ANALİZ – İrfan Fidan hadisesi: ‘kuvvetli adamlar’ yoksa ‘kuvvetler ayrılığı’ da yok!

Cumhurbaşkanı, açıkladığı iradenin hiçbir itirazla karşılaşmadan tıkır tıkır işleyen bir süreçle yerine getirileceğine, asla refüze edil(e)meyeceğine inanıyorsa; HSK ve Yargıtay’da ona değil hukuka sadık “kuvvetli adamlar”ın olmadığından bu kadar emin olabiliyorsa, o devlette “kuvvetler ayrılığı” olabilir mi?

Anayasa hukukçusu Kemal Gözler, “Kanun-ı Esasînin ilânının 144’üncü yıl dönümü” olan 23 Aralık’ta kendi sitesinde yayımladığı ağıt gibi bir yazıyla Türkiye’de artık anayasa diye bir şeyin kalmadığını — bir kez daha — anlatmıştı.

https://anayasa.gen.tr/konstitusyon-bitti.htm

Yazının bence en çarpıcı kısmı, Gözler’in Anayasayı bitiren şeyi kuvvetler ayrılığının yokluğuna; kuvvetler ayrılığının yokluğunu da “kuvvetli adamlar”ın yokluğuna bağladığı bölümdü:   

“Anayasayı bitiren şey, bu ülkede kuvvetler ayrılığının olmamasıdır. Kuvvetler ayrılığı olmadan, ne kadar mükemmel bir anayasa yaparsanız yapın, o anayasa yaşayamaz. Mithat Paşa gibi ‘Yazık! Konstitüsyon bitti’; benim gibi ‘elveda anayasa’ deyip dururuz.

“Peki ama Türkiye’de kuvvetler ayrılığı neden yok?

“Türkiye’de kuvvetler ayrılığının olmamasının sebebi, kuvvetli adamların olmamasıdır. Kuvvetli adamların olmadığı yerde, kuvvetler ayrılığı olmaz. Kuvvetler ayrılığı teorisi, kendisine yasama, yürütme veya yargı yetkisi verilen insanların, kuvvetli kişilikler olduğu ve kendilerine verilen bu yetkilere sahip çıkacakları varsayımı üzerine kuruludur. Kuvvetli kişiliklerin olmadığı yerde kuvvetler ayrılığı da, anayasa da olmaz.

“Türkiye’nin meselesi budur.”

İrfan Fidan’ın iki ayda kuş uçuşu gittiği yollar

Bu çıplak gerçek bugün (23 Ocak) son noktasının konduğu bir süreçle bir kez daha gözler önüne serildi: İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan’ın iki ay içinde başsavcılıktan Yargıtay üyeliğine, oradan da Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeliğine sıçrayışı süreciyle…

Kemal Gözler’in sözleriyle, “kendisine yasama, yürütme veya yargı yetkisi verilen insanların kuvvetli kişilikler” olması durumunda asla gerçekleşemeyecek bir süreçti bu… Bakalım.

Çok yazıldı çizildi, baktığı davalar incelendi ve görüldü: İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’ın, başsavcılık görevinde hukuku onurlandıran bir performans göstermediği ortada. Buna rağmen bir gün aniden Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) kendisini Yargıtay üyeliğine atayıverdi. Kısa bir süre sonra, nevzuhur Yargıtay üyesi yakın zamanda boşalacak bir Anayasa Mahkemesi üyeliği için aday olacağını açıkladı; oldu da.

Yasaya göre Yargıtay üyeleri arasında yapılacak seçimde en yüksek oyu alan üç aday Cumhurbaşkanına sunulacak, o da onlardan birini AYM üyeliğine atayacaktı.

İrfan Fidan yapılan seçimde en yüksek oyu aldı: 107. Kendisinden sonra gelen, yılların Yargıtay üyelerinin oyları ise 65 ve 52 oldu. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün (23 Ocak) İrfan Fidan’ı Anayasa Mahkemesi üyeliğine atadı.

Evet, görünüşte her şey kuralına göre işledi, fakat şurada yüz yüze bakıyoruz, bu tabloya göz atıp da Erdoğan’ın HSK ve Yargıtay’dan önce Fidan’ı “seçtiğine” ve sonra sırasıyla HSK’nın, ardından da Yargıtay’ın bu “seçim”in gereğini yerine getirdiğine kim itiraz edebilir?

Cumhurbaşkanı, açıkladığı iradenin hiçbir itirazla karşılaşmadan tıkır tıkır işleyen bir süreçle yerine getirileceğine, asla refüze edil(e)meyeceğine inanıyorsa; HSK ve Yargıtay’da ona değil hukuka sadık “kuvvetli adamlar”ın olmadığından bu kadar emin olabiliyorsa, hakikaten, o devlette “kuvvetler ayrılığı” olabilir mi?

Düşünün, Yargıtay üyeleri arasından onlarca yıllık tecrübeye sahip birini değil de daha tek bir Yargıtay dosyasının kapağını açmamış birini kuş uçuşu geldiği yerden yine kuş uçuşuyla AYM’ye gönderiyor.

Bu pratiği ABD’de seçimlerden sonra yaşanan pratikle karşılaştırın: Kendilerini atayan başkana değil Anayasaya sadakat gösterip Başkan’ın aleyhine karar alan Yüksek Mahkeme üyeleri; aynı zamanda partidaşı olan Başkan’ın talimatlarını hukuk dışı bularak reddeden eyalet valileri; kendisini hukuksuzca yeni Başkan’ı onaylamamaya çağıran Başkan’a karşı çıkan başkan yardımcısı…

Bu iki aylık pratiği bir de Boğaziçi Üniversitesi akademiklerinin başlarına kuş uçuşu getirilen rektöre ve onu oraya getiren iradeye karşı ortaya serdikleri pratikle karşılaştırın. Bugün Serbestiyet sayfalarında okumuşsunuzdur; o rektör, atanmasından bu yana geçen 22 günde üniversitenin akademikleri arasından birini bile yardımcılığına ikna edememiş durumda.  

Karşılaştırın ve karar verin: Kemal Gözler haklı mı haksız mı?

Önceki İçerik‘Elveda Anayasa Mahkemesi’
Sonraki İçerikTadı var, kokusu var, kendisi yok