Gelecek Partisi insan hakları sempozyumu: “2015’ten önce fantastik bir dünyada yaşıyormuşuz”

Gelecek Partisi, Dünya İnsan Hakları Günü nedeniyle “2021 Türkiye’si ve İnsan Hakları” başlıklı bir sempozyum düzenledi. Sempozyumda konuşan Ahmet Davutoğlu: "Çin modeli ile insan hakları bir arada bulunmaz", Serap Yazıcı: "Askeri yönetimi eleştirenler, onlardan daha emin şekilde ilerlediler", Vahap Coşkun: "Türkiye bir siyasi partiler mezarlığı", KHK’lı akademisyen Günal Kurşun: "2015'ten önce fantastik bir dünyada yaşıyormuşuz."

Gelecek Partisi İnsan Hakları Başkanlığı tarafından organize edilen “2021 Türkiye’si ve İnsan Hakları” konulu sempozyum partinin genel merkez binasında 9 Aralık Perşembe günü gerçekleşti.

Gelecek Partisi İnsan Hakları Başkanı Prof. Dr. Serap Yazıcı tarafından hazırlanan sempozyumda yapılan konuşmalardan bölümler derledik:

Davutoğlu: “İnsan hakları, bir zihniyet meselesi”

İnsan hakları meselesi salt hukuki ilkelerle ilgili bir mesele değildir. Elbette hukuki bir boyutu vardır ama aslen bir zihniyet meselesidir. Nitekim ülkemizde kanuni olarak çok yol alındı ama insan hakları konusunda bir yol alınamadı. Bu durum, karşımızdaki sorunun bir zihniyet meselesi olduğunu gösteriyor.

Zihniyet meselesi ile ilgili 3 temel soruya cevap aranmalıdır:

1-İnsanoğlunun varoluşsal eşitliği konusunda takındığınız tavır nedir?

2-Toplumsal düzenin öznesi kimdir?

3-Siyasal bir yapı olarak devletin mahiyeti ve ilişkisi nedir?

İlk soru kadim bir sorudur. İnsanoğlunun doğuştan eşit olduğunu kabul etmeden hiçbir insan hakları sorununu ele alamazsınız.

“İlk şart İnsanoğlunun kendi içinde eşit doğduğunu kabul etmektir”

İki konu bu noktada önemli:

-İnsanoğlu doğanın içinde özel bir yeri olup olmadığı

-İnsanoğlunun kendi içinde özel bir ayrımın olup olmaması

İlk başlıkta dini ve felsefi öğretilerde ortak bir tutum varken, ikinci başlık hakkında konusunda ise farklılıklar vardır.

Sadece insanoğlunun doğada özel bir yeri olduğunu varsaymak yetmez, bütün insanların doğuştan eşit olduğunu düşünmek lazımdır.

“Toplumsal düzenin öznesi eşit vatandaşlardır, herhangi bir grup değildir”

İkinci soruya gelirsek; toplumda bir grup ‘Toplumun öznesi benim, benden olmayan gitsin’ derse o zaman insan haklarından söz edilemez. Toplumsal düzenin öznesi eşit vatandaşlardır, herhangi bir grup değildir. İktidar sahibi olduktan sonra milleti tanımlamak, sonra da bu ülkenin bekasını kendi iktidarı ile özdeşleştirmek ve buna itiraz edeni hainlikle suçlamak şu demektir: Bu toplumsal düzenin öznesi benim, gerisi nesne.

“İnsan haklarını savunanlar araç devleti savunur”

Üçüncü soru, amaç devlet ile mi yönetiliyorsunuz yoksa araç devlet ile mi? İnsan haklarını savunanlar araç devleti savunur. İnsan esastır, insan hakları esastır, devlet dair hiçbir kurum kutsal değildir ve bireyi, insan haklarını uygulamadığında yok olmaya mahkumdur.

İnsan odaklı siyasetin aracı devlettir, devlet odaklı siyasetin aracı insan değildir.

Nefret ve öfke dilinin hakim olduğu bir yerde insan haklarının yaşaması mümkün değildir.

“Anayasadaki ‘İnsan haklarına saygılı’ ifadesi yetersiz, uyulması zorunlu olmalı”

Anayasanın 2. maddesindeki ‘İnsan haklarına saygılı’ ifadesi yetersizdir, bağlı ve uymak zorunda olarak değiştirilmelidir. Saygılı olmak yetersizdir, saygı duymak zorunlu olmalıdır. Ancak bu değişikliğin yapılması ve uygulanması halinde demokratik bir devletten söz edilebilir.

“Biz özgürlükçü demokrasi diyoruz”

Biz sadece demokrasi demiyoruz, özgürlükçü demokrasi diyoruz. Çünkü öyle bir üst terminoloji oldu ki demokrasi, kimse karşı değil.

“Çin modelinin karşısında sosyal devlet anlayışı anayasal dayanak noktamızdır”

Sosyal devlet anlayışı, Çin modelinin karşısında anayasal dayanak noktamızdır. Sosyal devlet insan onuruna yakışır bir hayat sağlamasıdır.

Çin modeline karşı çıkıyoruz, Anadolu modeli ile biz kalkınırız. Çin modelinin dillendirilmesi ile anayasa inkar edilmektedir. Bırakın hukuk devletini, artık kanun devleti olma vasfını da kaybetti.

“Yargı Beştepe’den emir beklerken hukuk devletinden söz edilemez”

Yargı, Beştepe’den gelecek olan emirleri bekliyorsa hukuk devletinden söz edilemez. Gerçek anlamda bir demokratik, laik, sosyal devlet anlayışının inşası ancak ve ancak insan haklarının özgürlükçü bir perspektiften yorumlanması ile biz doğru bir noktaya varabiliriz. Biz insan haklarına sadece saygılı değil, aynı zamanda uymak zorunda olan yeni bir çerçeveye oturtarak kurabiliriz.

‘Evrensel’ ifadesi, insanların bütün dünyada ortak olarak kabul ettiği ilkelerdir. Türkiye’nin bu ilkelere uyması asla bir dayatma olarak, dış güçlerin baskısı olarak görülemez.

Gelecek Partisi İnsan Hakları Başkanı Serap Yazıcı: “Askeri yönetimi eleştirenler, onlardan daha emin şekilde ilerlediler”

12 Eylül’den sonra çok ciddi bir mücadele başladı. Yapılan anayasa değişiklikleri ile bu konuda bir aşama kat edildi.

2013 yılına kadar 1982 anayasasının iyileştirilmesi yolunda adımlar atıldı. 2013 sonrasında ise bir sapma gerçekleşti ve insan hakları ihlalleri meydana gelmeye başladı.

Yolsuzluk operasyonları yargıya iletilmesin diye genel olarak yargının özel olarak ise HSK üzerinde hükümete alan açıldı.

2016’daki darbe girişiminin bastırılması hepimizin şükredeceği bir sonuç fakat 22 Temmuz’da ilan edilen OHAL 2018’e kadar 2 yıl gerçekleşti. Bu süre zarfında 31 adet OHAL KHK’sı kabul edildi. 1982 anayasası dahi mucidi olduğu OHAL KHK’ları için bir sınır çizmişti ama o sınırlara da uyulmadı. Binlerce yurttaşımız bu KHK’lar ile işlerinden edildi, pasaportlarına el konuldu vs. Böylece binlerce yurttaşımız sivil ölüme mahkum edildi.        

2017’de bir de yeni anayasa değişikliği getirildi. Bu değişiklik kamuoyunda konuşulamadı, tartışılamadı. Medyada sadece anayasa değişikliğini öven kişilere yer verildi.

Askeri yönetimi eleştireler, onlardan daha emin şekilde ilerlediler.

İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan: “Katılımcılık hakkı ve seçim güvenliğinin önünde ciddi engeller var”

Türkiye’de demokrasinin katılımcılık noktasında ciddi sorunları var. Bu, biz sahada çalışan insan hakları aktivistleri olarak gördüğümüz en büyük sorunlardan biri.

YSK, siyasi partiler dışında seçim gözlemine izin vermiyor. 2011 yılından beri bu red kararlarını alıyoruz. Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk fakat usulden reddedildi başvurumuz.

Eskden YSK’nın kendi veri kayıtları vardı fakat daha sonra İçişleri Bakanlığı Nüfus vs. başkanlığına geçtikten sonra bazı sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Siyasi partilerin seçmen kütüklerini önden alıp iyi bir çalışma ile inceleme yapmaları gerekiyor.

“Partilerin finansmanı önemli sorun noktalarından biri”

Seçim sürecinde partilerin finansmanını nasıl sağladığı hep gündemde olmalı. Bu konuda çeşitli sıkıntılar var.

Seçimlere hazırlanma konusunda, medya açısından bir eşitlikten söz etmek mümkün değil.

100 küsur parti var, 20 küsur tanesi seçime girebiliyor. Evrensel anlamda katılımcılık ilkesi bu kadar kısıtlayıcı bir seçim sistemi ile uyuşmuyor.

Hazine yardımı konusu başlı başına sorunlu bir konu.

Siyasi partiler kanununun kesinlikle ve kesinlikle değişmesi gerekiyor.

Sahadaki gözlemcilerimiz üzerinden birden çok kimlik çıkan vatandalar gördüler. TÜİK istatistiklerine göre nüfus artış hızımız yüzde 13’ten yüzde 5,5’a çıkmış bir senede. Burada bir problem olduğu kanaatindeyim.

Bir başka problem kamu iradesinin tarafsızlığı konusu. Kritik kamu kuruluşlarının tamamına Cumhurbaşkanı tarafından atama yapılıyor artık.

Çok fazla polis ve asker ataması yapılan küçük illerde seçim sonucu etkilenebiliyor. Son Şırnak seçimlerinde bunu gördük.

“Merkezi sistemden kaynaklanan oy kullanamama sorunu çözülmeli”

Türkiye’de ne yaparsanız yapın bazı kesimdeki insanlar oy kullanamıyor. Çünkü merkezi sistemdeki kayıt sistemine göre binlerce tarım işçisi, turizm işçisi, inşaat işçisi, üniversite öğrencisi, evsizler gibi toplum kesimleri oy kullanamıyor. Bu insanların da oy kullanmasını sağlayacak bir değişikliğe ihtiyaç var. Hiç değilse YSK’nın sadece seçim döneminde değil, her zaman seçmen listelerini askıda tutması ilk atılacak adım olabilir.

Seçim sandıkta kazanılır sözü çok ilginç bir söz. Muhalefet partileri mutlaka her sandıkta bir ya da birden çok gözlemci barındırma konusunda anlaşmalıdır.

Yaşlıların oy kullanması konusunda çeşitli sorunlar yaşanabiliyor. Bu sebeple sandık temsilcilerinin alandan hiç ayrılmaması gerekiyor.

Vahap Coşkun: “Türkiye bir siyasi partiler mezarlığı”  

Demokratik bir toplumun işlemesi için siyasi partiler olmazsa olamaz niteliktedir. Partiler, siyasi çoğulculuğun zeminidirler.

Siyasal partilere ilişkin düzenlemeler, partilerin varlığına göre nispeten yenidir.

Bir siyasi partinin özgürlüğünü tartışırken soracağımız soru şudur: Bir siyasi partinin hareket alanı nedir? Kendisine ne kadar serbestiyet tanınmıştır?

Siyasi partilere ilişkin kanun, siyaseti siyasi partilere yasaklayan bir hukuki düzenleme gibidir adeta. Bir başka görüşe göre ise siyasi partilerin hareket alanı rejimin çizdiği sınırlar ile düzenlenmiştir.

1995’teki düzenlemeler ile günümüze nispeten daha iyi bir siyasi partiler kanunu ile gelinmiştir. 

Bugün Anayasa Mahkemesi’nin önünde HDP dışında 4 partinin kapatılma davası var. Bu partilerin kapatılması için gerekçe isimlerinde “Kürdistan” geçiyor olması. Sadece bu isimleri taşıdığı için bu partiler hakkında kapatılma davası var ki bu partiler programlarında da söylemlerinde de şiddeti bir araç olarak kabul etmeyi kesinkes reddediyorlar. AİHM ilkelerine göre bu partileri kapatılma ihtimali yok ama kapatmama kararı da siyasi ortamdan dolayı verilemediği için 4 yıldır bu dosyalar AYM’nin önünde duruyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yerini ve varlığını değiştirme vaadi, bir siyasi partiyi kapatma sebebi olabilir. Çünkü Siyasi Partiler Kanunu’nda bu madde vardır.

Anayasada çerçevesi çizilmemiş olan yasaklar bile Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alıyor. Bu hukuk felsefesine aykırıdır.

Biz, çok partili siyasi hayata geçmeden önce partiler Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılıyordu. Daha sonra mahkemeler bu görevi üstlenirken, AYM’nin kurulmasının ardından parti kapatma davalarına bakmaya başlamıştır.

Türkiye bir siyasi partiler mezarlığıdır. Kapatılan partilerin sayısı bunun göstergesi.

Politik alanın sınır taşları laiklik ve bölünmez bütünlük ilkeleri ile örüldü. Siyasi partilere bu iki alanın aleyhine siyaset yapma imkanı tanınmadı.”

Prof. Dr. Selin Esen: “Laiklik ile diğer özgürlükler arasında doğal bir bağ var”

Laikliğin iki tanımı vardır: Pasif laiklik ile dayatmacı laiklik anlayışı. Pasif devlet, bütün inançların kamusal alanda var olmasına imkan sağlayacak bir tutum sergiler. Laik devlet, din ve vicdan özgürlüğünün sürdürülebilmesinin temel ilkesidir.

Laiklik ilkesinin ifade özgürlüğü, gösteri özgürlüğü gibi diğer özgürlüklerle de direkt ilgisi var.

Devletin bütün yurttaşlara eşit mesafede olmasını sağlamanın yolu devletin bütün inançlara eşit mesafede olması, kamusal alanda herhangi bir dinin egemenliği ya da düşmanlığı bulunmamasına dayanıyor.

Anayasa Mahkemesi, kuruluşundan itibaren laiklik konusunda devlet adına toplumu laikleştirme görevini üstlenen bir tutum aldı.

4+4+4 hakkında muhalefetin açtığı davaya Anayasa Mahkemesi esnek ve özgürlükçü laiklikten bahsediyor ilk defa . O kararda ‘Eğer bir devletin yurttaşları arasında çoğunluğun mensup olduğu bir din varsa, devletin bu dinin eğitimiyle ilgili adımlar atması’nı normal karşılıyor. Bu, Anayasa Mahkemesi’nin laiklik tutumunda bir değişiklik olduğunu gösteriyor.

Suat Özcan isimli bir vatandaş, bir lise öğretmeni, hakkında disiplin soruşturması açılıyor. Soruşturmada öğretmene mezhebi hakkında sorular soruyor. Tüm yolları tükettikten sonra AYM’ye başvuran Özcan, kendisinin anayasal olarak zorla dini görüşünü açıklamaya zorlanamayacağını belirtiyor ama AYM bunu reddediyor.

Kimlik kartlarında dinin yer alması iki kez itiraza konu olsa da AYM tarafından kaldırılmadı. Şu anda kimlik kartında din ibaresi yer almasa da sorun çözülmüş değil çünkü kartlardaki çiplere bu bilgiler işlenebiliyor.

Vicdani ret bir başka konu şu anda. AİHM’nin önüne binlerce dava gitti ve hep ihlal kararı verildi. Vicdani Ret Derneği verilerine göre AİHM’de hak ihlali verilen vicdani retçiler hala askerlik yapmaya zorlanıyor.

Sünni Müslümanlığın dışındaki mezhep ve dinlerin ibadet ve inanç sorunları da bir başka konu. Devlet eliyle hangi dinin ve hangi mezhebin doğru olduğu belirleniyor ve tüm devlet kurumları da buna göre eylemde bulunuyor. AİHM’den çıkan kararlara rağmen bu tutum ve durum değiştirilmiyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın baştan bugüne laiklik ilkesi ile çatışma içerisinde olduğunu görüyoruz. Öyle ki, kişilerin anayasal haklarına müdahale edecek ölçüde uygulamaları, söylemleri oluyor.

Gelecek Partisi İnsan Hakları Başkan Yardımcısı Av. Hasan Seymen: “Türkiye’de sosyal devletten bahsetmek mümkün değil”

Batı’da mücadele ile oluşan sosyal devlet, Türkiye’de devlet tarafından, devlet zihniyeti tarafından anayasaya girmiştir.

Sosyal devlet sosyalizm ile karıştırılıyor. Ama kesinlikle öyle değil. Üretim araçları özel şirketlerin elinde, sadece devlet gerektiğinde vatandaşlar lehine piyasaya müdahale eder.

Devletin en başta vatandaşlar arasında gelir adaleti sağlaması gerekiyor. Fakat Türkiye’de şu anda bu gelir adaletinden söz etmek mümkün değil.

Eski Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen: “İnsan haklarının yeni dönem için devletin karakterini belirleyecek bir yere oturması gerektiği kanaatindeyim”

İnsan haklarına dayalı devlet ile insan haklarına saygılı devlet tanımları arasında dağlar kadar fark var. Fakat uygulamaları ortaya koyduğumuzda bu farkın yok olabildiğini görüyoruz. Kelime seçimi önemli, bir zihniyeti yansıtır fakat uygulama daha da önemlidir.

İnsan hakları, yeni dönemin bir denetim aracı olmalıdır. Her birimizin farklı referans noktaları olabilir ama insan hakları konusunda bir ortak noktada buluşabiliriz.

İnsan hakları paradigmasının ve söyleminin bir denetim aracına dönüşebilmesi için önce bir güç odağı haline gelmesi lazım. Burada teoriden öte, pratiği konuşmamız lazım. Toplum ne kadar insan haklarının farkında? Burada bir talep sorunu olduğu aşikar. Bu sorunun sebebi toplumdan öte muhalefetin sorunu. Herkes, hepimiz kendimiz için özgürlük ve hak istiyoruz çünkü. Bizim, herkes için, kendimiz gibi düşünmeyen, yaşamayan insanlar için de özgürlük istememiz, onların da hakkını savunmamız lazım. Eğer bu olur, kamuoyu basıncı hukukun şekillenmesine vesile olur.

Ben insan haklarının yeni dönem için devletin karakterini belirleyecek bir yere oturması gerektiği kanaatindeyim. 

KHK’lı hukukçu Doç. Dr. Günal Kurşun: “2015’ten önce fantastik bir dünyada yaşıyormuşuz”

Senelerce kürsüden anlattığım ceza hukuku alanlarını, Büyükada olayının ardından, üniversitemden KHK ile atılmamın ardından uygulamalı olarak test etmiş birisiyim.

Konu hukuk devleti olunca, buraya gelmeden önce acaba sussam mı diye düşündüm. Konuşacak bir şey kaldı mı diye sorguladım. Ama konuşmamız gerektiğine karar verdim. Eskisinden daha fazla konuşmaya, bu konuları gündeme getirmeye ihtiyacımız var.

Hukuk devleti yaşamsal bir noktada karşımıza çıkıyor. Mutlakiyetçi devletlerden çok önemli bir farkı var; vatandaşları keyfi uygulamalardan korumak amacıyla yasalar yer alıyor.

Hukuk devletinin esas amacı, kontrolsüz gücün sınırlanması ve kontrol altına alınmasıdır.

Ben 2016 yılında ihraç edildim, OHAL Komisyonu’na başvuru yaptım, 5 buçuk yıl geçti ve hiçbir adım atılmadı. Bu yüzden konuyu idari yargıya da götüremiyorum.

Ne kadar hukuk devletiyiz, ne kadar polis devletiyiz bir de buradan bakmak lazım.

Şimdi dönüp baktığımızda; 2015-2016 yılına kadar fantastik bir dünyada yaşıyormuşuz. Demokratik adımlar atıldı, reformlar yapıldı. Ama 2016’dan sonra insan hakları konusunda ileriye doğru atılmış bir adımdan söz edemiyorum. 2010’dan itibaren geriye doğru atılmış adımlardan söz edebiliriz.

Türkiye’de 152 bin kamu çalışanı KHK ile ihraç edildi. Aileleriyle birlikte değerlendirdiğimizde 1 milyona yakın insan bu KHK’lardan zarar gördü. Çok acı hikayeler var. Bütün siyasi partilerin bu konuda ses çıkartması gerektiğini düşünüyorum. Bu hukuki bir mevzu değil. Bu kararlar siyasi olarak alındı ve siyasi olarak kaldırılabilir.