ÇEVİRİ I Daron Acemoğlu yazdı: Ayrışmanın yarattığı tehlikeler

Soğuk Savaş’ın “Sputnik anı”, ABD hükümetini altyapıya, eğitime ve yeni teknolojilere yatırım yapmaya itmişti. Bugün kamu politikası için benzer bir yol haritası çizmek pek çok açıdan faydalı olabilir. Biden yönetimi, ABD’nin yatırım önceliklerini Çin-Amerikan rekabetini göz önünde bulunduracak şekilde belirlemeye başladı bile. Çin ile yeni bir ‘’Sputnik anının’’ yaratacağı potansiyel faydaların, ayrışmanın yol açacağı maliyetten çok daha tercih edilir olduğunu söylemek zor değil.

Çin hükümetinin geçen yıl Alibaba’ya ve geçtiğimiz ay özel araç çağırma uygulaması Didi’ye uyguladığı kısıtlamalar, Çin’in teknoloji endüstrisinin geleceğine ilişkin ateşli tartışmalara yol açtı. Bazı uzmanlar, Çin’in geçtiğimiz aylardaki düzenleyici müdahalelerini, ABD’de hükümet yetkililerinin, Big Tech’in (ABD enformasyon teknolojileri sektörünün en büyük beş şirketinin) faaliyetlerine yönelik yürüttüğü incelemelerin de dahil olduğu meşru bir eğilime paralel biçimde ele alıyor. Diğerleri, bu yaşananları, aksi takdirde Batılı ülkeler tarafından kullanılabilecek verilerin kontrolü üzerinde oynanan bir oyun olarak görüyor. Daha makul bir bakış açısına sahip bir diğer grup ise bu müdahaleyi, Çin Komünist Partisi’nin, Çin’deki büyük şirketlere kontrolün kimde olduğunu hatırlatmak için verdiği bir gözdağı olarak değerlendiriyor.

Ancak, Çin hükümetinin eylemlerinin, Çin’i ABD’den ayrıştırmaya yönelik daha geniş bir çabanın parçası olduğunu görüyoruz. Bu çabayı küresel sonuçlar yaratacak bir gelişme olarak ele almak mümkün. Çin ve Amerika arasındaki ekonomik ve stratejik ilişkilerdeki istikrarlı bozulmaya rağmen, bu rekabetin Soğuk Savaş’ta olduğu gibi jeopolitik bir çatışmaya dönüşeceğini çok az sayıda kişi öngörebildi. ABD, bir zamanlar Çin’e aşırı bağımlıydı ve bu nedenle iki ülkenin ekonomileri  birbiriyle çok yakın bir ilişki içindeydi. Günümüzde ise, daha farklı temeller üzerine inşa edilen bir güç dengesine doğru ilerliyor olabiliriz.

Soğuk Savaş’ı tanımlayan ve birbiriyle ilişkili üç farklı dinamik vardı. Bunlardan ilki ve belki de en önemlisi ideolojik rekabetti. ABD’nin başını çektiği Batı dünyası ve onun karşısında Sovyetler Birliği, dünya düzeninin nasıl kurgulanması gerektiğine dair farklı görüşlere sahiplerdi ve her iki taraf da kimi zaman menfur yollara başvurarak kendi görüşlerini diğer ülkelere yaymaya çalıştı. Bu mücadelenin, nükleer silahlanma yarışı sırasında canlı olarak yaşadığımız bir de askeri boyutu vardı. Ayrıca, her iki blok da bilimsel, teknolojik ve ekonomik ilerlemedeki öncülüğünü korumak istiyordu, çünkü bu öncülüğün ideolojik ve askeri alanda hakimiyet kurma konusunda kritik bir rol oynadığının bilincindelerdi.

Sovyetler Birliği, ekonomik büyüme konusunda en nihayetinde ABD kadar başarılı olamasa da, Soğuk Savaş’ın ilk döneminde teknolojik ve askeri alanda önemli başarılar elde etti. Bunlar arasında Sputnik uydusunun başarılı bir şekilde yörüngeye fırlatılması, ABD için bir alarm işlevi görmüştü.

Soğuk Savaş yıllarındaki amansız rekabetlerin, büyük oranda, ABD ile Sovyetler Birliği’nin birbirinden ayrışması nedeniyle yaşandığını söylemek mümkün. O yıllarda Sovyetler Birliği, ABD’nin yatırımlarını ve teknoloji alanındaki atılımlarını, Çin’in on yıllardır yaptığı gibi (kimi zaman yaşanan casusluk faaliyetleri dışında) doğrudan ve olduğu şekliyle elde edemiyordu.

Ancak bugün, Donald Trump’ın tutarsız diplomasi anlayışı sonucunda iyice gerilen Çin-Amerikan ilişkileri, Soğuk Savaş yıllarındaki rekabetin modern dünyadaki bir benzerine yol açtı. Bundan 20 sene evvel ufukta dahi görülmeyen bir ideolojik uçurum, günümüzde, Batı’nın demokrasinin erdemlerini (olumsuz yanlarını saklamaksızın) yüceltmesiyle ve Çin’in otoriter devlet modelini dünyanın dört bir yanındaki ülkelere, özellikle de Asya’da ve Afrika’da durmak bilmez bir şekilde yaymasıyla iyice belirginleşti.

Aynı zamanda Çin, özellikle Güney Çin Denizi’nde ve Tayvan Boğazı’nda yeni askeri cepheler açtı. Bunun yanı sıra, ekonomik ve teknolojik rekabet, her iki tarafın da yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için ölümüne bir yarışa girmesiyle son on yıldır tırmanmaya devam ediyor. Her ne kadar yapay zekaya yanlış bir açıdan odaklanılsa da, dijital teknolojiler, biyolojik bilim, ileri elektronikler ve yarı iletkenler konusunda ustalaşmanın büyük önem taşıdığı neredeyse su götürmez bir gerçek.

Bazı gözlemciler, Batı’ya ortak bir amaç vereceğini düşündükleri için bu yeni rekabeti memnuniyetle karşıladılar. Ne de olsa Soğuk Savaş’ın “Sputnik anı”, ABD hükümetini altyapıya, eğitime ve yeni teknolojilere yatırım yapmaya itmişti. Bugün kamu politikası için benzer bir yol haritası çizmek pek çok açıdan faydalı olabilir. Biden yönetimi, ABD’nin yatırım önceliklerini Çin-Amerikan rekabetini göz önünde bulunduracak şekilde belirlemeye başladı bile.

Batı dünyasının Soğuk Savaş dönemindeki başarı öykülerinin çoğunun, Sovyetler Birliği’nin Batı’nın iyi yönlerini görünür kılan bir levha görevi görmesine dayandığı doğrudur. Batı Avrupa’nın sosyal demokrasi modeli, Sovyet tarzı otoriter sosyalizm karşısında makbul bir alternatif olarak görülüyordu. Benzer şekilde, Güney Kore ve Tayvan’daki piyasa güdümlü büyüme, otokratik hükümetleri vatandaşlarına açıkça baskı yapmaktan kaçınmaya, toprak reformları yapmaya ve eğitim yatırımlarına zorlayan komünizm tehdidine çok şey borçludur.

Yine de, yeni bir ‘’Sputnik anının’’ yaratacağı potansiyel faydaların, ayrışmanın yol açacağı maliyetten çok daha tercih edilir olduğunu söylemek zor değil. Zira, ülkelerin birbirine bağımlı olduğu günümüz dünyasında küresel işbirliği esastır. Batı dünyası ile Çin arasındaki rekabet, her ne kadar demokrasinin dünya çapında savunulması için gerekli olsa da, Batı’nın tek önceliği değil. Bu arada, iklim değişikliğinin, medeniyet karşısında ciddi bir tehdit oluşturmasının yanı sıra,  Çin ve ABD arasında yakın bir işbirliği doğuracağını da unutmamak lazım.

Dahası, son zamanlarda, uluslararası siyaset yorumcuları arasında, Soğuk Savaş’ın yarattığı muazzam miktardaki maliyetleri küçümsemeye yönelik bir eğilim ortaya çıktı. Eğer bugün Batı ülkeleri; Hong Kong ve Çin de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanında insan haklarını ve demokrasiyi savunma konusunda geçmişte sahip olduğu güvenilirliği kaybettiyse, bunun tek sebebinin Orta Doğu’da bir kuşaktır devam eden ve feci sonuçlara yol açan askeri müdahaleler olduğu söylenemez. ABD’nin, Sovyetler’le arasında iki ülkeden birinin yok oluşuyla sonuçlanacak bir savaş yaşandığına kanaat getirdiği dönemde, aynı zamanda İran’da (1953) ve Guatemala’da (1954) demokratik yollarla seçilmiş hükümetleri devirdiğini ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Joseph Mobutu ve Şili’de Augusto Pinochet gibi zalim diktatörleri desteklediğini unutmamak gerekiyor.

Soğuk Savaş’ın uluslararası istikrarı temin ettiğini düşünmek de en az bu kadar büyük bir hatadır. Aksine, nükleer silahlanma yarışı ve iki taraf arasında gerilimin tırmanması, olası bir savaşa zemin hazırladı. Küba Füze Krizi, ABD ile Sovyetler’in açık bir çatışmaya (ve “karşılıklı garantili imhaya”) yaklaştığı tek olay değildi. 1973’te Yom Kippur Savaşı sırasında; 1983’te Sovyet erken uyarı sistemleri, ABD’nin kıtalararası balistik füze fırlattığı hakkında yanlış alarm verdiğinde ve diğer birçok olayda savaşın eşiğine gelinmişti.

Bugün yapmamız gereken, hem birbiriyle uyuşmayan dünya görüşleri arasındaki rekabete, hem de iklime ilişkin ve jeopolitik meselelerde işbirliğine izin veren bir “barış içinde bir arada yaşam’’ modeline ulaşmaktır. Bu, Batı’nın, Çin’in insan hakları ihlallerine sessiz kalmasını veya Asya’daki müttefiklerini yalnız bırakmasını gerektirmediği gibi, Soğuk Savaş türü bir tuzağa düşmesi anlamına da gelmiyor. İlkeli bir dış politika anlayışı inşa etmek, hele ki Batılı hükümetlerin, ülkelerindeki sivil toplum kuruluşlarını, Çin’in hem yurtiçinde hem de yurtdışında müsebbibi olduğu hak ihlallerini incelenmeleri konusunda desteklediği bir senaryoda hiç de zor değil.

Orijinali:

https://www.project-syndicate.org/commentary/dangers-of-us-china-decoupling-by-daron-acemoglu-2021-07

Çeviren: Deniz Karakullukcu