İsmail Kara: “Hepimizin kaybettiği bir yerde ‘İslamcılar sınandı ve kaybetti’ demek züğürt tesellisi”

“28 Şubat’ın hedefi dindarlardı, İslamcılardı tespitinin doğruluk derecesini yeniden tartışmak lâzım. Bence dindarlar yakın ve görünür konjonktürel hedefti, ilk haksızlıklara da onlar, onların çevreleri, kurumları, şirketleri uğradı, zaten çelimsiz olan din eğitimi baltalandı, ama esas mesele bütün darbelerde olduğu gibi Türkiye’ye müdahale etmekti.”

32. Gün belgeselinde Mehmet Ali Birand 28 Şubat’ı, “Asker balans ayarı yapayım derken laik cumhuriyetin kabuğunu kırdı” sözleriyle yorumlamıştı. Röportaja dindarlar 28 Şubat travmasıyla nasıl baş etti, sorusuyla başlayacaktım fakat soruyu genelleştirmek daha doğru olacak. 28 Şubat travmasıyla milletçe nasıl baş ettik?

Travma ile baş etmedik, travmaya alıştık. Kulak çınlamasına, tansiyona hatta krize alışmak gibi bir şey bu. Ama o orada duruyor ve kendi başınıza kaldığınız zaman ciddi ciddi hissediyorsunuz, uykularınızı bölüyor. Ayrıca tehlikeye işaret olduğunu da biliyorsunuz o atışların ve çınlamaların. Eklemek lâzım 28 Şubat, dindarların bir kısmı dahil bazıları için fırsatlar da hazırladı, yükselme imkânları doğurdu. Onlar kısa bir zaman sonra rahat ve memnun hale geldiler. Askeri darbeler hep böyledir, kendi mesleğinde yer edinmesi, yükselmesi yıllar alacak birçok kişi, diyelim ki üniversite mensubu, bürokrat, subay, gazeteci… Kısa zamanda hiç ummadığı yerlere gelir, adam sırasına girer, daha kullanışlı bir aygıta dönüşür. Bu da kaliteyi çok düşürür, kurumların geleneklerini bozar, artan haksız kazanç sahipleri ve vurgunlar üzerinden piyasa şartlarını altüst eder, ahlakı, toplumsal güveni daha da zayıflatır. Ama bir taraftan da savaş zenginleri gibi yeni memnunlar zümresi doğurur.

Mehmet Ali Birand’ın bildik yorumuna geçersek bu doğru değil, en azından daraltıcı bir yaklaşımı sergiliyor ve yetersiz. Kabuğu kırmak diye bir şey olduysa -ki bunun da doğru olmadığı bugün için daha rahat söylenebilir- bu tesadüfen yahut yanlışlıkla olmadı, programın bir parçası olarak ve bilerek yapıldı. İmzaları atanlar ne kadar iyi ve derinliğine biliyorlardı, ona bir şey diyemem ama programda var olduğunu düşünmek lazım. Askere en yakın gazetecilerden biri olarak Birand bunu iyi bilirdi.

Hedef dindarlar mıydı?

28 Şubat’ın hedefi dindarlardı, İslamcılardı tespitinin doğruluk derecesini de yeniden tartışmak lâzım. Bence dindarlar yakın ve görünür konjonktürel hedefti, ilk haksızlıklara da onlar, onların çevreleri, kurumları, şirketleri uğradı, zaten çelimsiz olan din eğitimi baltalandı, ama esas mesele bütün darbelerde olduğu gibi Türkiye’ye müdahale etmekti. Yoksa bazılarının anlattığı yahut inandığı gibi cumhuriyeti, laikliği kurtarmak falan değildi konu. Kimi kimden kurtaracaktınız? Ben temel meselemizi devletin bölünmüşlüğünde ve bunun zayıflayarak da olsa toplumsal kesimlere yansımasında görüyorum. Gücü eline geçiren diğerlerini ezerek, aşağıya indirerek gücünü koruyacağını düşünüyor, onları yukarıya çekerek değil, bunun için de kendince kutuplaşmaları artırıyor, her devirde bir başka suçlu, vebalı buluyor. Güçlü liderlikler döneminde devletteki bölünmüşlük fazla hissedilmiyor, yokmuş sanılıyor ama ilk krizde başladığımız noktalara dönüyoruz.

28 Şubat’ta üst rütbeli askerler elbette birinci derecede etkili ve sorumlu ama sadece onu görmek körlükleri artırır, tahlilleri dar ve derinliksiz kılar kanaatindeyim. Siyasetçilerin, bürokrasinin, basının, patronların, hatta sendikaların, yüksek yargının da dahil olduğu daha geniş bir çerçeve ve sorumlular 28 Şubat’ı mümkün ve etkili kıldı. Dış mihrakları zikretmek ayrıca gerekmez herhalde…

Onun için 28 Şubat’ı ve AK Parti’nin ortaya çıkışı dahil neticelerini Soğuk Savaş sonrası dönemin yeni iç ve dış ayarlarından, ayarlamalarından biri olarak da ele almak ve değerlendirmek bence doğru olur.

Yine de “Milletçe 28 Şubat travmasıyla nasıl baş ettik?” sorusu tam cevaplanmış olmadı gibi. Ne dersiniz?

Baş ettiğimizi düşünmediğimi söyledim ama krizleri nasıl, hangi düzeyde algılıyor ve geçiştiriyoruz sorusu kıymetli bir soru. Benim açımdan meselenin birkaç yönü var. Biri, Türkiye’de yaşayan insan unsurunun -milletimizin diyelim isterseniz-, burnunun sürtüldüğünü görmesine rağmen bunu kabul etmemesi ve kendini tamir ve tedavi ederek yeniden başlama kapasitesini göstermesidir. Yılmayan, tam teslim olmayan bir Türk insanı var burada. Bu sadece mütedeyyinler için değil benzer zorluklarla, zorbalıklarla karşılaşan solcular, komünistler ve milliyetçiler için de geçerli. Yalnız bu insan unsurumuzun önemli bir zaafiyeti de var, biraz da dışarıdan veya Ankara’dan tahrik edilen kutuplaşmalar, ideolojik bölünmeler sebebiyle kendi karşısında gibi duran kişilere, gruplara yönelik baskıları, sindirmeleri, karalamaları kendisine de yönelmiş ve yapılmış olarak görmüyor, böyle kabul etmiyor. Başkalarının başına gelenlere sevinebiliyor bile. Unutmadan söylemeliyim; başörtülü oldukları için haksızlığa uğrayan öğrenci kızların, memur kadınların tahammül kapasiteleri tahmin edilemeyecek kadar yüksek çıktı. Aynı müdahale ve muamelelere aynı durumdaki erkekler muhatap olsaydı muhtemelen daha büyük ve daha derin yaralar alarak çıkacaklardı.

İkincisi, Türkiye karşı karşıya kaldığı büyük meseleleri, travmaları, müdahaleleri üst düzeyde anlamadan ve çözmeden daha büyük bir problemin içine düşüyor ve öncekini unutuyor, bir tür üzerine yatıyor. Komplocu bakış açısına sahip olsak Türkiye’ye hayati problemleri yeni ve daha sarsıcı müdahalelerle unutturuluyor, toplum uyuşturuluyor bile diyebiliriz! Bakın 28 Şubat 60 darbesi, 12 Eylül ihtilali, belki 12 Mart muhtırası kadar büyük bir müdahale değildi. Onlara göre şaka bile sayılabilir. -28 Şubat için şaka ifadesini ilk defa İsmet Özel bey mi kullanmıştı?- Bu büyük müdahaleler için hepimizin istifade edeceği düzenli bilgiler, imkânlı ve alternatifli yorumlar, farklı önceliklerle yapılmış sorgulamalar, soğukkanlı değerlendirmeler havuzları oluşturmuş değiliz.

Niçin?

Evet niçin? Entelektüel kapasitemiz mi, üniversitemiz, fikir ve sanat ortamlarımız mı yetmiyor? Siyasi ve iktisadi gücümüz mü? Muhtemelen hepsi ama ben entelektüel kapasite eksikliğini ve Türkiye’yi merkeze almaktaki yetersizliğimizi, isteksizliğimizi birinci sıraya alıyorum. Bakın son zamanlarda “yerli ve milli” ifadeleri tekrar tedavüle girdi. Türkiye’de gerçekten dünyaya, insanlığa buradan ve kademeli olarak açılan yerli ve milli bir ilmi faaliyet, bir fikir, sanat ve estetik kapasitesi var mı sorusu, önümüzde ciddi bir soru olarak duruyor bence. İşin edebiyat kısmı vatandaş için iyi, onları ümitsizliğe ve kötümserliğe sevketmemek lâzım ama biz bununla yetinebilir ve avunabilir miyiz? Türkiye kendi üzerine eğilemiyor, rüzgarlara çok açık. Elbette kapanmadan ve kendine aşık olmaktan bahsetmiyoruz. Kişinin kendi üzerine eğilmesi de çok zordur biliyorsunuz.

Bu faslı bitirmeden bir soru da ben sorayım; 28 Şubat travmasını devletçe ve milletçe gerçekten anlamış, yorumlamış ve atlatmış olsaydık 15 Temmuz felaketi başımıza gelir mi idi?

Genel algımız, laikliğin din düşmanlığı olarak algılandığı ve dindarlarla seküler-laikler arasında bir yarılmaya sebep olduğu. Üçüncü bir taraf olarak da başörtüsü eylemlerinde dindarlarla el ele veren laik-sekülerleri sayabiliriz. Bu taraflar üzerinden 28 Şubat’ın izlerini bugünün siyasi ortamında takip edebilir miyiz?

Laikliği Türkiye’deki gibi dar manada ve alt düzeyde ele almazsanız dinle mesafeli oluşunu hatta din karşıtlığını görmek lâzım. Felsefi olarak da böyledir. Laiklik din ve vicdan özgürlüğü falan değil, bu işin aşağı kademeleri yahut cilalanmış tarafıdır. Yalnız Türkiye’de Osmanlıların son dönemlerinden beri laiklikle bir tür dindarlığın birlikte olabileceği, yürütülebileceği düşüncesi ve siyaseti hakim olduğu için daha biçimsiz ve daha zor problemlerle yüz yüze geliyoruz. İslam’la laikliği tam telif edemiyorsunuz çünkü laiklik bir tarafıyla Hıristiyanlıkla hatta Katolik mezhebiyle, diğer yönden aydınlanma felsefesiyle alakalı; İslam’dan da vaz geçemiyorsunuz, çünkü kültürel olarak dinle devlet birbirinden ayrı değil bu topraklarda, neticede oluyor Türk usulü laiklik… Türk usulü ama Türkiye’yi taşıma kapasitesi düşük. İşin tabiatında zorluklar var.

Soruya gelirsek; irtica veya laiklik 28 Şubat’ın yahut 12 Eylül’ün gerçek sebebi değil, bunu aklı başında herkes biliyor herhalde, kurgulanmış bahanesi yahut haklı gibi gösterilen gerekçesi olabilir. Elbette bu kurgunun ve bahanenin büyük kalabalıkların hak vereceği bir şekle büründürülmesi, bunun için de tahriklerle olgunlaştırılması lazım. Bütün karşıtlıkları ve renkleriyle siyasetçiler, asker-sivil bürokrasi ve yine bütün karşıtlıkları ve renkleriyle basın bunu çok iyi yapar, ortamı hazırlarlar. Bütün müdahalelerde bu olabildiğince iyi yapılmıştır. Muhafazakâr, mütedeyyin siyasetçilerin ve muhafazakâr, mütedeyyin basının burada bariz şekilde farklı bir konumu var mı, oldu mu sorusu cevapsız gözüküyor. Asosyal medya asrında bunlar daha kolay ve süratli yapılmaktadır. Öldüreceğine yahut devre dışı bırakmak istediğine kuduz demek gibi bir şey bu. Ondan sonra her şey mubah… Bu işin bir tarafı.

Bu süreçte dindarlarla elele veren laik sekülerler de var ama…

Yahut başörtülülerle mini eteklilerin kol kola olduğu fotoğraflar… Dayanışma ve mazlumun yanında yer alma kısmı elbette kıymetli. Bu bir sıhhat işareti mi yoksa anormalliğin, anomalinin dayattığı bir şey mi? Buna da bakmak lâzım. İnsanlar çabuk unutuyorlar; Refah Partisi ilk defa 1991 seçimlerinde, duvarlara yapıştırdığı afişlerde başörtülü kadınlarla başı açık kadınları birlikte kullandı. Refah çizgisinden gelenler dahil hatırlayan var mı bu afişleri ve ne işe yaradı yahut kime yaradı, nelere yol açtı diye sormak isteyen olur mu? Arızi kalıyor çünkü toplumda yapısal olarak zaten böyle bir çatışma yoktur, bu suni ve uyarılmış bir şeydir veya konjonktüreldir. Uyarılmış bir ortamda da bu tür bir tezahür biçimi geçici bir fonksiyon icra ediyor ve gelip geçiyor.

Daha başka bir şey söyleyeceğim; bizim toplumumuzda mütedeyyinler modernleşmeye, seküler kesimler kendilerince dindarlaşmaya mütemayildir ve bu anlaşılmayacak bir şey de değil. 28 Şubat sürecinde rahmetli Yaşar Nuri Öztürk hocanın yeni dindar muhatapları ve muhipleri kimlerdi hatırlar mısınız? Kışla kütüphanelerine Kur’an meâli dahil dini muhtevalı kitaplar giremiyordu ama Yaşar Nuri hocanın meâli ve kitapları giriyordu. Peki onlar dini kitap değil mi idi? Modern dini kitap mı diyeceğiz? 28 Şubat süreci cumhuriyet ideolojisi ile, hatta Kemalizmle uzlaştırılmış yeni bir dindarlık çizgisi de ortaya çıkarmıştır. Bin yıl süreceğini söyledikleri amaçları arasında bu da var mı idi acaba? Olabilir.

Bir şey daha var; müdahaleler kısa ve uzun vadede sadece çatışmayı getirmiyor, tersten uyumu da hareketlendiriyor; muhalif çevrelerin, diyelim ki bizim örneğimizde mütedeyyin gençlerin, başörtülü kızların süreç içinde sisteme katılımlarını da süratlendiriyor. Bu zaviyeden bugünden geriye doğru bakıp değerlendirmeler yapabiliriz. Ama her tarafta seviyeyi düşürdüğü kesin, hemen herkes ve her kurum Türkiye’yi taşıma kapasitesi itibariyle daha zayıf ve daha dayanıksız hale geliyor. 12 Eylül darbesi “solcuları reklamcı, mücahitleri müteahhit” yaptı sözünün anlamı bu mânâda bir doğruluğa ve aynı zamanda büyük değişmeye işaret ediyor. Hepsi Özalcı olmuşlardı, malum dört eğilim meselesi. Kendilerinden vaz geçerek bir araya gelmişlerdi. Ve güya 12 Eylül’e karşı idiler. Öyle mi acaba, ANAP’lı ve Özalcı olup da darbeye karşı olmak mümkün müydü? 12 Eylül darbesinin amaçlarının önemli bir kısmını ANAP ve Özal gerçekleştirdi, İslamcıların, milliyetçilerin ve solcuların da ciddi desteğini alarak. Kendisi olmaktan çıkarak bir araya gelmek gerçekten bir aradalık olabilir mi? Hele bir fazilet olabilir mi? Bu sorulara canlı ve aktüel meseleler olarak tekrar odaklanmak lâzım.

28 Şubat hep başörtüsü yasakları üzerinden konuşuluyor. Sanki dindarların başka beklentileri yokmuş gibi. Öyle miydi gerçekten?
Bence kesinlikle değildi. Fakat hem görünürlüğü hem de üniversitede cereyan etmesi bakımından en kullanışlı unsurlardan biri o olduğu için o öne çıktı, çıkarıldı. Sistem genç ve suçsuz gençleri karşısına aldı, onları polisle, silahla muhatap etti. Kadın hakları savunucularının, feministlerin çoğundan hiçbir ses çıkmadı. Sağır ve dilsiz kaldılar. Böylece başörtüsü meselesine de -isterseniz yeni yetişen eğitimli dindar kız ve kadınlara diyelim-, müdahale edilmiş ve haksızlıklar, biçimsizlikler üzerinden yeni istikametler çizilmiş, yeni onulmaz yaralar ve çatışma bölgeleri açılmış oldu. Yeni uyum ve uzlaşma kanalları da… Aslında bu meseleyi de bütün yönleriyle, özellikle de neticeleri itibariyle uzun boylu konuşmamız, farklı önceliklerle tartışmamız gerekiyor ama başörtüsü zulmüne uğramış kadınların, ailelerin yaralarını depreştirmemek için ben şahsen konuşmayı ve yazmayı tehir ediyorum. Nereye kadar?

28 Şubat öncesi ve sonrasında İslamcıların, güç, makam, mevki gibi iktidar alanlarıyla -dualarında yer alacak kadar- sınanma korkusu vardı: Zalimleşmektense mağdur olmayı tercih ediyorlardı. Fakat sınandılar, peki İslamcı camia sınavı geçti mi?

Bu soru bence merkezden sorulmuş bir sorudur ve eksiktir. Siyasi merkezin İslamcıları yahut muhalif olanları sistemin içine çekme ve kendine tabi kılma istikametindeki kuvvetli arayışları kadar mütedeyyin zümrelerin, İslamcıların, sağdan, soldan diğer muhaliflerin de sisteme katılma arzuları ve talepleri var. İsterseniz devleti ele geçirme ve kendi fikirleri, inançları istikametinde işletme, yönetme arzusu diyelim. Bu kuvvetli arzunun sosyal, kültürel hatta dini kaynakları, temelleri de var; devlet bizde batı Avrupa’da olduğu gibi halktan ayrık bir alan değil, bizde herkes devleti kendinin, kendinden bilir, bilebilir. Mevcut kötü durum olsa olsa geçici olarak, yanlışlıkla devletin başkalarının eline geçmesi dolayısıyladır. Bu düşüncede devlet kendisine mahsus yapısı ve tabiatı olan müstakil bir varlık, dahil olanları da değiştirebilecek katı bir mekanizma olarak yer almaz. Dolayısıyla sınava tabi olan sadece İslamcılar değil herkestir, hepimiziz.

Sorunuzu herkes bulunduğu yerden cevaplayacaktır haklı olarak, benim uğraştığım işler itibariyle sistemin yani hem kapitalizmin hem de Ankara’nın kazanç hanesi kabarıyor ve Türkiye’nin kemikleri zayıflıyor. Sistemden, genel gidişten ayrı olmayan, olamayan dini alan da böyle. Sistem hiçbir dönemde zulmü yahut haksızlıkları zulüm ve haksızlık olarak görmez, o bir yönetim biçimidir, zabturapt altına alma ameliyesidir, kendi diline göre halkın refahını ve emniyetini sağlamanın bir yoludur. Soru sistemin dışında kalan var mı ve onlar meseleye nasıl bakıyorlar şeklinde sorulsa belki daha sıhhatli bir alana intikal etme imkânımız doğar. Herkesin, hepimizin kaybettiği bir yerde “İslamcılar sınandı ve kaybetti” demek züğürt tesellisi olabilir ancak. Hak, hukuk, adalet, ahlak meydanında kazananlar, mesafe kat edenler varsa kaybedenlerden bahsedilebilir.

Seküler-laik ve dindar-İslamcı diye kabaca ikiye ayırdığımız “kesimler” arasındaki hiyerarşinin kırıldığı 28 Şubat 1997 ile 28 Şubat 2021 arasında “taraflar”ın bazen yakınlaştığı (barış-çözüm süreci, özgürleşme), bazen de uzaklaştığı (e-muhtıra, Gezi ve 15 Temmuz) dönemler geçirdik. Tüm tarafların uzlaşabileceği bir toplumsal sözleşme nasıl kurulur; meselâ laiklik kavramını yeniden düşünüp tanımlayabilir miyiz?

Toplumsal sözleşmeyi sizin kadar rahat kullanabilir miyim emin değilim. Hele Türkiye’de zaman zaman gerçekleştiğini söylemek… Şöyle: Toplumsal sözleşme sınıflı bir toplumun yani doğuştan yahut kilise gibi statü itibariyle imtiyazlı sınıflarla eşitsiz grupların, halk katmanlarının bir şekilde uzlaştırılması, çatışmaların azaltılması istikametinde inşa edilmiş bir kavram. Aslında demokrasi, anayasa, meclis, eşitlik sistemleri de buralardan kaynaklanıyor. Toplumsal ve kültürel bir karşılığı olduğu için de orada bir şekilde fonksiyonel olmuş ve işlemiş. Evet sadece bir şekilde, çünkü bu kavramların inşa edildiği ülkelerde de demokrasi, eşitlik, insan hakları bugün ciddi krizler içinde. Biz toplumsal sözleşmeyi kendimize göre, kendi şartlarımıza uygun olarak konuşacaksak nereden başlayacak, neleri esas alacağız? Soru bu. Batılı manada toplumsal sözleşmeyi tartışmak bizim problemlerimizi tam çözmez.

Sizin sorunuz bir temayülü gündeme getirmek için laiklikte karar kılıyor gibi. Bence batıda, batılı gibi düşünmenin bir tezahürü bu. Türkiye’de böyle bir usulle doğru ve sıhhatli yol alabileceğimizi düşünmüyorum. Şunun şurasında laikliğin tarifi yapılmış, sınırları çizilmiş bile sayılmaz. Dilenci torbası gibi, isteyen istediğini koyuyor, isteyen istediğini çıkarıyor. Yapılması gereken şey 1924’te paranteze alınan İslam’ı kurucu ve devamlılığı sağlayıcı esas unsur haline getirerek Türkiye merkezli, yaşadığımız bütün tecrübeleri kendimize ait bilerek, elbette dünyanın gidişini de kuvvetle hesaba katarak yeni bir muhasebe yapmaktır. Böyle bir başlangıç yapılabilirse o zaman demokrasi ve laiklik meseleleri de imkânları ve problemleriyle müzakere edilebilir hale gelecektir. Yaşadığımız bunca zor fakat kıymetli tecrübelere bakılırsa tersi herhalde mümkün değil. Bu atılımları yapabilmek için entelektüel ve fiili güçlerimizi birbirimizi geriletmek, sindirmek için değil de kapasitelerimizi artırmak, müzakere imkânlarını genişletmek, kurumlarımızı birdiğerine girdi ve katkı verecek hale getirmek lâzım.  

Bir röportajınızda 28 Şubat sonrası dindarlardaki Kemalistleşmenin ivme kazandığını söylemiştiniz, epey erken öngördüğünüz ve bugün bir vakıaya dönüşen “Kemalist dindarlar” konusuna da girsek mi?

Bu uzun fakat önemli bir bahis. Kemalizm zaten sosyolojik manada bir dindarlık biçimi gibi inşa edilmişti. 20’li, 30’lu yıllarda Kemalist mevlit, Kemalist hilye bile yazıldı, basıldı. “Kâbe Arabın olsun bize Çankaya yeter” mısralarını ilgili herkes hatırlar. Vedat Nedim Tör’ün tek partili yıllarda basılmış Dinimiz adlı bir kitabı var. Dinle, diyanetle alakası olmayan bu kitap Amerikan misyonerliğini açıkça zikreden, bilimci, akılcı bir kalkınma ve eğitim projesi çizer. Bilim ve kalkınma dini… Bu meseleleri Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm ciltlerinde ele alıyorum.

Şunu söylemezsek haksızlık yapmış oluruz, Ecevit Halk Partisi’nin başına geçinceye kadar bütün Cumhuriyet tarihi boyunca hem namazında niyazında gerçek dindar hem de Halk Partili, Atatürk’e ve daha ziyade İnönü’ye bağlı insanlar, hatta hocalar vardı. Ama bunlar az önce bahsettiğim Kemalist dindarlığı bir arıza, geçici bir şey olarak görüyorlardı.

Kimsenin dindarlığını, Müslümanlığını sorgulamak istemem, doğru da bulmam ama kişilerden bağımsız olarak bu yeni Kemalist dindarlık meselesini ele aldığımızda bunun fikir itibariyle zayıf, fiiliyat itibariyle de hayli problemli bir şey olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bazı bakımlardan belki de bir sapma aynı zamanda. Fakat 28 Şubat’tan beri yükselişte. Yükselişte olan bir de Kemalist olmayan seküler dindarlık var. İki yöneliş de tetkik ve değerlendirmeyi ziyadesiyle hak ediyor.

Müslüman kimliğini öne çıkaran bir iktidarın hem Müslümanlar hem de Türkiye’deki İslam algısına etkileri konusunda neler düşünüyorsunuz; dindarlar yerine seküler ya da Kemalist iktidarlar devam etseydi İslam-Müslümanlık algısı bugün nasıl olurdu?

Ben meselelere böyle bakmıyorum. Aşağıdan, alt bir seviden bakarak yukarıya çıkılmaz ama yukarıdan başlayarak aşağıya inilebilir. Mesele şu veya bu ideolojik grubun, şu veya bu siyasi oluşumun meselesi değil Türkiye meselesidir. Ben Türkiye’nin meseleleri ile Türkiye’deki Müslümanların, İslâmcıların meselelerini ayırmanın da bir körlük, bir şaşılık ortaya çıkardığını düşünenlerdenim. Türkiye hemen her iktidarı gördü geçirdi ve tanıdı. Bazı iyileşmeler, gelişmeler olmadı değil, bu iktidar döneminde de oldu ama değişmeyenler değişenlerden daha fazla. Türkiye’nin aleyhine işleyen, kemiklerini zayıflatan yapılar, düşünceler, kısaca sistem, müesses nizam kuvvetleniyor gibi. Sadece birilerini, bir grubu suçlu ilan etmeden esas bakmamız, tartışmamız ve baş etmemiz gereken mesele bu. Gerisi oyalanma ve vakit kaybı… Buna karşılık Türkiye’yi merkeze almak şartıyla farklı yorumların ve fikirlerin hepsine, bizi sorgulamaya sevkeden, tamir ve tadil eden, arayış ve yolculuklarımızı kuvvetlendiren, anlayışımızı geliştirip yücelten görüşler olarak bakabiliriz, bakmalıyız. Bence bir mahzuru yok, hatta böyle olmalı.

Türkiye ile Anadolu’daki Türk insanı, Türk milleti ile İslâm arasındaki ilişki varoluşsal bir ilişkidir. Buradaki İslâm yerine eşit düzeyde başka bir unsur felsefi olarak konamaz. Başka ülkelerde birinci sıraya çıkarılabilecek ırk, toprak, dil gibi unsurlar burada alttadır. Bunu görmek ve anlamak lâzım. Türkiye’de demokrasi ve laiklik tartışmalarının kayda değer bir mesafe kat edemeyişinin sebebi de belki bu üst cümlenin, hükmün anlaşılmaması veya bilerek ketmedilmesi, paranteze alınmasıyla alakalıdır. 1924’ten beri İslâm parantezde ve ana mekanizmaların işlemesi için vermesi gereken çok yönlü gücü tam veremiyor. Burada, bu üst hükümde anlaştıktan sonra elbette her insanın İslâmla şahsi ilişkisi, İslâm anlayışı farklı olabilir, olacaktır.

Önceki İçerikTarihsel haklılık, sekterlik, otoriterlik…
Sonraki İçerik‘My Mister’ ve ahlakın iki yüzü