N. B. Karaca Diyarbakır’daki ‘asıl enstalasyon’u yazdı

“Kendi etnik kimliğine anlam yükleyen ve saygı görmek isteyen beyaz Kürt orta sınıfı ile Kürt meselesinin nüansları hakkında en ufak bir fikri olmayan beyaz Türklerin tam anlamıyla ‘olay yeri’ olan Diyarbakır’da karşılaşması nereden baksanız enteresan, hatta ‘enstalasyon’un ta kendisi…” Nihal Bengisu Karaca’nın bugünkü (19 Ekim) Habertürk’te yayımlanan “Güneştekin sergisi: Hatırlamaya itiraz edenler ve unutmaya hazır olmayanlar” başlıklı yazısı…

Sanatçı Ahmet Güneştekin’in davetini kabul ederek açacağı “Hafıza Odası” sergisi için Diyarbakır’a gittiğimde Güneştekin’in bu kadar çeşitli ve kalabalık bir davetli ordusunu ağırlayacağını bilmiyordum.

Sur’da epeydir tadilatta olan Keçi Burcu’nda; o tarihi yapının önünde uzayıp giden bir insan kuyruğu oluşacağını da…

İki gündür sosyal medyada hakarete uğrayan, “Ne yani, siz böyle süsleneceğiniz yeni bir etkinlik daha bulasınız diye mi öldü Kürtler?” tivitleriyle değersizleştirilen sergiye katılmasam ben de o gece, sadece İstanbul’dan davetle gelen dizi oyuncuları; manken model kırması simalar ve ünlü iş kadınları süslüydü sanacağım.

Hayır arkadaşlar, Diyarbakır’da ciddi bir üst orta sınıf var, sergide ve konserli gala yemeğinde hem Kürdüm ve onurumun çiğnenmesine rıza göstermiyorum diyen hem de fena halde süslü makyajlı marka çantalı pek çok Kürt kadın vardı.

Kürtler arasında da sınıf farkı var doğal olarak.

Ve zenginlik arttıkça milliyetçilik de artıyor.

Serginin bu kadar ilgi görmesinin, güzel elbiseleri olanların onları giyip Keçi Burcu’na akmalarının bir nedeni de bu olsa gerek.

Serginin belirli bir siyasi teması vardı, doğal olarak refleksler de siyasiydi.

Ama kendi etnik kimliğine anlam yükleyen ve saygı görmek isteyen beyaz Kürt orta sınıfı ile Kürt meselesinin nüansları hakkında en ufak bir fikri olmayan beyaz Türklerin tam anlamıyla ‘olay yeri’ olan Diyarbakır’da karşılaşmasının nereden baksanız enteresan, hatta ‘enstalasyon’un ta kendisi olduğu ne yazık ki çok az kişinin dikkatini çekmişti.

Düşünün ki yıllarca logosunun altında ‘Türkiye Türklerindir’ yazan gazetenin genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök davetli olarak gezdiği sergide aynı cümleyi, Diyarbakır Cezaevi’ni sembolize eden ‘5 nolu koridor’ adlı enstalasyonda yere nakşedilmiş kötücül bir detay olarak görüyor.

Hafıza, bazılarımız için zor yüzleşmeleri davet edebilir.

Nitekim yemekte bir ara yanımıza gelen Özkök, sorumuz üzerine “Hatırlamak gerekli ama bazen unutmak da lazım” derken sanırım bunu kastediyor.

“Unutarak iyileşirsin, unutarak köprüler kurarsın” mealinde.

Ama unutmak için bile olsa önce hatırlamak gerekir. Neyi unutup neyi unutmayacağını seçmek için de öyle.

Diyarbakır dönüşünde ‘unutmaya’ hazır olmayanlar kadar, ‘hatırlamaya’ itirazı olanların tepkilerine de baktım Twitter’da.

“Neden Kürt meselesi bitmemiş gibi yapıyorsunuz, bitti o, yok artık öyle bir şey” diyenlere kısmen katılıyor kısmen reddediyorum. Evet Kürt meselesinde çözümü silahlı saldırıda, terörde aramayı kabul edilebilir kılacak herhangi bir gerekçe kalmadı.

Ama Kürtlerin meseleleri bitmedi, devam ediyor.

Kars belediyesine bile kayyum atanmış olması, halk iradesine musallat olmanın en tipik örneğidir mesela. Hakeza idari olandan güvenliğe ve yargı bürokrasisine varana kadar yapılan atamalarda Kürt kimliğinin dezavantajlı bir durum yaratmasına yönelik iddia ve gözlemlerim var ki, evet Kürt meselesi bitti deseniz de Kürtlerin meselelerinin bitmediğini kanıtlayan en sağlam verilerden müteşekkildirler.

Tabutlar, yakılmış kara lastikler, bir yıkıntıdan geride kalanlarının anlattığı parçalanmış hatıralardan sonra yemeğe geçip şarkılı türkülü lüks bir menüye geçilmesini eleştirenler ise ‘unutmaya’ yahut hatıraları küllendirmeye hazır olmayanlar.

En ağır tepkiler de onlardan geldi.

Kardeş Türküler, en hareketli türkülerini söylüyordu, insanlar oynuyordu evet, çünkü bu sahiden bir kutlamaydı.

Güneştekin’in eserleri olabilecek en ağır mesajları içeriyordu çünkü.

Bazıları benim için bile sertti.

Örneğin yanık kokan -evet bu enstalasyon kokuyordu- kara lastik ayakkabılarından oluşmuş tepe. Adı ‘hafıza tepesi’ olan çalışma, yekten bir suçlama vardı orada.

Tozlanmış bir yıkıntının donmuş hatıratından oluşan ‘Yoktunuz’ da öyle.

Evlerimiz, köylerimiz yıkıldı toza bulandı ama vicdanlı Türkler çıkıp milyonları bulan kalabalıklarla yürümedi, protesto etmedi demek istiyordu.

İnsanın içinden “Hayır hayır bu biz değiliz, bundan ibaret değiliz” demek geliyordu.

Ama işte, bütün o sert mesajları görmek için bir uçak dolusu Beyaz Türk’ü Diyarbakırlının ayağına getirmişti Güneştekin.

Tam da Ertuğrul Özkök’ün ‘Yaşam tarzı’ derslerini severek okuyan kitleydi o. Geçmişte Türkçe konuş, Türkiye Türklerindir denildiğinde “Yaa evet aynen” diyenlerdi.

Bir yüzleşme, bir ‘hatırlama’ olacaksa, en çok hatırlaması gerekenlerdi.

Peki ne oldu?

Kara lastiklerin önünde fotoğraf çektirdiler.

5 no’lu koridordan geçtiler.

“Neler dönmüş buralarda aşkitom yaa” dediler.

Kıyamet kopmadı.

“Size bize neler yaptığınızı gösterdik, güzelce izlediniz, anladınız ve hala buradaysanız o zaman dans, renk!” dedi Kürtler de.

“Bize bugünlük bu kadar başarı yeter” dediler.

Bir taraf inkar etmekten sıkılmış, diğer taraf kendilerinin, acılarının olduğu tarafa bakılmamasından bunalmıştı çünkü. Bakılmak iyi geldi, neşelenmek ve neşelendirmek, o gece en çok istedikleri şeydi.

Evet benim gördüğüm buydu.

Çünkü bir şeyin içine para zenginlik ve şatafat girdi diye, orada duygunun kaçtığını düşünen ahmaklardan değilim.

Öyle düşüneceksek bir oğlunu askerde, bir oğlunu dağda yitirmiş Kürt annesini üçüncü oğluna mükellef bir düğün yaptı diye de kınamamız gerekir. Bunu kınayabilecek bir anlayışsız var mı aramızda?

Umarım yoktur.

Peki ne oldu o düğün temasında ilerleyen etkinliğin sonrasında?

Ertesi gün oldu. Diyarbakır turu vardı; Hasan Paşa Hanı’nda, Dengbej evinde, İçkkale yerleşkesinde gördükleri gezdikleri birbirinden güzel tarihi yapıları ve enstantaneleri fark edip, otantik ve leziz yemekler yediler, muhtemelen. Ben halaylı gece erkenden ayrılıp otele döndüğüm ve ertesi gün Diyarbakır’dan ayrıldığım için devamını görmedim ama tahmin edebiliyorum.

Dönüşte İstanbul’da, İzmir’de “Müthiş bir etkinlikti” diye anlatacaklarına eminim.

Kürt meselesindeki entelektüel okuma çalışmalarında sol kökenli Kürtçülüğün, AB eksenli liberal özgürlükçülüğün, Ümmet eksenli İslamcı Kürtlerin zaman zaman katkıları, kısmen de ‘olanı olduğundan başka bir etiketleme ile’ sunma çabalarının yarattığı sorunlar oldu.

O arada, festivallerde ödüller alan Kürt sineması örnekleri eliyle sanat dünyası Kürt meselesinin erişim imkanlarını genişletti.

Ahmet Güneştekin ise sanat ve güçlü sponsorların, eğlence endüstrisinin, tüketim ve gösteri toplumunun opsiyonlarını geniş bir networkle buluşturarak başka bir şey yapıyor.

İlkesel itirazlarınız, haklı sayılabilecek tepkileriniz olabilir ama, itiraf edelim, bu çalışan; çalışması muhtemel olan bir yöntem.

Ama tabii burada da bir Aşil topuğu var ve Güneştekin’in o noktada uyarılması şart.

İletişim stratejisi genel hatları ile rasyonel olsa da, bir filtre eklemesi lazım, zira aşırıya giden zıddına inkılap eder.

Şahsen ben sergi sonrası düğüne benzeyen yemek atmosferine, Güneştekin’in dün karşıtı olanları yumuşatıp işlenmeye hazır demir tavına getirme stratejisi olarak gördüğüm için fazla takılmadım, hatta buradaki diplomatik cin fikirliliğe saygı bile duydum. Ciddi ve üzücü konuları ‘beraberce’ eğlenilen bir gece ile noktalamak, bunu kurulacak bir köprünün ilk taşı yapmak, “Birlikte daha iyiyiz bakın, yeter ki inkar etmeyi bırakın” demenin bir yolu olabilir. Ama davetlilerin şuursuzluk paritesi arttıkça kendi arka bahçenizden, mahallenizden vurulmaya başlarsınız.

Kürt meselesiyle ilgili konuları bilmemek, Güneştekin’in açılımı adına sorun teşkil etmeyebilir ama ‘izansızlık’ ayıptır, sorun teşkil etmelidir ve eder de…

Güneştekin, tabutlar önünde adeta moda çekimi yapan ‘botoks free’ bacıların yarattığı nefreti biraz daha fazla ciddiye almalı.

Önceki İçerikÇEVİRİ | Çekya bir popülisti yenilgiye uğrattı; bu hikâye, diğerlerini indirmek için de yol haritası olabilir
Sonraki İçerikHafıza Odası