Geçen hafta Ortadoğu’da küçük çaplı bir jeopolitik deprem yaşandı. Son on yılın büyük bölümünde birbirlerine açıkça düşman olan Suudi Arabistan ve Türkiye, birbirlerini savunmak için savaşa girmeyi taahhüt etti. Pakistan’la birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalayan üç ülke, NATO benzeri bir düzenlemeyle, içlerinden birine yapılacak saldırının hepsine yapılmış sayılacağını ilan etti.
Pakistan ile Suudi Arabistan uzun zamandır yakın güvenlik ilişkilerine sahip. Ancak Suudi Arabistan ile Türkiye, Katar, Mısır, Müslüman Kardeşler ve en sert biçimde de İstanbul’da Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi gibi konularda karşı karşıya gelmiş, sert bölgesel rakiplerdi. Türkiye lideri Recep Tayyip Erdoğan, Kaşıkçı cinayetinden doğrudan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı sorumlu tutuyor gibi görünmüştü.
Peki onları şimdi bir araya getiren ne?
Başkan Donald Trump. Daha doğrusu, iki ülkenin Trump’a ve onun sözüne duyduğu güvenin giderek azalması.
İran savaşı, güvenilirliğin nasıl heba edileceğine dair bir ustalık dersi oldu. Suudi Arabistan ve Katar’ın daha geçen yıl Trump’tan güvenlik taahhütleri aldığını hatırlayın. Ancak Trump’ın yabancı liderlere verdiği sözler, New York’taki bankacılara verdiği sözler kadar sağlam. Tahran’la anlaşmaya varılmasına yalnızca birkaç gün kaldığını defalarca ilan etti. Haziran ortasına gelindiğinde yapılan bir sayıma göre Trump, anlaşmanın yakın olduğu ya da İran’ın çaresizce anlaşma istediği yönünde en az 38 açıklama yapmıştı. Buna karşılık bu hafta İranlı bir kaynak Reuters’a müzakerelerde “kesinlikle hiçbir ilerleme kaydedilmediğini” söyledi. Dünya artık Trump’ın Truth Social açıklamalarına, paylaştığı bazı yapay zekâ üretimi videolar gibi, gerçek ile kurgunun bir karışımı olarak yaklaşmayı öğrendi.
Aynı örüntü Avrupa’da da görülüyor. Mayıs ayında Pentagon, 5 bin Amerikan askerinin Almanya’dan ayrılacağını açıkladı ve Trump daha fazla asker çekilebileceğini ima etti. Ardından Pentagon, Polonya’ya gönderilmesi planlanan yaklaşık 4 bin askerin konuşlandırılmasını iptal etti. Birkaç gün sonra ise Trump, Polonya’ya ilave 5 bin asker gönderileceğini açıkladı. Bazen Avrupa’yı Rusya’ya karşı savunmayacağı tehdidinde bulunuyor, bazen de savunacağını söylüyor. Böyle bir ortamda on yıllık bir askeri plan hazırlamaya çalışan Avrupalı bir savunma bakanı olduğunuzu düşünün.
Trump bu hafta ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinde “tam kontrol” sahibi olduğunu ilan etti. Oysa gemi takip verilerine göre yakın zamanda bir günde boğazdan yalnızca 14 gemi geçti. Savaştan önce bu sayı günde 130’un üzerindeydi.
Bu, yalnızca bir başkanlık üslubu ya da söylem meselesi değil. Amerikan gücünün tam kalbine dokunan bir mesele.
ABD, seksen yıl boyunca uçak gemileri ve F-35 filoları kadar güçlü başka bir şey inşa etti: güvenilirlik.
Müttefikler, Amerikan taahhütlerinin bir yönetimden diğerine devam edeceğine inanıyordu. Rakipler ise Amerikan tehditlerinin, zaman zaman abartılı olsalar bile, gerçek bir ağırlık taşıdığını biliyordu. Sistem kusursuz değildi. Washington sözlerini bozdu, hatalar yaptı. Ancak genel kabul, ABD’nin öngörülebilir bir aktör olduğu ve Amerikan başkanının sözlerinin bir anlam taşıdığı yönündeydi.
Trump ise vaatleri ve tehditleri büyük bir blöf oyunu oynuyormuş gibi kullanıyor. Fakat öngörülemezlik, bir ittifakta gayrimenkul pazarlığındakinden çok farklı sonuçlar doğurur. Müttefikler askerlerin gelip gelmeyeceğini, tarifelerin yükselip düşmeyeceğini, bugün imzalanan bir anlaşmanın yarına kadar geçerli olup olmayacağını bilemiyorsa, bunun sonucu daha itaatkâr hale gelmeleri olmaz. Daha bağımsız hale gelirler.
Ülkeler kendilerine sigorta poliçeleri oluşturmaya başladı. Danimarka, Amerikan Patriot sistemi yerine Fransız-İtalyan SAMP/T hava savunma sistemini tercih etti. Kanada, F-35 alımlarını yeniden değerlendiriyor. Avrupa hükümetleri kendi silah sanayilerine büyük yatırımlar yapıyor. Güney Kore, Avrupa’daki NATO ülkelerine silah satan en büyük ikinci ülke haline geldi ve Körfez ülkelerinin hava savunmasını Patriot’lardan daha ucuz sistemlerle güçlendirmelerine yardımcı oluyor. Hollanda Merkez Bankası, Amerikan teknolojisine bağımlılığı azaltmak için kritik bulut hizmetlerini Avrupalı bir sağlayıcıya taşıdı.
Ve şimdi Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan kendi güvenlik mimarilerini kuruyor.
Bu adımların hiçbiri tek başına Washington’dan kopuş anlamına gelmiyor. Ancak hepsi birlikte değerlendirildiğinde, Amerika’nın sözüne duyulan güvenin giderek derinleşen biçimde aşındığını gösteriyor.
Aynı şey Amerikan tehditleri için de geçerli. Washington gümrük tarifeleriyle tehdit ediyor, tavizler koparıyor ve ardından yeniden gümrük tarifesi tehdidinde bulunuyorsa, hükümetler taviz vermenin kendilerine güvenlik sağlamadığı sonucuna varır. Kanada Başbakanı Mark Carney’nin bu yılın başlarında söylediğini başka kelimelerle ifade edersek: Ülkeler boyun eğmenin kendilerine güvenlik sağlayacağını umuyorsa, yanılıyorlar.
Dolayısıyla rasyonel cevap, alternatifler inşa etmektir.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bile Trump’ın önerilerini pek ciddiye almadı; bu hafta Amerikan başkanının Gazze için hazırladığı 15 maddelik planı kısa ve kesin bir şekilde reddetti. Netanyahu, Trump’ın büyük tantanayla açıklanan ve ardından hızla unutulan pek çok planına tanıklık etti. Gazze Rivierası planını hatırlıyor musunuz?
Büyük güçler işte böyle geriler: Mutlaka dramatik bir yenilgiyle değil, diğer ülkelerin sessizce dünyalarını artık onların etrafında düzenlememeye başlamasıyla.
ABD hâlâ muazzam bir güce sahip. Dünyanın en güçlü ordusu, ileri teknolojileri, devasa sermaye piyasaları, güçlü ittifakları ve dolar hâlâ onun elinde. Fakat güvenilirlik de bir güç unsurudur; nesiller boyunca zahmetle biriktirilen ve şaşırtıcı derecede kolay harcanıp heba edilebilen bir varlık.
Küba Füze Krizi sırasında Başkan John F. Kennedy, Sovyet nükleer füzelerinin Küba’da bulunduğunun tespit edildiğini anlatmak üzere eski Dışişleri Bakanı Dean Acheson’ı Paris’e, Charles de Gaulle’ü bilgilendirmeye gönderdi. Acheson, iddiayı kanıtlamak için yanında keşif fotoğrafları götürmüştü.
Amerika’nın emir eri olmaktan çok uzak olan de Gaulle, fotoğraflara bakmaya bile gerek görmedi.
Kanıta ihtiyacı olmadığını söyledi.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın sözü yeterliydi.
Bugün böyle bir sahneyi hayal etmek bile mümkün değil.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.