Ana SayfaHaberlerÇevirilerÇEVİRİ | Amerika'nın seçkin üniversiteleri artık kibirli, rehavet içinde ve...

ÇEVİRİ | Amerika’nın seçkin üniversiteleri artık kibirli, rehavet içinde ve illiberal

The Economist: Bireysel Haklar ve İfade Vakfı (Fire), Amerika'nın en tanınmış kampüslerinde ifade özgürlüğünü derecelendiriyor. Geçen yıl iki Ivy Ligi üniversitesi (Harvard ve Pennsylvania) en kötü performans gösteren beş üniversite arasında yer aldı. Hatta Harvard sonuncu oldu. Beş üniversitedeki öğrencilerin yarısından fazlası, tartışmalı bir figürün konuşmasına katılan akranlarını engellemenin bazı durumlarda kabul edilebilir olduğuna inanıyor. Sadece %70'i birinin konuşmasını engellemek için şiddet kullanmanın "asla kabul edilemez" olduğu görüşünde. Ivy Ligi’ndeki üniversiteler birkaç yıldır sıradan Amerikalılardan koptu, kendi akademik ve meritokratik değerlerinden uzaklaştı.

Amerika’nın seçkin üniversiteleri arasındaki mücadele – hangi politik  duruşu sergiledikleri ve nasıl yönetildikleri – hem bu üniversiteler hem de Amerika için kalıcı sonuçlar doğuracak şekilde şiddetlenmeye devam ediyor.

Harvard antisemitizmle ilgili bir kongre soruşturmasıyla karşı karşıya; Columbia ise Yahudilere yönelik ayrımcılık iddiasıyla açılan bir soruşturmayla karşı karşıya. Amerika’daki en seçkin üniversiteler, meritokrasi konusunda yıllarca geri adım attıktan sonra, teste dayalı kabul politikalarını yeniden uygulamaya koymaları yönünde artan bir baskıyla karşılaştılar.

 Muhtemelen bu parlak kurumların yararlandığı avantajlı vergi muafiyetleri yakında daha büyük bir incelemeye tabi tutulacak. Tüm bunların ardında ise büyük bir soru yatıyor. Nakit sıkıntısı çeken ve sürü psikolojisine kapılan Amerikan üniversiteleri rekabet güçlerini koruyabilecekler mi?

Bu çalkantının kökeninde Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği saldırıya kampüste verilen aşırı tepkiler var. Bu tepkiler Aralık ayında büyük ses getiren bir kongre görüşmesine bile neden oldu. Oturumda politikacılar üç üniversite rektörünü antisemitizmi engelleyememekle suçladı. Pennsylvania Üniversitesi’nin o zamanki başkanı Elizabeth Magill birkaç gün sonra istifa etti. Harvard’ın eski başkanı Claudine Gay, kampüsteki antisemitizm ve (kendisinin reddettiği) intihal iddiaları nedeniyle Ocak ayında görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Hem Harvard’da hem de diğer seçkin üniversitelerde pek çok öğretim üyesi, aşırı sağcı Cumhuriyetçilerin ve Cumhuriyetçileri destekleyen ayak takımının bu sorunları ve  tartışmaları uydurduğu konusunda hemfikirler.

Elitlere ve elit üniversitelere karşı düşmanlık uyandırmak Cumhuriyetçilere siyasi üstünlük getirebilir. Fakat Cumhuriyetçiler arasındaki dikkatli kişiler, seçkin üniversitelerin, özellikle de Ivy Ligi’ndekilerin birkaç yıldır sıradan Amerikalılardan koptuğunu, kendi akademik ve meritokratik değerlerinden uzaklaştığını dile getiriyorlar.

Teoride, bu tür sorunların tartışılması Amerika’da kaliteli bir eğitimi engelleyen sorunları düzeltme çabalarını teşvik edebilir. Lakin aynı zamanda bu sorunları daha da derinleştirebilir. Princeton’da hukuk profesörü olarak çalışan ve bir filozof olan Robert George, “Amerika’nın büyük üniversiteleri halkın güvenini kaybediyor, ve bu halkın suçu değil”, diyerek uyarıda bulunuyor.

Ivy Birliği’ndeki üniversitelerin ve/veya Amerika’daki diğer seçkin üniversitelerin içinde bulundukları karmaşayı anlamak için öncelikle son yıllarda diğer üniversitelerden nasıl ayrıldıklarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Amerika’nın seçkin üniversitelerinin yüzyıllara dayanan prestijli bir geçmişi olmasına rağmen, zenginliklerinin çoğu daha yakın geçmişte başlayan bir büyüme sürecinden kaynaklanıyor. Stanford’da ekonomist olan Caroline Hoxby’nin araştırmasına göre, 1960’larda Amerika’nın en seçici ve en az seçici üniversitelerinin sahip olduğu kaynaklar arasında yalnızca mütevazı bir fark vardı. 2000’li yılların sonlarına gelindiğinde ise bu fark neredeyse bir uçuruma dönüşmüştü.

Bu kısmen, büyük seçkin üniversitelerin daha zeki öğrencileri kabul etmesini sağlayan değişiklikler nedeniyle gerçekleşti. Uçak biletlerinin ve telefon görüşmelerinin maliyetinin düşmesi, okulu bırakan zeki öğrencileri evlerinden uzaktaki lüks üniversitelere başvurmak için giderek daha istekli hale getirdi. Dünyanın dört bir yanından zeki gençler bu seçkin üniversitelere akın etti. Aynı zamanda, standart testlerin yaygınlaşması, üniversitelerin çok uzaklardan gelen en zeki yetenekleri tespit etmesini de kolaylaştırdı.

Profesör Hoxby’nin analizine göre, bu zeki ve hırslı katılımcılar birinci sınıf öğretim üyeleri ve üniversitelere daha fazla değer veriyor ve bunlar için ödeme yapmaya daha istekli oluyorlar. Bu öğrenciler mezuniyetleri sonrasında daha da başarılı oluyor. Bu da seçkin üniversitelerin mezunlarından koparabildikleri bağışların boyutunun artmaya başladığı anlamına geliyor.

Bağışları yönetmenin yeni metotları ise Amerika’nın süper elit üniversitelerini iyice güçlendiriyor. Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Brendan Cantwell, en iyi üniversitelerin yıllarca birikimlerini ihtiyatlı bir şekilde yönettiklerini söylüyor. Ancak 1980’lerde en zengin üniversiteler emtia ve gayrimenkul de dahil olmak üzere daha riskli varlıklara yönelmeye başlamış. Bunda önemli ölçüde başarılı da olmuşlar. En zengin üniversiteler yatırım riski almaya hem daha istekli hem de daha yetenekliler. Ayrıca yatırım getirilerinin büyük bir kısmını yeniden değerlendirebiliyorlar.

Tüm bunlar Amerika’nın en üst düzey üniversiteleri ile diğer üniversiteler arasında bir uçurum yarattı. Sadece 20 üniversite, Amerikan kurumlarının biriktirdiği 800 milyar dolarlık bağışların yarısına hükmeder hale geldi.

En seçici olanlar, öğrencilere kendilerinden harç olarak ödemeleri istenenden miktardan çok daha fazla para saçmayı, burs vermeyi bile göze alabiliyor. Bu da onlara kabul edilmeyi daha cazip hale getiriyor. En iyi bir düzine üniversitedeki kabul oranları yirmi yıl öncesine göre üçte bir oranında (diğer kurumların çoğunda oranlar değişmedi).

Son zamanlarda büyük üniversitelerdeki bilgisayar bilimleri gibi talep gören bölümlerden mezun olanların kariyerlerinin başındaki maaşları başka üniversitelere kıyasla daha hızlı artıyor. Arizona Eyalet Üniversitesi’nden Craig Calhoun, Amerika’da yükseköğretiminin “basamakları giderek birbirinden uzaklaşan bir merdiven haline geldiğini” söylüyor.

Tüm başarılarına rağmen, Amerika’nın en iyi kurumları şimdilerde sert fırtınalara sürüklenmekte. Zorlukların bir kısmı yurt dışı kaynaklı. Amerikan üniversiteleri hala çoğu uluslararası listenin en üst sıralarında yer alıyor; fakat bu liderlikleri gittikçe daha az güvenli hale geliyor.

Bir İngiliz dergisi olan Times Higher Education her yıl 30.000’den fazla akademisyene kendi alanlarında en iyi çalışmaları ürettiğine inandıkları üniversiteleri sorduğunda, Amerikan üniversitelerini söyleme olasılıkları giderek azalırken, Çin üniversitelerini işaret etme olasılıkları giderek daha artıyor.

Matematik, bilgisayar, mühendislik ve fizik gibi disiplinlerdeki araştırmalar özellikle rekabetçi hale geldi. Hollanda’daki Leiden Üniversitesi tarafından hazırlanan ve üniversiteleri yalnızca ürettikleri makalelerin etkisine göre puanlayan sıralamalar, Çin üniversitelerini artık tüm bu konularda ilk sıraya yerleştiriyor.

Oxford Üniversitesi’nden Simon Marginson, “Beş ya da on yıl öncesine göre aradaki fark oldukça şaşırtıcı” diyor. Marginson’a göre asıl sorun, Amerikan üretiminin giderek zayıflaması değil, rakiplerin ürettiği kalitenin giderek yükselmesi.

Dünyanın en zeki öğrencilerini ve öğretim üyelerini kapma rekabeti de giderek şiddetleniyor. Yirmi yıl önce Amerika, İngilizce konuşulan ülkelerde eğitim gören yabancıların %60’ını kendine çekiyordu; şimdi ise yaklaşık %40’ını çekebiliyor.

Kendilerine yardımcı olan bir ajansı yöneten Tomer Rothschild, Donald Trump’ın seçildiği dönemden başlayarak, bir zamanlar gözleri sadece Amerika’nın en iyi üniversitelerinde olan üstün başarılı Çinli öğrencilerin, Singapur ve İngiltere gibi yerlerdeki üniversite başvurularına ek olarak Amerikan üniversitelerine “yedek” başvurular göndermeye başladıklarını söylüyor.

Yurtdışından gelen meydan okumalar arttıkça, Amerika’nın seçkin üniversiteleri de yurtiçindeki desteklerini boşa harcıyor. Özellikle iki eğilim, kent ile üniversite arasındaki uçurumu derinleştiriyor.

Birincisi, üniversitelerin istihdam ettiği yönetici ve diğer akademik olmayan personel sayısında on yıllardır süren artış. Bir düşünce kuruluşu olan Progressive Policy Institute’den Paul Weinstein tarafından hazırlanan bir rapora göre, Amerika’nın en iyi 50 üniversitesinde şu anda öğretim üyelerinin üç katı kadar idari ve profesyonel personel çalışıyor. Bu artışın bir kısmı, artan hükümet düzenlemelerinin yarattığı ekstra işler gibi gerçek ihtiyaçlara cevap veriyor. Birçoğu ise israf gibi görünüyor. Bu ekstra işler araştırmacıları bürokrasiye boğuyor ve şüphesiz ücretleri de şişiriyor. Örneğin Harvard’a gitmenin bilenen edilen toplam maliyeti (şu anda bir lisans öğrencisi için yıllık yaklaşık 80.000 dolar) yirmi yılda reel olarak %27 oranında artış göstermiş.

İkinci bir eğilim de muhafazakârların akademiden giderek uzaklaşmasıdır. UCLA’daki araştırmacılar tarafından yürütülen anketler, kendilerini siyasi solda konumlandıran öğretim üyelerinin oranının 1990’da %40’tan 2017’de yaklaşık %60’a yükseldiğini göstermektedir, ki bu dönemde halkın siyasi eğilimi neredeyse hiç değişiklik göstermemiş.

Amerika’nın en seçkin üniversitelerinde bu oranlar çok daha çarpık. Harvard’ın öğrenci gazetesi Crimson tarafından geçtiğimiz Mayıs ayında yapılan bir anket, buradaki öğretim üyelerinin %3’ünden azının kendilerini muhafazakâr olarak tanımladığını, %75’inin ise liberal olduğunu ortaya koydu.

Peki neden böyle oldu? Bir argümana göre akademisyenlerin görüşleri aslında o kadar da değişmedi. Bunun yerine Cumhuriyetçiler sağa kayarak bu kurumları terk etti. Ancak muhafazakarlar, sağ eğilimli görüşlere sahip yetenekli bireylerin, kısmen solcu meslektaşlarının onları işe almayı ve terfi ettirmeyi reddetmesi nedeniyle meslekten ayrılmayı ya da uzak durmayı tercih ettiklerinde ısrar ediyor. Bu durum prestijli üniversitelerin erişim ve konuşma konusundaki savaşlarda neden kendilerini sık sık Amerikan halkıyla anlaşmazlık içinde bulduklarını açıklamaya da yardımcı oluyor.

Erişimle başlayalım: Seçkin üniversitelerin pozitif ayrımcılık furyasına sarılmaları, Amerikan kamuoyunun daha az başarılı siyah, Hispanik ve Kızılderili öğrencilere avantaj sağlamanın adil olmadığına karar vermesinden çok sonra gerçekleşti. Uygulamaya karşı çıkan akademisyenler (örneğin bazı gençlerin yeterince hazır olmadıkları derslere yönlendirildiklerini savunarak) öğrenciler ve meslektaşları tarafından yobaz olmakla suçlandılar.

Teorik olarak, Yüksek Mahkeme’nin geçen yılki ırksal ayrımcılığı yasaklayan kararı, seçkin üniversiteleri, mezunlarının çocuklarını kayırmak gibi daha da rahatsız edici kabul uygulamalarını çöpe atmaya yönlendirmeli. Bunun yerine pek çok üniversite, kabul kriterlerini daha az liyakate dayalı ve şeffaflıktan uzak hale getirerek üniversitelerin meritokratik iddialarına potansiyel olarak daha fazla zarar verdi.

Pandeminin başlangıcında, çoğu üniversite başvuru sahiplerinden standart testlerden aldıkları puanları talep etmeyi bıraktı. Artık kişisel beyanların kalitesi gibi değerlendirilmesi zor ölçütler daha fazla ağırlık taşıyor.

Bazı kurumlar için bu durum pek tatmin edici olmadı: Geçtiğimiz haftalarda Dartmouth ve Yale, başvuru sahiplerinden bir kez daha standart test puanları talep edeceklerini duyurdu ve bunu yapan ilk Ivy birliği Üniversiteleri oldular.

İfade özgürlüğüne gelince; elit üniversiteler hoşlanmadıkları görüşlere karşı endişe verici derecede hoşgörüsüz olan bir genç nesli idare etme konusunda özellikle kötü bir iş çıkarıyor. Bir sivil toplum kuruluşu olan Bireysel Haklar ve İfade Vakfı (Fire), Amerika’nın en tanınmış kampüslerinde ifade özgürlüğünü derecelendiriyor. Geçen yıl iki Ivy Birliği üniversitesi (Harvard ve Pennsylvania) en kötü performans gösteren beş üniversite arasında yer aldı. Hatta Harvard sonuncu oldu.

Beş üniversitedeki öğrencilerin yarısından fazlası, tartışmalı bir figürün konuşmasına katılan akranlarını engellemenin bazı durumlarda kabul edilebilir olduğuna inanıyor. Sadece %70’i birinin konuşmasını engellemek için şiddet kullanmanın “asla kabul edilemez” olduğu görüşünde.

Üniversiteler yalnızca öğrencileri arasında dar görüşlülüğe göz yummakla değil, aynı zamanda bunu sürdürmekle de suçlanıyor. Bir görüşe göre, eğer seçkin üniversiteler öğrencilerini daha fazla çalıştırırlarsa, kampüsteki eylem ve protestolar düzenlemek için daha az zaman ve enerjiye sahip olacaklar.

Muhafazakar bir düşünce kuruluşu olan American Enterprise Institute’den Rick Hess, 1960’lar ile 2000’lerin başı arasında ortalama bir Amerikalı öğrencinin haftada ders çalışmak için harcadığı saat sayısının yaklaşık üçte bir oranında azaldığını belirtiyor. Yine de bu azalmadan öğrenci notları herhangi bir zarar görmemiş gibi. Yale’de “A” olarak işaretlenen tüm notların oranı 2010’da %67 iken 2022’de yaklaşık %80’e; Harvard’da ise %60’tan %79’a yükselmiş.

Üniversitelerdeki “Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılığı” (ÇEK) teşvik etmeye adanmış idari birimler ise daha sık suçlanıyor. Her türden yöneticinin sayısı arttıkça bu ekipler de giderek artmış. Bu ekipler kampüsteki herkesin kibar ve arkadaş canlısı olmasını sağlamakla ilgileniyor, ancak tartışma ve müzakere ortamını teşvik etmekten oldukça az şey elde ediyorlar.

Harvard’da psikolog olan ve akademik özgürlüğü savunmaya kendini adamış bir fakülte grubunun üyesi olan Steven Pinker, teoride dekanlara bağlı olduklarını; pratikte ise üniversiteden üniversiteye yatay olarak hareket ettiklerini ve tamamen kendilerine ait bir kültür geliştirdiklerini söylüyor. ÇEK departmanlarını eleştirenler, bu ofislerin kampüsleri karmaşık sorunları “woke” ideolojilerle doldurmaya yardımcı olduğu konusunda ısrarcı.

Üniversiteler daha etkin bir yönetime sahip olsalar tüm bu sorunların üstesinden daha iyi gelinebilir. Üniversite rektörleri ve onların altındaki dekanlar, çoğu zaman aktivist öğrenciler ve yöneticiler tarafından korkutulmuş ve popüler olmayan görüşleri nedeniyle zorbalığa uğrayan akademisyenleri savunmak konusunda isteksiz görünmüşlerdir. Akademik özgürlük için kampanya yürüten Fire, 2014 ile 2023 ortaları arasında akademisyenlerin söyledikleri şeyler nedeniyle işten atılmaları veya cezalandırılmaları için en az 1.000 girişim olduğunu hesaplamış (bunların beşte biri insanların işlerini kaybetmeleriyle sonuçlanmış).

Kampüslerde hangi konuşmalara müsamaha gösterilip gösterilmeyeceği konusunda yıllardır süregelen temkinlilik, üniversite liderlerinin Filistinlileri destekleyen öğrencilerle İsrail’i savunan öğrenciler arasında patlak veren çatışmalara hakemlik etmesini daha da zorlaştırdı. İfade özgürlüğü konusunda hiçbir zaman kararlı olmayan rektörler şimdi kendilerini her siyasi görüşten sansür memurlarının kuşatması altında buluyor. Gazze savaşının başlamasından bu yana, hararetli tartışmalara olan bağlılıklarını yeniden keşfeden üniversite liderleri, kaçınılmaz olarak partizan görünmeye başladı.

Üniversite kurulları ise özellikle zayıf görünmektedir. Kurumlarının zenginliği ve şöhreti artarken bile daha profesyonel ya da etkili hale gelememişlerdir. Birçoğu aşırı derecede büyük prestijli özel üniversitelerin genellikle en az 30 mütevellisi var; birkaçının ise 50 veya daha fazla. Bu büyüklükteki bir kurulu odaklanmış stratejik tartışmalara ikna etmek kolay değil. Ayrıca bu kalabalıklık, her bir mütevellinin bir kurumun başarısından kişisel olarak ne kadar sorumlu hissettiğini de kısıtlamaktadır.

Dahası, mütevelli heyetleri genellikle uygun bir gözetim sağlamak için gereken zaman ve bağlılığa sahip kişilere değil, bağışçılara bir ödül olarak dağıtılır. Üniversiteler genellikle akademi dışından ve yararlı deneyime sahip kişileri bulmayı başarmıştır. Fakat pek çok mütevelli ‘tekneyi’ sallamamayı tercih ediyor; bazıları hizmetlerinin çocuklarına ya da torunlarına seçkin üniversitelere kabul edilme konusunda güçlü bir koz vereceğini umuyor.

Yönetim reformu için lobi faaliyetleri yürüten Amerikan Mütevelli ve Mezunlar Konseyi’nden Michael Poliakoff, çok sayıda mütevellinin işlerini sadece “amigoluk yapmak, çek yazmak ve futbol maçlarına katılmak” olarak gördüğünü söylüyor. Pek çok özel üniversitede yeni mütevellilerin atanma şekli mevcut mütevellilere ya da üniversite yetkililerine yaranmayı içeriyor. Dışarıdan gelenler ise seçilmek için mücadele veriyorlar.

Peki tüm bunlar nereye varacak? Kampüslerdeki antisemitizmle ilgili haberler her iki taraftaki milletvekillerini de harekete geçirdi. Aralık ayında Kongre’deki iki partili bir grup, kısa süreli, diploma gerektirmeyen kurslara yönelik finansmanı artırmayı amaçlayan bir yasa tasarısına yeni bir ifade ekledi.

Bunun için aşırı zengin ve prestijli üniversitelerdeki öğrencilerin federal öğrenci kredisi almalarını engelleyerek nakit para bulmayı önerdiler. Yoksul öğrenciler için yeni engeller yaratacağı endişesiyle Şubat ayında bu fikirden vazgeçildi, ancak o zamandan beri bu fikrin yerine yeni bir öneri getirildi: Prestijli üniversitelerin, federal kredilerin geri ödenmemesi durumunda hükümetin kayıplarını karşılayarak hükümetle “riski paylaşması” gerekiyor. Üniversiteler bu tür planların konuşulmasına uzun süredir direniyordu.

Seçkin üniversitelerin vergi avantajları da bir başka olası hedef. Politikacılar yıllardır bu üniversiteleri devasa bağışları “istiflemekle”, harç fiyatlarını yükseltmekle ve araştırma için devletten para kaçırmakla suçluyor.

Bir sivil toplum kuruluşu olan Open the Book’a göre, en iyi on üniversite 2018-2022 yılları arasında federal araştırma hibeleri ve sözleşmelerinden yaklaşık 33 milyar dolar almış. Aynı dönemde bağışlar yaklaşık 65 milyar dolar kadar artmış.

2017 yılına kadar üniversiteler bu birikimlerden elde edilen gelirler için vergi ödemiyordu; daha sonra Trump zenginleri yıllık %1.4’lük bir vergi ile vurdu. Yeniden seçilmesi halinde bir ısırık daha alacağını ima etti.

Cumhuriyetçi bir yönetim en azından, federal eğitim bakanlığında istihdam edilen sivil hak denetçileri gibi düzenleyicileri çok daha keskin bir şekilde kullanacaktır. Örneğin kabul kuralları ya da ÇEK ekiplerinin çalışmaları gibi konularda daha fazla soruşturma başlatmaları teşvik edilebilir.

Cumhuriyetçiler, üzerinde çok daha fazla kontrole sahip oldukları devlet üniversitelerinin işleyişine zaten enerjik bir şekilde müdahil durumda. Florida Üniversitesi 1 Mart’ta yeni bir eyalet yasalarına uymak için tüm ÇEK kadrolarından kurtulduğunu açıkladı. Eyaletin Cumhuriyetçi valisi Ron DeSantis tarafından bir yıl önce imzalanan bu yasa, devlet parasının bu tür işlere harcanmasını engelliyor.

Üniversitelerin kendi kendilerini ıslah etmeleri daha yararlı olacaktır. Daha küçük, daha demokratik olarak seçilmiş kurullar daha iyi bir gözetim sağlayacaktır. Daha meritokratik kabuller üniversitelerin itibarını artıracaktır. Fire’dan Greg Lukianoff kampüslerin “asıl işi konuşmayı denetlemek olan” bürokratlardan arındırılmasını istiyor.

Bunun yerine üniversitelerin özgür ve açık tartışmanın önemini gösteren programlara yatırım yapması gerektiğini savunan Chicago Üniversitesi’nden Tom Ginsburg, tam da bunu yapmak için tasarlanmış bir platformu yönetiyor: “Fikirleriniz titiz bir incelemeye tabi tutulmazsa, o kadar iyi olmayacaklardır”, diyor.

Reformcular ayrıca politik olarak merkezde ve sağda konumlanmış daha fazla insanın akademide kariyer yapmasını istiyor. Kimse bunun hızlı bir şekilde gerçekleşeceğini düşünmüyor. Fakat Columbia Üniversitesi’nde akademik özgürlüğü teşvik etmeyi amaçlayan bir fakülte grubunu yöneten Jim Applegate’e göre, üniversite patronları halihazırda üniversitelerinde çalışan alışılmışın dışındaki düşünürleri savunacaklarını açıkça belirterek işe başlayabilirler. Ayrıca üniversitede bölümler, iş başvurusunda bulunanları ÇEK yaklaşımlarını özetleyen beyanlar sunmaya zorlamaktan da vazgeçirebilirler (birkaç yıl önce yapılan bir araştırma, bunun tüm üniversite işlerinin beşte biri ve seçkin üniversitelerin %30’unda etki eden bir koşul olduğunu öne sürüyordu). Son zamanlarda bu tür uygulamalar, yetenekli adayları tespit etmenin adil yöntemleri olmaktan ziyade ideolojik testler gibi görünmeye başladı.

Antisemitizm konusunda devam eden öfke, üniversitelerin reform için ihtiyaç duyduğu ivmeyi yaratabilir. Ancak daha az iyimser bir senaryo da mevcut. Nefret söylemi konusundaki tepkilerden kaçınmak isteyen üniversite liderleri, öğrencilerinin ve öğretim üyelerinin söylediklerine karşı daha da dikkatli olmayı seçebilir.

Kampüste konuşmayla ilgili daha sıkı kurallar kısa vadede suçlamaları saptırabilir; bu uzun vadede Amerikan üniversitelerinde hem öğretimin hem de araştırmanın kalitesini düşürecektir. Princeton’dan Profesör George’a göre: “Şu anda bir dönüm noktasındayız. Değişim her iki şekilde de olabilir.”

Kaynak: https://www.economist.com/international/2024/03/04/americas-elite-universities-are-bloated-complacent-and-illiberal

Çeviri: Hasan Ayer.

- Advertisment -