Anasayfa / Suriye / ÇEVİRİ| Bağımlı ama itaatkâr değil: Suriye’nin yeni yönetimi ile Türkiye’nin huzursuz ittifakı

ÇEVİRİ| Bağımlı ama itaatkâr değil: Suriye’nin yeni yönetimi ile Türkiye’nin huzursuz ittifakı

Beşar Esad'ın devrilmesinden önce karşılıklı güvensizlikle yüklü, zorunluluktan doğan bir ortaklık olarak başlayan Türkiye-Suriye ilişkisi, bugün resmî bir ittifaka dönüştü. Ancak bu, bir tabiiyet ilişkisi değil: Giderek daha iddialı hale gelen Şam yönetimi çoğu zaman kendi rotasını çiziyor, hatta zaman zaman Ankara'ya doğrudan meydan okuyor. Yine de yeni rejim hâlâ Türk güvenlik desteğine bağımlı. Princeton'dan Elizabeth Tsurkov, üst düzey Suriyeli yetkililer, askerî ve istihbarat kaynakları ile uluslararası aktörlerle yaptığı özel görüşmelere dayanarak iki ülke arasındaki bu kırılgan dengeyi anlatıyor.

Türkiye’nin Suriye’nin yeni yönetimiyle ilişkisi şaşırtıcı bir evrim geçirdi. Beşar Esad’ın devrilmesinden önce, karşılıklı güvensizlikle yüklü, zorunluluktan doğan huzursuz bir ortaklık olarak başlayan ilişki, bugün resmî bir ittifaka dönüşmüş durumda. Ancak bu ittifak hâlâ uyumdan çok sürtüşmeyle tanımlanan bir bağ.

Bu, bir tabiiyet ilişkisi değil. Daha çok karşılıklı bağımlılığa dayalı bir ortaklık. Giderek daha iddialı hale gelen Şam yönetimi çoğu zaman kendi rotasını çiziyor; zaman zaman Ankara’ya doğrudan meydan okuyacak adımlar dahi atıyor. Fakat Suriye’nin ittifaklarını genişletme, hareket alanını artırma ve böylece bağımsızlığını güçlendirme çabaları sürekli olarak sert bir gerçeklikle karşılaşıyor: Yeni Suriye rejimi hâlâ Türk desteğine bağlı.

Son tahlilde Ankara’nın güvenlik sektörü içindeki rolü, Suriye’nin istikrarının vazgeçilmez teminatı olmaya devam ediyor.
Bu analiz; üst düzey Suriyeli hükümet yetkilileri, askerî ve istihbarat görevlileri ile her iki ülkenin liderlikleriyle temas halinde olan kilit uluslararası aktörlerle yapılan özel görüşmelere dayanıyor.

Suriye’nin mevcut yöneticileri ile Ankara arasındaki ilişki, iki tarafta da derin bir güvensizlikle başladı. Türk hükümetiyle temas kurmuş bağımsız bir arabulucuya göre, “Türkiye’nin İdlib’de cihatçı grupların çoğalmasıyla başa çıkabilmek için güvenilir bir yerel ortağa ihtiyacı vardı; çünkü Ankara bu gruplarla doğrudan savaşmak istemiyordu.”

Bu kaynağa göre, Türk güvenlik bürokrasisi içinde, bugün Suriye’nin geçiş dönemi cumhurbaşkanı olan Ahmed eş-Şara’nın o dönemde liderlik ettiği cihatçı grupla çalışmak konusunda başlangıçta ciddi bir rahatsızlık vardı. Ancak o zamanki adıyla Heyet Tahrir eş-Şam, yani HTŞ, IŞİD’e karşı kullanışlı bir ortak olduğunu gösterdi. Aynı zamanda üç milyon Suriyelinin yaşadığı sınır vilayeti İdlib’de düzeni sağlayabilecek örgütlü bir güçtü. Ankara açısından daha da önemlisi, bu nüfusun büyük kitleler halinde Türkiye’ye geçmesini engelleyebilecek bir yapıydı.

HTŞ açısından ise 2018’den itibaren kabul edilen laik Türkiye ile ortaklık oldukça tartışmalıydı. Bu ilişki örgüt içinde ve komutanlar arasında bölünmelere yol açtı. Fakat Suriyeli muhaliflerin tekrar tekrar yenilgiye uğraması, HTŞ’yi şu gerçeği kabul etmeye itti: İdlib’i tek başına savunamazdı.

İlişki, Türkiye’nin 2020 başlarında Esad rejimi, İran destekli milisler ve Rus hava kuvvetlerinin İdlib’e yönelik saldırısını durdurmak için doğrudan müdahale etmesinden sonra daha da genişledi. Böylece huzursuz bir ortaklık ortaya çıktı.

2020 ile Esad’ın Aralık 2024’te devrilmesi arasındaki dönem yine de anlaşmazlıklarla geçti. Esad’ın iktidarda kalacağı dünyanın büyük bölümü tarafından neredeyse kesin görülüyordu. Arap rejimleri de Şam yönetimiyle ilişkileri normalleştirmeye başlamıştı. Türkiye de bu yolu yoklamaya çalıştı. Bu durum, Suriye muhalefet grupları ile Türkiye’nin koruması sayesinde Esad rejiminin kontrolü dışında kalan kuzey Suriye bölgelerinde yaşayan insanlar arasında derin bir endişe ve hayal kırıklığı yarattı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dahil Türk yetkililerin Esad’la görüşme ihtimaline dair birçok açık beyanına rağmen, Şam yönetimi Esad iktidarının son aylarına kadar bu mesajları geri çevirdi. Rejim, Türkiye’nin önce kuzey Suriye’deki askerî varlığını çekmesini şart koşuyordu.

HTŞ ile Türkiye arasındaki bir başka gerilim kaynağı, HTŞ’nin gücünü ve nüfuz alanını sürekli genişletme çabasıydı. Esad rejiminin kontrolündeki bölgelere ilerleyecek kadar güçlü olmayan HTŞ, yönünü Türkiye’nin doğrudan kontrolü altındaki kuzey Halep’e çevirdi. Bu bölgede, Türkiye’nin kurduğu ve “Suriye Milli Ordusu” çatısı altında birleştirdiği vekil gruplarla işbirliği yaptı.

Türkiye bu yapıyı ilk olarak 2016’da, Suriye Demokratik Güçleri’ne karşı kullanmak üzere oluşturmuştu. SDG’nin Suriyeli Kürt liderliği, 1980’lerden bu yana Türkiye’ye karşı silahlı mücadele yürüten PKK ile organik bağlara sahipti.

20 Haziran 2022’de yüzlerce HTŞ savaşçısı Afrin’e girerek, Suriye Milli Ordusu’nun elindeki küçük Cinderes kasabasını ele geçirdi.

HTŞ’nin amacı yalnızca topraklarını genişletmek değildi. Aynı zamanda HTŞ kontrolündeki İdlib ile SMO kontrolündeki bölgeler arasındaki geçiş noktalarını ele geçirmek istiyordu. Bu kontrol noktaları, geçen araçlardan alınan vergiler yoluyla önemli gelir sağlıyordu.
HTŞ, Türkiye’nin tehditleri üzerine üç gün sonra geri çekilmek zorunda kaldı.

Patrick Haenni ve Jerome Drevon’un “Transformed by the People: Hayat Tahrir al-Sham’s Road to Power in Syria” adlı kitaplarında belgeledikleri üzere, bu hamle HTŞ’nin Ankara ile ilişkilerini gerdi.
Türkiye’nin kuzey Suriye politikasını, yani SMO tarafından yönetilen bölgeler üzerinde tam kontrolünü koruma amacını dikkate almayan eş-Şara, o dönemde HTŞ lideri olarak Ekim 2022’de ikinci bir harekât emri verdi.

HTŞ içinde bazı isimler, Türkiye’nin tepkisi karşısında genişleme hırsından vazgeçilmesini savunuyordu. Ancak eş-Şara bu görüşleri aştı. Bir ABD’li yetkilinin aktardığına göre bu kez Türkiye, HTŞ’ye karşı hava saldırısı tehdidinde bulundu. Bunun üzerine HTŞ yine geri çekildi.

Türkiye ile HTŞ arasında 2023 sonlarında yeni bir kriz patlak verdi. HTŞ’nin mali çıkarlarını ve aşiretlerle temaslarını yöneten Ebu Ahmed Zakkur örgütten ayrılarak Türkiye kontrolündeki kuzey Halep’e kaçtı. HTŞ, onu yakalamak için silahlı adamlarını gönderdi ve Azez’de ele geçirmeye çalıştı.

HTŞ, Zakkur’un sığındığı evi havaya uçurmakla tehdit edince Zakkur teslim oldu. Ancak HTŞ onu İdlib’e götürürken Türkiye konvoyun önünü kesti, Zakkur’u serbest bıraktı ve güvenli bir yere taşıdı.

Zakkur’un kuzey Halep’te sığındığı dönemde kendisini koruyan Sultan Murad grubunun üyelerine göre, Zakkur onlar üzerinden Türkiye’ye HTŞ’nin iç dinamikleri hakkında kapsamlı bilgiler verdi. Esad rejiminin devrilmesinden sonra ise Zakkur grupla barıştı ve bugün Suriye hükümetinin aşiretlerle ilişkilerini yürütüyor.

Türkiye, Esad rejimiyle ilişkileri normalleştiremeyince İdlib’deki mevcut durumu korumayı tercih etti. Cephe hatlarının karşı tarafındaki bölgeler rejim güçlerinin sürekli bombardımanı altında kaldı ve zamanla boşaldı. Bu durum HTŞ’yi cephe hattını daha güneye itmek ve yerinden edilen insanların geri dönmesini sağlamak için bir operasyon planlamaya itti. Bu operasyonun adı “Caydırıcı Saldırganlık Operasyonu” idi ve nihayetinde Esad’ın devrilmesiyle sonuçlanacaktı.

ABD’li, Suriyeli hükümet ve SMO kaynaklarına, ayrıca Türkiye ve HTŞ liderlikleriyle doğrudan temas halinde olan bağımsız arabuluculara göre Ankara bu plana karşı çıktı. Türkiye’nin kaygısı açıktı: 2016’dan bu yana Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi nedeniyle Esad rejimine karşı yürütülen bütün büyük savaşlar kitlesel yıkım, yerinden edilme ve kimi zaman muhalifler açısından toprak kaybıyla sonuçlanmıştı. Ankara, şiddetin devam etmesinin yeni göç dalgalarını Türkiye sınırına yönelteceğinden endişe ediyordu.

Bir Suriyeli Dışişleri Bakanlığı yetkilisi bunu şöyle anlattı:

“Türkler Esad rejimini istemiyordu ama saldırının savaşmaya değmeyeceğini düşünüyorlardı. Türkler bunun bize geri tepeceğini söylemekte haklıydı.”

Buradaki kasıt, yeni çatışmaların Suriyeli mültecileri Türkiye’ye doğru kaçmaya zorlayacağı korkusuydu.

İki Suriyeli hükümet yetkilisine göre Ankara, saldırıya karşı olduğunu o dönemde HTŞ’nin dış ilişkilerinden sorumlu olan, bugün ise Suriye Dışişleri Bakanı olan Esad eş-Şeybani’ye açıkça iletti.

Buna rağmen HTŞ operasyonu başlatma kararı aldı. Başlangıçta yalnızca 10 bin savaşçıya dayanan ve sınırlı hedefleri olan operasyon, Esad ordusunun feci zayıflığı, İran destekli milislerin ve Rusya’nın zayıf dış desteği nedeniyle ülke çapında hızlı bir ilerleyişe dönüştü. Sonunda Şam’ın ele geçirilmesiyle sonuçlandı.

Birden fazla SMO komutanına göre, operasyonun ikinci gününde Türk istihbaratından kendilerine talimat geldi: Operasyona katılmayacaklardı. Ancak SMO içindeki savaşçılar ve komutanlar bu ilerleyişe katılmak istiyordu. Bu nedenle üst düzey SMO komutanları Türklere bazı birlikleri üzerindeki kontrolü kaybettiklerini bildirdi.

Görüştüğüm bütün Suriyeli ve Amerikalı kaynaklar ile bağımsız arabulucular, Türkiye’nin tutumunun hızla değiştiği konusunda hemfikirdi. Bir Suriyeli yetkili bunu şöyle ifade etti:

“Türkiye bunun bu kez farklı olabileceğine dair en küçük işareti aldığı anda Türkler, ‘Sizinleyiz, sonuna kadar gidin’ dedi.”
Ancak o aşamada bile Türkiye, kendi vekil gruplarının Şam’ı ele geçirme savaşına katılmasını istemedi. Birkaç SMO komutanına göre, 5 Aralık 2024’te Hama’nın ele geçirilmesinden sonra Türkiye, bu gruplara güçlerini Tişrin Barajı’na yönlendirme ve burayı Kürt öncülüğündeki SDG’den alma emri verdi.

Yani Türkiye, Şam savaşını destekleme yönünde tutum değiştirmiş olsa bile vekil güçlerini kendi en önemli ulusal güvenlik önceliği için kullanmaya çalıştı: Esad güçlerinin çöküşünden yararlanarak batıya doğru genişleyen PKK etkisindeki SDG ile mücadele.

Fakat SMO savaşçıları ve komutanları o noktada Türkiye’nin SDG’ye karşı savaşını yürütmek istemiyordu. Onlar hızla Şam’a ilerleyen saldırıya katılmak istiyordu. SMO gruplarından Ceyş el-İslam’a mensup birkaç kaynağa göre, grubun liderliği Türklere savaşçılar arasında bir isyan hali olduğunu bildirdi. Grubun genelkurmay başkanı olarak bilinen Ebu Maruf, savaşçıların çoğunluğuyla birlikte ayrıldı.
Ebu Maruf ve Ceyş el-İslam, çöl yolunu kullanarak Şam’a ulaşan ilk muhalif savaşçılar arasında yer aldı.

HTŞ, Esad rejimini doğrudan Türk desteği olmadan devirdi. Fakat Esad sonrası Suriye’de güvenliği Türk yardımı olmadan sağlayamaz. Ankara, kuzey Suriye’deki doğrudan müdahalesi ve askerî kapasitesi nedeniyle Şam’ın başlıca askerî ve güvenlik garantörü durumunda.
Türkiye’nin 2020 başlarında önemli ölçüde genişleyen müdahalesi, Türk askerlerini HTŞ savaşçılarının ve Ahrar el-Şam ile Feylak el-Şam gibi İdlib merkezli diğer grupların yanına yerleştirdi. İki taraf, Esad rejiminin İdlib’e ilerleyişini durdurmak için birlikte çalıştı. Türkiye’nin saldırı SİHA’larını yoğun biçimde kullanması bu saldırıyı durduran temel etkenlerden biri oldu.

O dönemde HTŞ’nin yönettiği ve el-Feth el-Mubin adı verilen savaş odası, Türkiye’nin HTŞ’nin müttefiki gruplara verdiği eğitimden sonra Türk silahları ve teçhizatı aldı. Türkiye HTŞ’nin kendisini değil, HTŞ ile müttefik grupları bu silahların kullanımı konusunda eğitti.

Şam ile Ankara’nın açık ortak çıkarları da var: Suriye’nin istikrarını sağlamak ve ülkenin bütün toprakları üzerinde kontrol kurulmasını mümkün kılmak. Ancak bu ortak kaygılara rağmen Şam’ın bağımsızlığını koruma arzusu Ankara ile anlaşmazlıklara yol açıyor.

Yeni Suriye yönetimi iktidarı ele geçirir geçirmez, daha önce ilişkisi bulunan Türkiye ve Katar’ın ötesinde ittifaklar geliştirmeye çalıştı. Esad’ın kaçmasından üç hafta sonra eş-Şara, bir Arapça televizyon kanalına ilk röportajını verdi. Bir Suriyeli yetkiliye göre röportajın Suudi Arabistan tarafından yönetilen El Arabiya kanalına verilmesi bilinçli bir tercihti. Birden fazla bilgili kaynağa göre ilk dış ziyaretin Suudi Arabistan’a yapılması da aynı şekilde kasıtlıydı.

Suriye’nin ittifaklarını çeşitlendirme çabası birkaç nedene dayanıyordu. Birincisi, tek bir müttefike bağımlılığı azaltarak daha fazla manevra alanı ve bağımsızlık elde etmekti. Üst düzey bir Suriyeli yetkili, “Şara, Türkiye ve Katar ile Suudi Arabistan arasında denge kurmak istiyor” dedi.

İkinci neden, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Ürdün ve İsrail gibi İslamcılık karşıtı güçleri karşısına almaktan kaçınma arzusuydu. Bu Arap ülkeleri, kendi yönetimlerine potansiyel tehdit olarak gördükleri Müslüman Kardeşler’i yasaklamış durumda. Eğitim sistemleri ve medyaları üzerinden bu hareketlere karşı sert bir söylem yürütüyorlar.

Buna karşılık Türkiye ve Katar, bölgesel konumlarını popülist İslamcı söylemi benimseyerek ve Müslüman Kardeşler çizgisindeki grupları destekleyerek güçlendirdiler. Üst düzey Suriyeli yetkili bunu şöyle açıkladı:

“Suriye, Türkiye’den ziyade Suudilerin kucağında görünmek istiyor. Çünkü Türkiye, İsrail’de ve bölgede hassasiyet yaratıyor.”

Petrol zengini Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelimi etkileyen bir başka faktör de Türkiye’nin Suriye’ye yatırım yapma ya da hibe sağlama kapasitesinin sınırlı olması. 2025 öncesinde Türkiye’nin vekil milislerinin maaşları bile Katar tarafından karşılanıyordu.

Şam’ın yeni liderliğiyle temas kuran arabuluculara göre son bir neden de Türkiye ile ortaklığın niteliğiydi. Bu ortaklık, Şam’ın yeni müttefikleriyle ilişkisine kıyasla daha babacan, şartlı ve müdahaleci olarak görülüyordu.

Türkiye, Şam’ın ittifaklarını genişletmesinden rahatsız. Üst düzey bir Suriyeli yetkiliye göre:

“Türkler, Şam’ın ittifaklarını genişletmeye çalıştığını fark ediyor. Bu yüzden sürekli geri geliyor, daha fazlasını istiyorlar.”

Esad’ın devrilmesinden sonra Şam ile SDG arasında, SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu ve SDG kontrolündeki kuzeydoğunun Şam yönetimine bağlanması konusunda çeşitli müzakere turları yürütüldü.

Bu görüşmeler ancak Şam’ın Ocak 2026 ortasında Suriye’nin Arap çoğunluklu doğu bölgelerine yıldırım niteliğinde bir saldırı başlatmasının ardından ilerleme kaydetti. Şam güçleri Deyrizor’u, Rakka’yı ve Haseke’nin Arap çoğunluklu bölgelerini ele geçirdi.

Sahadaki kayıplar nedeniyle SDG, Ocak 2026 başında Şam’ın önerdiğinden çok daha kötü koşullar içeren bir anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.

Yıldırım harekâtından önce uzayan müzakereler, Şam ile Ankara arasındaki ilişkinin karmaşık doğasını da ortaya koydu. Çünkü Türkiye, SDG’yi kendi ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü için görüşmelerin içindeydi.

Şam’ın doğu Suriye ve SDG üzerinde yeniden kontrol sağlaması hedefini Ankara destekliyordu. Ancak bu sonuca nasıl ulaşılacağı konusunda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşandı.

Müzakerelerde yer alan veya görüşmeler hakkında doğrudan bilgi sahibi olan çok sayıda kaynağa göre, bu anlaşmazlıkların yaşandığı her durumda izlenecek yolu belirleyen taraf Şam oldu.

Kürt müzakereciler açısından ise görüşmelerin direksiyonunda Şam’ın olduğu her zaman açık değildi.

Görüşmelere katılan bir ABD’li diplomat şunları söyledi:

“Bazen Şam, direksiyonda kendisinin olduğunu gizliyordu ve SDG’yi baskı altına almak için ‘Türkiye buna karşı çıkıyor’ diyordu. Bir konuda dirençle karşılaştıklarında, Türkiye’nin buna itiraz ettiğini söylüyorlardı. Oysa gerçekte bu süreç baştan sona Colani’nin (Şara) ve Şeybani’nin ustaca yürüttüğü bir oyundu. Milislerle yeterince uğraştıkları için onları nasıl dağıtacaklarını biliyorlardı.”

Esad’ın devrilmesinden sonra da Türkiye, SDG’ye karşı saldırıların sürmesini istiyordu.

Eski SMO komutanları ve hem Şam hem Ankara ile görüşen bağımsız bir arabulucuya göre Ankara bu operasyonların devamından yanaydı.
Ancak istediğini elde edemedi.

Şam’ın yeni yöneticileri Türkiye’ye böyle bir saldırıya karşı olduklarını bildirdi ve eski HTŞ mensuplarından oluşan Suriye ordusu birliklerini, Esad güçlerinin çekilmesi sırasında SDG’nin ele geçirdiği Deyr Hafir bölgesindeki cephe hatlarına gönderdi. Amaç yeni bir saldırının gerçekleşmesini önlemekti.

Suriye devleti bugün zayıf durumda. Kendi topraklarının tamamını bile kontrol edemiyor.

Kıyı bölgesinde, çöl bölgelerinde ve doğuda üç farklı isyan tehdidiyle karşı karşıya. Buna ek olarak İsrail, güney Suriye’nin geniş alanlarını işgal altında tutuyor.

Bu nedenle Şam’ın mevcut güvenlik boşluğunu doldurabilecek güvenilir ortaklara ihtiyacı var.

Türkiye ise, genel olarak Suriye silahlı muhalefetiyle ve özel olarak da HTŞ ile sahip olduğu tarihsel bağlar nedeniyle Şam’ın en önemli ortağı konumunda.

Ancak Ankara’ya olan bu açık bağımlılığa rağmen Şam bağımsızlığını korumaya çalışıyor.

Şara’nın kurduğu ve başlangıçta Cephetü’n-Nusra adıyla bilinen cihatçı yapı, 2011 sonunda yaklaşık 20 kişilik küçük bir hücreden, liderliğinin aralıksız ve zaman zaman acımasız şekilde güç ve nüfuz peşinde koşması sayesinde Suriye’nin iktidarını ele geçiren yapıya dönüştü.

Gücü elde etmek için tehlikeleri göze alan ve büyük riskler üstlenen insanların, iktidara ulaştıktan sonra herhangi bir devletin kuklası olmayı kabul etmeleri genellikle beklenmez.

Kurulduğu günden itibaren HTŞ ile Türkiye arasındaki huzursuz ortaklık, iki tarafı birbirine bağlayan çıkarlar sayesinde ayakta kaldı.
HTŞ, karşılıklı bağımlılığa dayanan bu ilişkide her zaman önemli bir etki ve pazarlık gücüne sahipti.

Esad’ın devrilmesinden sonra bu ortaklık bir ittifaka dönüştü.

Ve bu ittifak karşılıklı çıkarlara dayandığı için, Şam’ın giderek daha iddialı ve bağımsız hareket etmesi, ilişkinin gücünü zayıflatmadı. Aksine, iki taraf arasındaki ilişki bugün de karşılıklı bağımlılık temelinde varlığını sürdürüyor.

Elizabeth Tsurkov.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın