterlere uygun olarak (bakınız yukarıda anılan Khodorkovskiy, § 259) kararını “hukuki anlamda delillere” dayandırmalıdır.

239.   Söz konusu davada Mahkeme, başvurucuya yönelik suçlamaların Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında “makul şüphe”ye dayanmadığına karar vermiştir. Özellikle, başvurucunun işlediği iddia edilen eylemlerine karşı alınan tedbirlerin objektif bir değerlendirmeye dayalı makul şüphelerle gerekçelendirilmediğine; bunun yerine, tedbirlerin başta ifade özgürlüğü olmak üzere, Sözleşme’deki hakların kullanımıyla ilgili olan ve iç hukukta suç haline getirilen bir hareket olarak kabul edilemeyecek eylemlere dayandığına karar verilmiştir.

240.  Öte yandan, Hükümet başvurucunun aleyhine alınan tedbirlerin amacının makul şüphelerle gerekçelendirildiği argümanını temellendirememişse de, Sözleşme’nin 5 § 1 ve 10. maddelerinin ihlal edilmesi kendi içinde ayrıca 18. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli değildir. (bakınız yukarıda atıf yapılan Navalnyy, § 166) Yine de, meşru bir amacın yokluğunda, tespit edilebilir gizli bir amaç olup olmadığı sorusuna cevap aranması gerekmektedir.

241.  Mahkeme başvurucuya uygulanan yaptırımlar için öne sürülen amacın, başvurucuya isnat edilen suçların hakikaten başvurucu tarafından işlenip işlenmediğini açığa çıkarmak adına soruşturmanın sürdürülmesi olduğunu gözlemlemektedir. Bu bağlantıyla Mahkeme, çok fazla can kaybının yaşandığı ve ciddi aksamalara sebebiyet veren darbe girişiminden kısa bir süre sonra başvurucunun tutuklandığını kaydetmektedir. Söz konusu zaman aralığında, yetkililer bütün kamu kurumlarına sızan kişileri soruşturmuş, ayrıca FETÖ/PDY tarafından kurulmuş ve kamu algısını manipüle etme ve potansiyel bir darbeyi meşrulaştırma amaçları taşıyan medya ağlarını da soruşturmasına dahil etmiştir. En nihayetinde başvurucu, 16 diğer sanıkla birlikte anayasal düzeni kaldırmaya teşebbüs etme, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, terör örgütüne üye olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işleme isnatları temelinde tutuklu kalmış ve yargılanmıştır. Bu olaylardan kaynaklanan ciddi düzeydeki karışıklık ve can kayıpları dikkate alındığında, bu olaylarla ilgili soruşturmalar yürütülmesi tamamıyla meşrudur. Ek olarak, darbe girişiminin ülke genelinde olağanüstü hal ilan edilmesine yol açtığının da göz ardı edilmemesi gerekmektedir.

242.  Mahkeme, başvurucuların suçlandığı ve haklarında soruşturma başlatılan eylemlerin kronolojik silsilesinde ters bir durum görülmediğini gözlemlemektedir.   (karşılaştırmalı olarak bakınız Kavala, yukarıda atıf yapılan, §§ 225-28) Başvuruculara 2016 yılının sonunda açılan soruşturmada isnat edilen eylemlerin büyük bir çoğunluğu, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden önce gerçekleşmiştir. Bu sebeple, isnat edilen eylemlerle başvurucuların tutuklanmasına yol açan ceza soruşturmasının açılması arasında uzun bir zaman geçtiği söylenemez. Mahkeme ayrıca, üst düzey kamu yetkililerinin herhangi bir konuşmasında ya da işleminde gizli amaç bulunduğunu ima edecek bir belgenin dava dosyasında bulunmadığını kaydetmektedir. Mahkeme bu bağlantıyla birlikte ek olarak, memnuniyetsizlik gösteren her ifadenin tek başına, yargısal bir kararın arkasındaki gizli amacı gösteren delil olarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatmaktadır.

243.  Bu aşamada Mahkeme, başvurucunun yargılanması ve tutuklu kalması hususlarının kendiliğinden, başvurucuyu susturma yönünde bir gizli amacı otomatik olarak işaret etmediğini tekrarlamaktadır (bakınız yukarıda anılan Merabishvili, §§ 323-25). Mahkeme’nin görüşüne göre, yetkililerin eylemleri, başvurucunu tutuklu kalmasıyla birlikte ceza soruşturmasının düzgün ilerlemesinin teminat altına alınması yönündeki baskın amaç dışında bir yoruma temel oluşturmamaktadır.

244.  Bununla birlikte Mahkeme, başvurucunun bu kadar ciddi bir suçlamaya dayanarak tutuklanmasının başvurucu üzerinde görüşlerini kamuya ifade etme isteklerinde caydırıcı bir etki yarattığını ve onun ve çeşitli güncel siyasi konu ve Hükümet’in yönetimi hakkında haber ve yorum yapmak isteyen diğer gazeteciler üzerinde oto-sansüre yol açabilecek bir ortam yarattığını kabul etmektedir. Yine de, bu bulgu da, 18. maddenin ihlal edildiğine karar vermek için tek başına yeterli değildir.

245.  Mahkeme ayrıca, başvurucunun iddialarını yerel makamlar önünde dile getirebildiğini ve tutukluluğunun pek çok kez yerel mahkemeler ve özellikle Anayasa Mahkemesi tarafından incelendiğini not etmektedir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri altındaki şikâyetlerini dikkatli bir şekilde incelediğini ve kararını, çok sayıda karşı oy yazısından anlaşıldığı üzere, derin bir tartışmanın ardından aldığını gözlemlemektedir. (bakınız yukarıdaki 67. paragraf)

246.  Başvurucunun Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiği iddiasını desteklemek için dayandığı unsurlar, ayrı ayrı ya da bir bütün olarak birlikte ele alındığında, Mahkeme’nin başvurucunun Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaç dışında bir amaçla tutuklandığına karar vermek için yeterli homojen yapı gösteren bir bütün teşkil etmemektedir. (ibid, § 256)

247.  Bütün bulguları göz önünde bulunduran Mahkeme, başvurucunun tutukluluğunun Sözleşme’nin 18. maddesi anlamında öngörülmeyen bir amaç güttüğüne yönelik makul şüphenin ötesine geçen bulgulara ulaşamamıştır.

248.  Bu sebeple, söz konusu davada Sözleşme’nin 18. maddesi ihlal edilmemiştir.

SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİ

249.   Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:

 “Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” 

Zarar

250.  Başvurucu, cezaevinde kaldığı her gün için 1.000 Euro manevi zarar talep etmiştir.

251.  Hükümet bu talebin bu talebin dayanaktan yoksun olduğu ve talep edilen miktarın aşırı olduğu kanaatindedir.

252.  Mahkeme, Sözleşme’nin ihlalinin belirli ve oldukça fazla bir zarara sebep olduğu kanaatindedir. Sonuç olarak Mahkeme, hakkaniyete uygun olarak, manevi zarar karşılığında başvurucuya 16.000 Euro ödemenin uygun olduğuna karar vermiştir.

253.  Başvurucunun özgürlükten yoksun bırakılması artık Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi kapsamına girmektedir. Mahkeme, bu özel koşulu dikkate alarak başvurucunun tutukluluğunun en kısa zamanda sonlandırılmasının sağlanması amacıyla bireysel bir tedbir belirtilmesi için dayanak bulunmadığı kanaatindedir. (bakınız yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 220)

Masraf ve Giderler

254. Başvurucu, Sözleşme organları ve/veya ulusal yargı makamları önünde yapmış olduğu masraf ve giderlerin kendisine geri ödenmesini talep etmemektedir. Mahkeme, bu koşullarda başvurucuya herhangi bir meblağ ödenmesinin gerek olmadığı kanaatindedir.

Gecikme Faizi

255.   Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.

YARGIÇ KŪRIS’İN KISMİ KARŞI OYU

Başvurucunun 5. madde ile bağlantılı olarak 18. madde kapsamında yapmış olduğu şikayetine ilişkin çoğunluğun vardığı sonuca ne yazık ki katılmıyorum.

Yakın tarihli Sabuncu ve diğerleri v. Türkiye kararında (Başvuru No. 23199/17, 10 Kasım 2020) ekli ayrık görüşümde Türkiye’deki gazetecilere yönelik zulüm hakkındaki görüşlerimi belirtmiştim. Bu görüş yazıldığı sırada karar nihai değildir, çünkü, tıpkı 24 Kasım 2020 tarihinde karar verilen Şık v. Türkiye (no. 2) (Başvuru No. 36493/17) davasında olduğu gibi bu davanın da Büyük Daire’de görülmesi talebi beklemededir.

Yukarıda bahsi geçen görüşümde, Mahkeme’nin saptadığı ihlallerin arkasındaki bir “sistem”, “sinerji” ve “politika” hakkında yazdım (özellikle görüşteki 26-36 §§ bakınız). Bu sistem, sinerji ve politika Sabuncu ve diğerlerinde üçüncü taraf sıfatıyla müdahil olanlar tarafından gözden kaçırılmamıştır. Sonuncusu, mevcut davada bu meseleleri görmezden gelmemiştir. Dava dosyası “Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komitesinin Üçüncü Taraf Sıfatıyla Müdahalesi” başlıklı bir belge vardır. Aynı belge Sabuncu ve diğerleri, Şık (yukarıda) ve bazıları Mahkeme tarafından incelenmiş bazıları ise hala incelenmeyi bekleyen diğer birkaç dava dosyasında da yer almıştır. (Bu görüşü çok uzun tutmamak adına burada yalnızca tek bir üçüncü taraf sıfatıyla müdahile değindim, fakat aslında çoklar ve bu üçüncü taraf sıfatıyla müdahilin açıklamaları için kıyasen (mutatis mutandis) söylenenler, onların açıklamaları için de geçerlidir.) Komiser, Mahkemeye tek bir belge sunarak bir değil; benzer, ilişkili, tekrar eden on kadar davaya da müdahale etmiştir. Bu sebeple bu belge kendi başına kayda değer niteliktedir. Gerçekten de Devletin basın temsilcilerine karşı aldığı tedbirlerin arkasında bir sistem, sinerji ve politika olduğu yerde, yapılan incelemeler sonucu Sözleşmenin çeşitli hükümlerinin ihlal edildiği görülüyorsa, her bir dava için ayrı yapılan açıklamalar tekrar edici nitelikte olacaktır. Çünkü bunlar, Mahkemenin ilgilenmesi gereken yalnızca bireysel davalar değildir. Bireysel davaları inceleyerek, daha geniş kapsamlı bir sorunla nasıl başa çıktığını gösterir.

Şüphesiz mahkemeler her bir davayı kendi başına, kendi şartlarına göre incelemelidir ve inceleyecektir. Bununla birlikte bu, Strazburg Mahkemesi de dahil olmak üzere mahkemeyi büyük resme en azından bakmaya çalışmak veya alakasını anlamak şöyle dursun, dikkate almaktan alıkoymaz – özellikle de bu resim önemsiz davalara genellikle müdahale etmeyen, bilgili üçüncü taraf sıfatıyla müdahil tarafından sunulduğunda. Ne yazık ki, genel resim bazen herhangi bir sebepten yok sayılmaktadır.

Bu genel resim konu dışı gibi düşünüldüğünde sonuçlar aşağıdaki tablodaki gibidir. İlk sütun (D), Avrupa İnsan Hakları Komiserinin yukarıda bahsi geçen açıklamalar müdahil olduğu davaları ve ilgili kararları göstermektedir (bu davalardan altısı halihazırda incelenmiş ve nihai karara varılmıştır). Davalar, herhangi bir önyargı bulunmaksızın, açıklamada yer aldığı sırayla listelenmiştir. İkinci sütun (İ), Sözleşmenin çeşitli hükümlerinin Mahkeme tarafından tespit edilen ihlallerini göstermektedir. Lütfen Mahkeme tarafından incelenmiş davaların bazılarında birtakım şikayetlerin incelenmesine “gerek olmadığı” tespitinin yer aldığını aklınızda tutun. Üçüncü sütun (M18), başvurucuların 18. madde kapsamında yaptığı şikayetler üzerine, halihazırda kabul edilmiş kararların inceleme kısımlarında yer aldığı şekliyle Mahkemenin vardığı sonuçlar gösterilmektedir.

DİM18
Ahmet Hüsrev Altan v. Türkiye (B. No. 13252/17) Mevcut karar5. madde § 1, 5. madde § 5, 10. maddeİhlal edilmediğine
Şahin Alpay v. Türkiye (B. No. 16538/17) – 20 Mart 2018 tarihli karar5. madde § 1, 10. maddeAyrıca incelemeye gerek olmadığına
Atilla Taş v. Türkiye (B. No. 72/17) – 19 Ocak 2021 tarihli karar5. madde § 1, 10. maddeİncelemeye gerek olmadığına
Bulaç v. Türkiye (B. No. 25939/17)Henüz incelenmemiştir
Ilıcak v. Türkiye (B. No. 1210/17)Henüz incelenmemiştir
Mehmet Hasan Altan v. Türkiye (no. 13237/17) – 20 Mart 2018 tarihli karar5. madde § 1, 10. maddeAyrıca incelemeye gerek olmadığına
Murat Aksoy v. Türkiye (B. No. 80/17)Henüz incelenmemiştir
Sabuncu ve diğerleri v. Türkiye (B. No. 23199/17) – 10 Kasım 2020 tarihli karar (nihai değil)5. madde § 1, 10. maddeİhlal edilmediğine
Şık v. Türkiye (no. 2) (B. No. 36493/17) – 24 Kasım 2020 tarihli karar (nihai değil)5. madde § 1, 10. maddeİhlal edilmediğine
Yücel v. Türkiye (B. No. 27684/17)Henüz incelenmemiştir

Bu tablo çok az yorum gerektirmektedir. Tablonun kendini açıkladığını düşünüyorum. Davalı Devletin bağımsız basın karşısındaki duruşunun kalıbı ve eğilimi ile Mahkemenin ilgili şikayetleri ele alma kalıbı ile eğilimini göstermektedir. Bunların, mahkeme salonlarında olduğu gibi yargısal fildişi kulenin dışındaki dünyada da aynı inandırıcılığa sahip kalıp ve kalıplar olduğundan emin değilim.

Kararın 243. paragrafında çoğunluk “kovuşturulması ve tutuklu yargılanması doğrudan bu tedbirlerin başvurucuyu susturmak amaçlı alındığını göstermediği” sonucuna varmış ve “yetkili makamların eylemlerinin, başvurucunun tutuklu yargılanmasındaki öncelikli amacın cezai soruşturmanın düzgün ilerlemesini sağlamak olduğu dışında bir yorumu desteklememektedir” görüşüne katılmıştır.   Bu, erken bir tespittir. Bu aşamada başvurucunun 18. madde şikayetlerinin incelenmesi henüz tamamlanmamıştır. Burada uygulanan bölümlere ayırma yönteminin herhangi bir “salt olgunun” çoğunlukla otorite-sever şekilde [başvurucu-sever olamayan] yorumlanmasına yol açacaktır.

Sonraki paragrafta (244. paragraf) çoğunluk, “başvurucunun ciddi suçlamalara dayanan tutukluluğunun görüşlerini kamuya açıklama istekliliğinde caydırıcı etkisinin bulunduğunu ve hükumetin işleyişi ve günün çeşitli politik meseleleri hakkında haber ve yorum yapan başvurucu ve bütün gazetecileri etkileyebilecek bir otosansür iklimi yaratabileceğini” kabul etmektedir (vurgular eklenmiştir). Fakat bunu, “bu tespitin 18. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmak için aynı şekilde tek başına yetersiz olduğu” değerlendirmesi takip etmektedir. Doğrusu, 18. madde davalarının neredeyse çoğu “tek başına yetersiz” görünmektedir. Gerekli olan şey resmin bütünüdür: olguların birleşimi ve daha az önemli olmaksızın, bağlamları. Belki yukarıda alıntılanan tespit bazılarını ikna edebilirdi, Mahkemece kabul edilen caydırıcı etki ve basın-sever olmayan hava, bir gazeteciye yapılan zulmün sonucuydu. Sonrasında, tedbirlerin yarattığı caydırıcı etki ve iklim, tesadüfe indirgenebilirdi. Ancak, üçüncü taraf sıfatıyla müdahillerin birçok vakada bunların olduğunu iddia etmektedirler. Tekrar etmek gerekirse: sistem, sinerji ve politika. Bunların tamamını görmek istemeyen kişi bunu kabul etmeyecektir. Fakat gerçek, kabul edilmediği sebebiyle yok olmaz.

Sonra 246. paragrafta “18. maddenin ihlal edildiği iddiasını desteklemek üzere başvurucunun dayandığı hususlar …, ayrı ayrı veya birbirleriyle birlikte ele alındığında, Mahkemenin başvurucunun tutukluluğunun Sözleşmede öngörülmeyen ve davanın temel bir unsurunu oluşturan bir amaç güttüğünü tespit etmesi için yeterli homojenlikte bir bütün oluşturmadığı” yer almaktadır. “Hususlar … yeterli homojenlikte bir bütün oluşturmadığı” tespitine ancak bu hususlar yalnızca “ayrı ayrı” ya da bir şekilde “birbirleriyle birlikte” değil, ayrıca bağlamlarından ayrı şekilde ve Mahkemenin uygunsuz herhangi bir birlikteliğin parçası olarak -üçüncü taraf sıfatıyla müdahillerin on kadar vakadaki olayların oldukça ikna edici bir birliktelik olduğunu kanıtlamış olduğuna bakılmaksızın- görmeye istekli olmadığı herhangi bir şeyle birlikte değerlendirilmediğinde ulaşılabilirdi.

Çoğunluğun 247. paragrafta yer alan nihai sonucu: “makul şüphenin haricinde, başvurucunun tutuklu yargılanma sebebinin 18. Madde anlamında, Sözleşmede öngörülmeyen bir amaç için olduğu tespit edilmemiştir.” Şu doğrudur: Mahkeme tarafından tespit edilmemiştir. Soru ise şudur: Tespit edilebilir miydi? Ben, bağlam değerlendirildiğinde tespit edilebileceğine inanıyorum. Ve bağlam dikkate alındıktan sonra yetkililerin gizli amacı tespit edilmeliydi.

Her şeye karşın Mahkemenin kendisi, başvurucu aleyhine olan suçlamaların 5. maddesinin 1. fıkrasının c bendi anlamında “makul şüpheye” dayanmadığı sonucuna varmıştır. Ayrıca, “başvurucu aleyhine alınan tedbir … temelde Sözleşmedeki hakların kullanımına ve özellikle de ifade özgürlüğü hakkına ilişkin olan … eylemlere dayanmaktadır” (bakınız kararın 239. paragrafı). Ve dahası, “Hükümet, başvurucu aleyhine alınan tedbirin makul şüpheyle gerekçelendirildiği yönündeki iddiasını kanıtlayamamıştır” (240. paragraf). Bu, akla şu soruyu getiriyor: eğer alınan tedbir herhangi bir makul şüpheye dayandırılmamışsa, neye dayandırılmış? Hükümet, herhangi bir inandırıcı açıklama sunmamıştır. Bu sebeple mahkeme şunları sonuca bağlamalıdır: (a) tedbirin ardında hiçbir sebep yoktur (b) gizli bir amaç vardır, fakat Mahkemenin bunun ne olduğunu saptaması mümkün değildir. İlk seçenek, çok da tereddüte yer bırakmadan kolayca elenebilir çünkü Devlet mekanizmasının (yalnızca hata yapan bazı memurlar değil ancak çeşitli kurumların) böylesi tedbirleri herhangi bir sebep olmaksızın alması pek inanılır değildir. İkinci seçenekte elimize kalan şeyse gizli amacın varlığıdır, fakat tespit edilmemiştir. Hükümetin ihtilaf konusu tedbiri neden kanıtlayamadığı anlaşılabilir: Çünkü bu, yalnızca Sözleşmenin ötesinde kalan bir şeyin kabul edilmesiyle kanıtlanabilirdi. 18. maddenin hakkında olduğu konu cevabı barındırır: gizli amaç. Gerçekten var olduğunu tespit etmek imkansız olduğuna göre oldukça iyi gizlenmiş. Ben, bunun varlığının tespit edilmesinin mümkün hatta kolay olabileceğine inanıyorum. Karşılaştıracak olursak, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri gibi üçüncü taraf sıfatıyla müdahilin bu gizli amacı tespit etmesi çok zor olmadı. Aradaki fark, Komiserin bütün resme, yani bu davaya bağlamında bakmasıdır.

Mevcut dava, davalı Devlete İnsan Hakları Komiseri listesindeki altıncı dava olan Mehmet Hasan Altan davası ile birlikte tebliğ edilmiştir (bakınız 12 Haziran 2017 tarihli ortak tebligat tutanağı). İki dava arasındaki olgusal ve hukuki arka plandaki benzerlik dikkate alındığında birlikte tebliğ edilmeleri anlamlıdır. Bana kalırsa Komiserin listesindeki on davanın tümünün ortak tebliğ edilmesi daha da anlamlı olurdu. Bu davaların bildirilmesinin olağandışı (fakat kesinlikle övgüye değer) hızı da kendi kendini açıklayıcıydı.  Tüm bunlar aklıma gelenler. Değinmek istediğim başka bir nokta daha var.

Mehmet Hasan Altan davasında Mahkeme, 18. madde kapsamına yapılan şikayetleri “ayrıca incelemeye gerek olmadığını” tespit etmişti. Mevcut davada bu madde kapsamında yapılan şikayeti değerlendirmiş fakat ihlal bulmamıştır. Hangisinin daha iyi ya da daha kötü olduğunu bilmiyorum. Hiçbir inceleme yapmamak her ne kadar üzücü olsa da bir ihmaldir, fakat son tahlilde bundan daha fazlası değildir. Yetkililerin gizli amacı ile ilgili soru cevapsız kalır. Buna karşılık, başvurucunun bu madde kapsamındaki şikayetlerini bağlamları içinde değerlendirmeksizin 18. Maddenin açıkça ihlal edilmediğini tespit etmek, soruyu cevaplar. Olumsuz cevap verir. Böyle yaparak Mahkeme kararı (istemeden de olsa) baskıyı haklı çıkarır.

Buraya bir not düşmem gerek. Mahkemeye yapılan yukarıdaki tabloda listelenen başvurulardan en az biri, kendisini susturma girişiminde bulunan Devlete karşı açtığı davayı Strazburg’da kazanma deneyimine sahip bir başvurucu tarafından yapılmıştır. Sayın Şık, 2014’teki davasını kazananla aynı basın figürü değil midir? bakınız Şık v. Türkiye (Başvuru No. 53413/11, 8 Temmuz 2014) – 5 §3, 5 § 4 ve 10. maddenin ihlali. Bu davanın Sayın Şık’ın 10. madde kapsamındaki haklarıyla bir şekilde ilişkili olması pek tesadüf değildir. Bunun gibi geçmiş kendini tekrar ettiğinde, bir şeylerden bahseder. Kalıp ve eğilimden mesela.

Kararın 237. paragrafında çoğunluk, Büyük Dairenin Merabishvili v. Gürcistan [BD], Başvuru No. 72508/13, 28 Kasım 2017 kararına atıfta bulunarak çok haklı olarak şunu belirtmiştir (vurgular sonradan eklenmiştir):

“Mahkeme, Sözleşmenin 18. Maddesi kapsamındaki şikayetleri ele alırken ispat için her zamanki yaklaşımını uygular … Bu yaklaşımın ilk yönü kural olarak ispat yükümlülüğünün bir veya diğer tarafça yüklenilmemesidir, çünkü Mahkeme önündeki bütün materyalleri hangi taraftan geldiğine bakmaksızın değerlendirir ve gerektiğinde diğerlerini resen elde eder. Mahkemenin yaklaşımının ikinci yönü, delil standardının “makul şüphenin ötesinde” olmasıdır. Bununla birlikte bu standart, bazı ulusal hukuk sistemlerinde kullanılan ölçütle eş süreli olmamaktadır. Öncelikle bu türden bir delil, yeterince ağır, somut ve uyumlu birtakım ipuçlarından veya aksi kanıtlanmamış karinelerden çıkarılabilmektedir. İkinci olarak, bir sonuca ulaşmak için gereken inanç derecesi kendiliğinden, olguların özelliğine, sunulan iddianın niteliğine ve Sözleşmede yer alan ilgili hakka bağlıdır. Bu yaklaşımın üçüncü yönü, Mahkemenin yalnızca dosyadaki unsurların her birinin kabul edilebilirliğini ve uygunluğunu değil, bunların ispat değerini de özgürce değerlendirmesidir. Mahkemenin, Sözleşmenin 18. Maddesi kapsamındaki şikayetlerle ilgili olarak doğrudan kanıtlarla sınırlaması ya da bu iddialar için özel bir ispat standardı uygulaması için bir sebep yoktur. Bu bağlamda ikinci derece delil, başlıca olgularla ilgili çıkarımların temelini oluşturabilecek başlıca olgular ya da bağlamsal olgular veya olaylar dizisi hakkında bilgi anlamına gelmektedir. Uluslararası gözlemciler, sivil toplum örgütleri ya da basının rapor veya açıklamalar ile diğer ulusal ya da uluslararası mahkeme kararlar Mahkeme tarafından çoğunlukla olguları aydınlatmak ya da tespitlerini pekiştirmek için kullanılır…”

Mevcut davada bu standardın uygulanması salt alıntının ötesine geçmemiştir. Açıkçası Mahkeme önündeki bütün materyaller değerlendirilmemiştir.

Yeterince ağır, somut ve uyumlu birtakım ipuçlarından çıkarım yapılmamıştır.

Uluslararası gözlemcilerin raporları bir kenara konmuştur.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Mahkemenin resen delil elde etmeye çalışacağını beklemek saflık olurdu.

Aslında, bolca materyal mevcuttur.

Mahkemenin Merabishvili kararında geliştirilen metodolojisi, “başlıca olgularla ilgili çıkarımların temelini oluşturabilecek olaylar dizisine” izin veriyor ve hatta gerektiriyorsa, olayların dizisi buradadır -yukarıdaki tabloda. Üçüncü taraf sıfatıyla müdahiller için bu diziden başlıca olgularla ilgili çıkarımlar yapmak zor olmamıştır. Bununla birlikte bu, yargısal muhakeme için aşılamaz bir zorluk olarak kalmaya devam ediyor gibi görünmektedir.

Türkiye (ve değerlendirmelerimdeki bir diğer Devlet) aleyhine 18. madde şikayetlerinin belirlenmesindeki kalıp ve eğilimlerin neden ortaya çıktığına dair bir açıklamam yok. Sadece bir süre daha Mahkemede rastlayacağımız izlenimine sahibim. Belki de daha uzun bir süre, Mahkeme en azından neler olduğuna dair gerçeği açıkça kabul edene kadar. Mahkeme bu gerçeği kabul etmediği için, 18. madde şikayetlerini ele alırkenki kalıp ve eğilim yalnızca yatıştıracak ve (dolaylı şekilde ve istemsizce olsa bile) yetkililerin – yalnızca davası “ayrı şekilde” değerlendirilen tek bir başvurucuya değil, ayrıca bir sivil toplum kuruluşu olarak bağımsız basına ilişkin tutumlarındaki belli başlı kalıp ve eğilimi daha da güçlendirecektir. Ve bu, Sözleşmede yer alan değerlerin zararına olacaktır.

Mahkemeler, davaları değerlendirirken ve hüküm verirken kendilerini hukukla sınırlar. Ancak hukuk, kendi başına bir hedef değildir. Hukuk, yalnızca gerçekliğe uygulandığı ölçüde değerlidir -bu da, hukukun gerçekliğe layıkıyla uygulanmasına bağlıdır. Bu özellikle hakim-yapımı hukuk bakımından geçerlidir. Mahkemeler, hukuksal hükümlerin önemli bir kısmı dikkate alınmayan böyle bir gerçekliğe uygulanmasına dayanarak hukuk yaratırsa, ortaya çıkan hâkim-yapımı hukuk büyük olasılıkla kusurlu olacaktır. Dolayısıyla olgular önemlidir, hakim eliyle oluşturulan hukukun niteliği de. Gerçekler kalıcıdır ve hukuk bunları değiştiremez. İnanmak istediğim şu ki bir noktada, üçüncü taraf sıfatıyla müdahillerin bu davada (ve yukarıdaki tabloda yer alan diğer dokuz davada) Mahkemeye sundukları gibi olgular, Mahkemeyi 18. madde şikayetlerini ele alış kalıplarını (sadece Türkiye davalarında değil) değiştirmeye, bugünkü eğilimi tersine çevirmeye ve içtihadını düzeltmeye zorlayacaktır. Böylece, Mahkemenin yetkililerin gizli amacına ilişkin açıklamaları gerçekle çelişmeyecektir.

Ayrıca hakimlerin yalnızca hukukla meşgul oldukları doğru değildir. Bazen müzik dinlerler. Ve bazen bir şarkının bazı satırlarını görüşlerinde alıntılamaya bile değer bulurlar, özellikle de, gerçeklerle uğraşması gerekenler sanatçılar değil de hukukçular olması gerekirken paradoksal şekilde bu satırlar, bu saf sanatsal yaratıcılığın ürünleri, gerçekliğe mahkemelerin içtihatlarından daha yakınsa. Hatta bazı hakimler, görüşlerinde en beğendikleri şarkı yazarını alıntılamaktadır. Ve bazıları, bunu birden fazla kez yapmışlardır. Örneğin ben, Bob Dylan’ı görüşlerimde iki kez alıntıladım (bazıları bunun bile fazla olduğunu söylebilir). Ama burada bir tane daha alıntı yapacağım. Mahkemenin 18. Madde içtihadını tam kalbinden vuracağını düşündüğüm alıntı, Dylan’ın en bilinen şarkısından: Blowin’ in the Wind (The Freewheelin’ Bob Dylan albümünden, 1963, Columbia Records). Herkesin genel olarak sivil topluma ve özellikle bağımsız basına yönelik muameledeki kalıp ve eğilimin bazı ülkelerde son birkaç yıldır pekiştirildiğini bilmesi gibi (ben hala mahkemelerin bilmesini umuyorum), belki de bu şarkıyı da şu satırlar dahil olmak üzere herkes biliyordur:

“Evet, ve bir adam kaç kez başını çevirebilir

Ve görmüyormuş gibi davranabilir?”

Dylan’ın sorusunun muhatabı sadece belirsiz bir “adam” mı? Sanmıyorum. Onun sorusu kurumları da hedef almakta. Aralarında mahkemeler de var, hem yerel hem uluslararası.

YARGIÇ YÜKSEL’İN KARŞI OYU

Aşağıda yer alan gerekçeler sebebiyle çoğunluğun Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasının c bendinde ve 10. maddesinde ulaştığı sonuca ne yazık ki katılmıyorum. Dolayısıyla, mevcut davada bu hükümlerin ihlal edildiği tespitlerine karşı oy kullandım.

Karşıtlığımın sebeplerini açıklamadan önce, ilk olarak başvurucunun 10 Eylül 2016 tarihinde tutuklandığı sıradaki kendine özgü koşulları, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminin hemen ardındaki dönemi hatırlatırım. Bununla ilgili olarak FETÖ/PDY yapılanmasına ve darbe teşebbüsünü sarmalayan olaylara ilişkin ayrıntılı açıklama karar metninde yer almaktadır (bakınız 12-17. ve 88. paragraflar).

Sözleşmenin 5 §1 maddesi

Öncelikle, şüphe uyandıran olguların bir mahkumiyeti, hatta bir suçlamayı haklı çıkarmak için gereken olgularla aynı düzeyde olmasına ihtiyaç olmadığına dikkat çekmek isterim (içtihada ilişkin ayrıntılar için bakınız kararın 128. paragrafı). Mahkeme içtihadı neyin “makul” kabul edileceğini tanımlamaz ve bunun tüm ilgili koşullara bağlı olacağını belirtir. Bu sebeple, başvurucunun tutukluluğunu haklı çıkaracak “makul şüphenin” var olup olmadığı değerlendirmesi oldukça hassastır. Mahkeme tarafından “makul şüphe” kavramının, “tarafsız bir gözlemciyi, bir kişinin o suçu işlemiş olabileceğine inandıracak olguların veya bilginin varlığı” olarak tanımlandığını kaydederek başlayacağım (bakınız Fox, Campbell ve Hartley v. Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, A Dizisi No. 182). Bu bakımdan, şüphenin iyi niyetle oluşması yetersizdir (bakınız Rasul Jafarov v. Azerbaycan, Başvuru No. 69981/14, § 116, 17 Mart 2016). Dahası, makul şüphenin varlığı, dayanılan olguların yerel hukukta makul şekilde cezai davranış olarak değerlendirilebilmesini gerektirir. Mevcut davada, kararın 130. paragrafında da işaret edildiği üzere, başvurucunun hükümeti devirmeye ya da görevlerini yerine getirmesini engellemeye teşebbüs ettiğinden ve terör örgütü üyesi olduğundan ya da üye olmaksızın yasadışı bir örgüt adına suç işlediğinden şüphelenilmiştir. Ağır suçların soruşturulması ve kovuşturulmasına ilişkin davalarda Mahkeme, ulusal makamlara belli bir hareket alanı tanımaktadır. Yine de bu hareket alanı, özellikle Mahkemenin Sözleşmenin 5. maddesi kapsamındaki bir şikayeti incelemesi beklenen davalarda sınırsız değildir. Terör suçlarıyla uğraşma gerekliliği dahi “makul olma” kavramını 5. maddenin 1. fıkrasının c bendinde korunan güvencenin özünü zedeleyecek noktaya kadar esnetmeyi haklı çıkaramaz (bakınız Fox, Campbell ve Hartley, yukarıda alıntılanmış, § 32; Murray v. Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 51, A Dizisi No. 300-A; ve O’Hara v. Birleşik Krallık, Başvuru No. 37555/97, § 35, ECHR 2001-X).

Mevcut davada, tarafsız bir gözlemcinin başvurucunun savcılık tarafından iddia edilen eylemleri işlemiş olabileceğine makul bir şekilde inanmasına yol açabilecek yeterli objektif unsurun var olup olmadığını doğrulamak için Mahkeme üç belge grubuna dayanmaktadır. Bunlar başvurucunun tutukluluğuna ilişkin kararlar, iddianame ve Anayasa Mahkemesinin kararıdır. Sonrasında 137. paragrafta Mahkeme, başvurucunun tutuklu yargılanmasından sorumlu yetkililerin bu işlemi başvurucuya yapılan suçlamalar ile denkleştirme mantığıyla yapmasının, olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesi olarak görülemeyeceği sonucuna varmıştır.

Bu üç grup belgenin dikkate alınmasına katılmakla birlikte, Mahkemenin ilgili içtihadına işaret etmek istiyorum: “kendilerine sunulan delilleri değerlendirmek için daha iyi bir konumda bulunan yerel mahkemelerin olgularla ilgili değerlendirmesini dikkate almak yerine kendi değerlendirmesini yapması, ilke olarak Mahkemenin görevi değildir” (bakınız Mergen ve diğerleri v. Türkiye, Başvuru No. 44062/09 ve 4 diğer, § 48, 31 Mayıs 2016, ve Mehmet Hasan Altan v. Türkiye, Başvuru No. 13237/17, § 126, 20 Mart 2018). Bu nedenle, aşağıda yer alan sebeplerden ötürü çoğunluğun takdirine katılmıyorum.

Öncelikle başvurucunun ilk ve devam eden tutukluluğuna ilişkin kararların ifade tarzına bakıldığında kanımca yerel mahkemelerin kararları yeterince gerekçelendirilmiş ve başvurucunun yasadışı örgüt tarafından işlendiği iddia edilen suçlara, kamuoyunu etkilemek amacıyla basını kullanarak katıldığından şüphelenmek için neden inandırıcı bir bağlantı olduğu ve neden tutuklu yargılamanın orantılı olduğuna ilişkin yeterli açıklama yapılmıştır. İkinci olarak, iddianame başvurucu aleyhindeki şüpheleri güçlendiren yeni delilleri içermektedir ve başvurucu tarafından işlendiği iddia edilen suçlar ile kendisine yöneltilen suçlamaları desteklemek için sunulan deliller arasındaki bağlantıları göstermektedir. Üçüncü olarak, Anayasa Mahkemesi kararı, söz konusu dönemin koşullarını göz önünde bulundurarak, yerel makamların keyfi davranmadığı ve başvurucunun atılı suçları işlediğine inanmak için güçlü bir şüphe olması sebebiyle kararlarının dayanaksız olmadığı sonucuna varmadan önce, bütün delilleri (hem ilk deliller hem de iddianameye sonradan eklenen deliller) tek tek incelemiştir.

Yukarıdaki açıklamalar açıkça göstermektedir ki yerel mahkemelerin başvurucunun tutukluluğu ve devamı kararları, iddianame ve Anayasa Mahkemesi kararı, davanın normal işleyişinde tutuklamanın gerekli olduğunu ve bu amaca başka bir önleyici tedbirle ulaşılamayacağını makul şekilde gösteren belirli dava olgularının ayrıntılı bir değerlendirmesini içermektedir. Dolayısıyla kanaatimce dava dosyasında tarafsız bir gözlemcinin başvurucunun savcılık tarafından iddia edilen eylemleri işlemiş olabileceğine makul bir şekilde inanmasına yol açabilecek yeterli bilgi yer almaktadır, bu sebeple yerel mahkemelerin başvurucunun atılı suçları işlemiş olduğuna ilişkin makul şüphenin var olduğu tespiti, davanın bağlamsal analizi ışığında makul görünmektedir.

Davada, yerel mahkemelerin yöntemini izleyen Mahkeme, başvurucunun eylemlerinin iddia edilen suçları işlediğine ilişkin “makul şüpheye” dayanak teşkil edip edemeyeceğini kararında ayrıca incelemektedir (bakınız kararın 139-145. paragrafları).

Bu bağlamda Mahkeme tarafından incelenen ilk delil grubu, başvurucunun “Balyoz” davasına karışması ve Taraf gazetesinin genel yayın müdürü olmasıyla ilgilidir. İkinci grup, başvurucu tarafından yazılan “Mutlak Korku”, “Ezip Geçmek” ve “Montezuma” başlıklı yazılara ilişkindir. Son olarak üçüncü grup 15 Temmuz 2016 tarihinde Can Erzincan TV’de yayınlanan televizyon programında başvurucunun söylemleriyle ilgilidir (bakınız kararın 139. paragrafı). Bunların bütünü, söz konusu dönem bağlamında değerlendirildiğinde, özellikle söz konusu olayların zamanlaması ve Türkiye’de yapılan eski darbelere ilişkin olarak ulusal hakimlerin inkar edilemez deneyimi düşünüldüğünde bu unsurların hakimler nezdinde makul şüphe uyandırması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca karar, iddianamenin sunulmasıyla birlikte dava dosyasına eklenen yeni hususları da kaydetmektedir (bakınız kararın 146. paragrafı). Bunlar özellikle başvurucunun söz konusu yasadışı örgütün lideri ile bağlantısını onaylayan iki tanığın beyanını ve FETÖ/PDY’deki üst düzey kişiler arasında başvurucunun adının geçtiği bir ByLock görüşmesinin metnini içermektedir.

Makul şüphenin, bir kişinin tutuklu olduğu süre boyunca devam etmesi gerektiğini hatırlatırım. Dolayısıyla başvurucu Eylül 2016’daki suçlamalardan (hükümeti ortadan kaldırma veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs ile terör örgütü üyesi olma) suçlu bulunmasa bile bu durum tek başına Sözleşmenin 5. Maddesinin ihlal edildiği anlamına gelmemektedir (bakınız Korkmaz ve diğerleri v. Türkiye, Başvuru No. 35979/97, § 26, 21 Mart 2006). Kararda makul şüphenin varlığı ilk ve sonraki suçlamaların sınıflandırılmaları arasında bir ayrım yapılmaksızın bir bütün olarak ele alınmıştır. Hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs ile terör örgütü üyesi olma suçlamalarına ilişkin olarak, ilk ve ikinci suçlama arasında bir ayrım yapılmaksızın ilk delillerin asgari makullük düzeyine ulaşmış olarak kabul edilip edilemeyeceği konusunda şüphelerim olsa da, çoğunluğun başvurucunun tutukluluğuna ilişkin değerlendirmesine katılamıyorum. Savcının iddianamesinin sunulmasından sonra dosyaya başvurucunun atılı suçu, , yani bir terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte adına suç işleme, işlediğine dair makul şüpheyi destekleyen ve hatta güçlendiren yeni delillerin eklendiğini kaydetmenin önemli olduğu kanısındayım. Başvurucunun söz konusu yasadışı örgütün kıdemli üyeleriyle temas halinde olduğunu gösteren bu yeni deliller (bakınız kararın 46. paragrafı) ilk unsurlarla birlikte ele alındığında, yetkililer nezdinde başvurucunun önceden haberdar olduğu darbe girişimine hazırlık aşamasında olumlu bir algı yaratmak için basını kullanarak suç işlediğine dair makul şüphe uyandırabilir (bakınız kararın 29-37. paragrafları).

Bu nedenle başvurucunun 5. maddenin 1. fıkrasının c bendi anlamında bir suçu işlediğine dair “makul şüphe” duyulması üzerine tutuklandığı (bakınız Korkmaz ve diğerleri, § 26, ve Süleyman Erdem v. Türkiye, Başvuru No. 49574/99, § 37, 19 Eylül 2006) kanaatindeyim ve bu sebeple 5. madde § 1’in ihlal edildiği tespitine karşı oy kullanıyorum. 

Sözleşmenin 10. Maddesi

Sözleşmenin 10. Maddesi ile ilgili olarak çoğunluk, başvurucunun Sözleşmenin 10. maddesinde düzenlenen hak ve özgürlüklerine yapılan müdahale “kanunla öngörülmediği” için, bu müdahalenin ilgili hükmün ikinci fıkrası ile haklı çıkarılamayacağı kanaatindedir. Çoğunluk, bu sonuca varırken yalnızca Sözleşmenin 5. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal edildiği tespitine dayanmış, 10. Madde kapsamında ayrıca bir değerlendirme yapmamıştır (bakınız kararın 222-227. paragrafları). Ragıp Zarakolu v. Türkiye (Başvuru No. 15064/12, 15 Eylül 2020), Sabuncu ve diğerleri v. Türkiye (Başvuru No. 23199/17, 10 Kasım 2020) ve Şık v. Türkiye (no. 2), Başvuru No. 36493/17, 24 Kasım 2020) davalarında ayrık görüşlerimde bu yaklaşıma karşı olduğumu daha önce de ifade etmiştim. Kanımca, Daire incelemesine devam etmeli ve başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda ulusal güvenliği veya kamu güvenliğini sağlamak için gerekli görülüp görülmeyeceğini değerlendirmeliydi. Her halükarda mevcut davada, aşağıdaki nedenlerle 10. maddenin ihlal edilmediği kanaatindeyim.

Yukarıda da açıkladığım üzere, başvurucunun suçları işlediğine dair “makul şüphe” üzerine tutuklandığının söylenebileceği kanısındayım. Sonuç olarak, başvurucunun tutukluluğu kanunda öngörüldüğü üzere hukuka uygundur. Güdülen amaçların meşruiyeti ve müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak, başvurucu aleyhine yargılamalar, 10. Maddenin ikinci fıkrası, yani ulusal güvenliğin veya kamu güvenliğinin korunması ile kargaşa ve suçun önlenmesi amacıyla başlatılmıştır. Dolayısıyla müdahale, meşru bir amaç gütmektedir (bakınız Mehmet Hasan Altan, § 206).

Müdahalenin gerekliliğini belirlerken davanın değerlendirilmesi başvurucunun yazdığı üç makale, televizyon programındaki yorumları ve Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni olarak rolü gibi tüm unsurlar bir bütün olarak dikkate alınarak yapılmalıdır. Bu açıklamaların yapıldığı arka plan da ayrıca akıl da tutulmalıdır.

Darbe girişiminden kısa bir süre önce başvurucu tarafından yazılan üç yazı hakkında yerel mahkemeler, başvurucunun bunları darbe girişimi öncesi kamu algısını yasadışı örgüt lehine manipüle etmek için yazdığına kanaat getirmiştir. Yazılarında yer alan bazı ifadelerin, darbe girişimi gecesi yaşanan olaylarla çarpıcı benzerlikler yaşadığı da kaydedilmiştir (bakınız kararın 31., 46. ve 56-58. paragrafları). İkinci olarak, 14 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan televizyon programına ilişkin olarak yerel mahkemeler, başvurucunun Türkiye’deki önceki askeri darbelere yol açan gelişmeler her ne ise Cumhurbaşkanının da aynı kararları aldığını ve bir başka darbenin yolunu açtığını belirterek askeri darbeyi bir kez daha gerekçelendirdiği kanaatindedir (bakınız kararın 31. ve 56. paragrafları). Üçüncü olarak, yerel mahkemeler başvurucunun Taraf gazetesinde genel yayın yönetmeni olarak, birkaç ordu mensubunun terhis edilmesine neden olan eylemlerde bulunarak gazetenin yazı politikasını belirlemiş ve yasadışı örgüt mensuplarının terfi almasının ve silahlı kuvvetler içinde daha etkili olmasının önünü açmış olduğunu tespit etmiştir (bakınız kararın 29. ve 56. paragrafları).

Basının demokratik bir toplumda oynadığı hayati role katılmakla birlikte, gazetecilerin, kural olarak, 10. maddenin kendilerine koruma sağlamasına dayanarak ceza kanununa uyma görevlerinden muaf olamayacaklarını bir kez daha vurguluyorum. Nitekim, 10. Maddesinin 2. Fıkrası da ifade özgürlüğünün icrasının sınırlarını belirlemektedir (bakınız Fressoz ve Roire v. Fransa [BD], Başvuru No. 29183/95, ECHR 1999-I). Buna ilişkin olarak, sorumlu gazeteciliğin önemi konusunda Mahkemenin kapsamlı içtihadına atıfta bulunacağım (bakınız Jersild v. Danimarka, 23 Eylül 1994, A Dizisi No. 298; Sürek v. Türkiye (No. 1) [BD], Başvuru No. 26682/95, ECHR 1999-IV; Sürek v. Türkiye (No. 2) [BD], Başvuru No. 24122/94, 8 Temmuz 1999; Sürek v. Türkiye (No. 3) [BD], Başvuru No. 24735/94, 8 Temmuz 1999; ve Saygılı ve Falakaoğlu v. Türkiye, Başvuru No. 22147/02 ve 24972/03, 23 Ocak 2007). Özellikle Pentikäinen v. Finlandiya ([BD], Başvuru No. 11882/10, § 90, ECHR 2015) kararında Mahkeme, sorumlu gazetecilik kavramının gazetecinin tutumunun hukukiliğini de kapsadığına ve bir gazetecinin yasayı ihlal etmiş olmasının, sorumlu davranıp davranmadığını belirlerken, kesin olmasa bile, konuyla ilgili bir değerlendirme olduğuna işaret etmektedir. Çağdaş toplumda basının etkisi göz önüne alındığında bu değerlendirmeler özellikle önemli bir rol oynamaktadır: basın yalnızca bilgilendirmekle kalmamakla, aynı zamanda bilgiyi sunarken nasıl değerlendirileceğini de önerebilmektedir (bakınız Stoll v. İsviçre [BD], Başvuru No. 69698/01, §104, ECHR 2007-V).

Mevcut davaya dönersek, kayda değer etkiye sahip tanınmış bir gazeteci olan başvurucunun ifadelerinin tek başına değerlendirilemeyeceğini tekrarlıyorum. Ayrıca, başvurucunun yalnızca bir gazeteci olmadığının, Taraf gazetesinde genel yayın yönetmeni olduğunun ve gazetenin duruşunu belirlemekle sorumlu olduğunun altını çiziyorum. Başvurucunun da fark etmiş olması gerektiği gizi ifadeler, özellikle mevcut davanın koşullarında manidardır. Özellikle makaleler darbe girişimiyle aynı zamana denk gelmiştir ve yetkililerin tetikte olması gereken ve yasadışı örgütün sızdığı iddia edilen tüm tüzel kişileri belirlemeleri ve ilgili kişilerin bağlantılarını bulmaları gereken bir zamanda yetkililer tarafından, kamuoyunu olumlu tepki verecek şekilde manipüle ettiği görülmüştür. Başvurucunun tutukluluk sürecinde geçerli olan özel ve benzersiz koşulları, darbe girişiminin hemen sonrası olduğunu akılda tutarak, bu söylemlerin ve kullanılan metaforlar ile darbe girişimi esnasında vuku bulan olaylar arasındaki benzerlik, yerel mahkemeler nezdinde başvurucunun önceden haberdar olduğu ve kamuyu etkilemek saikiyle hareket ettiği yönünde makul şüphe oluşturabilir niteliktedir. Dahası, yerel mahkemelerce ortaya konan gerekçeler 10. maddenin 2. fıkrası açısından uygun ve yeterlidir.

Yukarıdaki tüm etkenler ve bu tip davalarda yetkililere tanınan takdir payını dikkate alarak ve yerel mahkemeler önündeki yargılamaların sonuçları saklı kalmak koşuluyla, başvurucu aleyhine açılan ceza yargılaması başlatılmasının haklı görülebileceğini ve başvurucunun ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin ulusal makamlar tarafından demokratik bir toplumda makul şekilde gerekli görülebileceği kanaatindeyim (bakınız Zana v. Türkiye, 25 Kasım 1997, §§ 58-62, Karar Raporları 1997-VII).

Önceki İçerikFOTO HABER |İstanbul’da “tam kapanma yoğunluğu
Sonraki İçerikMaskeli balo