Nihal Bengisu Karaca ‘Kutsalımla boğarım ülkesi’ni yazdı

“Ben, dini tekeline almış gibi davranan, topluma yönelik üst perdeden konuşmalar yapıp popüler isimleri sîgaya çeken tutum almaların ardında ‘Kendi evine ve mahallesine çekidüzen verme’ başarısızlığının izdüşümlerini görüyorum. Çünkü dindar mahallede müthiş bir sekülerleşme var. Sekülerleşme dalgası, kadınları, gençleri hatta çocukları sarıyor da sarıyor. ‘Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız’ diye bağırarak, ‘Evlerdeki salyangoz üretimini’ durdurmaya çalışıyorlar.”

Nihal Bengisu Karaca’nın bugünkü (19 Ocak) Habertürk’te yer alan “Tebrikler, ‘Kutsalımla boğarım ülkesi’ oldunuz, duygularınızı alalım?” başlıklı yazısı şöyle:

Her gün bir ünlü sosyal medyada TT oluyor artık. Elbette beğenildiği için değil, linç edilmek için.

Dünün nasibinde sofrada Sezen Aksu vardı. Hz. Adem’e ve Havva annemize hakaret ettiği gerekçesiyle linç edildi. Aynı gerekçeyle hakkında suç duyurusu da yapıldı.

Sadece iki ay önce aynı sofrada, bu kez başka bir mahalle tarafından didiklenen biri vardı.

Orhan Pamuk, Veba Geceleri romanı nedeniyle, bu kez “Vay Atatürk’e hakaret var’ diyenler tarafından linç edildi. Yetmedi, adli makamlara şikayet edildi. Mahkeme takipsizlik kararı verince yeniden coşuldu ve Orhan Pamuk aynı gerekçe ile iki kez soruşturma konusu oldu.

Yaslandıkları kutsallar farklı da olsa, her iki kesim de muhataplarını kendi kutsalları karşısında diz çöktürmek istiyordu ve birbirlerinden hiçbir farkları yoktu.

Ülkemizin her köşesinden bir kutsal fışkırıyor anlayacağınız. Bu kadar kutsal arasında, onlara değmeden, dokunmadan, incitmeden yaşamaya çalışmak ise iğne deliğinden deve geçirmek kadar zor olabiliyor.

Sezen Aksu’nun şarkısına dönelim. Çünkü izler henüz taze.

Sezen’in “Şahane bir şey Yaşamak” adlı şarkısında “Selam söyleyin o cahil Havva ve Adem’e” diye bir mısra varmış.

Şarkının mantığı ile bu mısra arasında nasıl bir bağlantı var bilemedim.

Ama bu mısradan ne kadar hakaret çıkar, emin değilim.

Evet, Hz. Adem’i atamız kabul ederiz, peygamberdir. Eşyanın (şeylerin) ismi ona bizzat Allah tarafından öğretilmiştir. Dolayısıyla ‘bilgisiz’ anlamında cahil değildir. Ama, ‘ilk insan’ olma hali üzerinden, şeytanın öğütlerine kanmanın, yoldan çıkmanın, Allah’ın emrine apaçık itaatsizliğin ilk örneği de kendisinde teberrüz etmiştir. İnsandaki hırs, daha fazlasını isteme, Allah’ın koyduğu sınırları aştığında muhteşem hissedeceği sanrısı, yasağa doğru çekilme ve yasaklanan tarafından cezbedilme gibi insana özgü tüm olumsuz hasletler ve açık söyleyelim irfanî anlamda cehalet, Adem ve Havva’nın yasaklanmış ağacın meyvesini yemesiyle sembolize edilir.

Öyle olmasa herhalde aynı külliyat, Adem babamız ve Havva anamızın dünyaya sürüldükten sonra yıllarca ceza çekmelerini, nihayet Allah tövbelerini kabul ettikten sonra birbirlerini bulup Allah’ın kendilerine uygun gördüğü yeni cezalara da teslim olarak yeryüzünde yaşamı başlatmalarını anlatmazdı.

Hz. Adem önce insanlığa dair hamlığın sembolü olur, sonra itaat ve kullukla tekamül edişin, eşrefi mahlukat oluşun.

Adem (as) peygamberdir, olmasaydı olmazdık evet ama Adem ve Havva ‘öncelikle’ ilk günahın sembolüdür arkadaşlar. İnsan, insan oldukça aynı tercihi yapıp, aynı şeylerle sınanacaktır çünkü ve hikayenin ‘ibret’ kısmı, mutlu son kısmından daha görkemlidir.

Hatta Hristiyanlar işi daha da abartıp, Adem ve Havva’nın işledikleri günahın doğan her çocukta bulunduğunu vehmederek bebekleri vaftiz ederler. Vaftiz edilmeyen kişinin ilk insanın günahını taşıdığı düşünülür.

İslam’da böyle bir inanış yoktur, hatta “Dedesi koruk yemiş torununun dişi kamaşmış” atasözü bile İslam itikadına aykırıdır. Gelin görün ki şarkı sözlerine gösterilen hassasiyetin atasözlerine gösterildiğini hiç görmedik.

Kaldı ki, kendisinin ve eşinin ismi, kendileri dışında yeryüzündeki insanın erkeğini ve dişisini tarif etmek için de kullanılır.

Hristiyanlar kadar olmasa bile, Müslümanlar da hayattan bezdikleri anlarda, Adem ve Havva’ya sitem etme yanılgısına düşer. Adem ve Havva’nın yerinde olsalardı, o ağacın meyvesine dokunmayıp uslu duracağına emindir ‘cahil’ insanoğlu.

Buraya kadar böyle.

Peki, şarkı sözündeki enseye şaplak rahatlık rahatsız edici mi? Bir dindar için evet. Benim için de öyle.

Peki ilk midir bu? Adem ve Havva ilk kez mi böyle bir “Ne çekiyorsak sizin yüzünüzden yaa” tavrına muhatap olmuştur? Dindar ya da seküler, modern insan için: Hayır.

Sezen Aksu dokunulmaz mıdır, şarkı sözleri eleştiriye, “Burada hakaret var ve ben bundan rencide oldum” demeye kapalı mıdır? Yine hayır.

İnsanların halihazırda kendilerini avukatla savunamayacak peygamberlere kullanılan hakaretamiz ifadelerden incinme hakkı var mıdır? Evet.

İtiraz da ederler, eleştirilerini de ortaya koyarlar.

Lakin kimse kusura bakmasın, son zamanlarda olan şey, bu değil.

DİNİ FANATİZMİ KIŞKIRTIP LİNÇ ORDULARI İMAL ETMEK

Linç orduları oluşturup insan kovalamayı bir yaşam biçimi haline getirmek isteyenler var; bunu yapanlar çoğunluğa seslenerek ‘din’ gibi hassas bir yeri kaşıyanlar olduğunda, tehlikenin çarpan etkisi artıyor.

“Hilafet gelsin” ekürisine dahil bazı imam ve ilahiyatçılar son zamanlarda tekfir makamı gibi çalışıyor, dini fanatizmi kışkırtacak kelamlar edip linç gruplarının oluşmasına, dahası mevzuların adli makamlara taşınmasına neden oluyorlar.

Hiçbir akıl sahibi, beş yıl önceki bir şarkı sözünü ‘milli mesele’ haline getirip ‘milli beka hareketi’ gibi, bir tarafında silah öbür yanında külah durduğu izlenimi veren bir örgütlenmenin, mevcut iktidarın dini araçsallaştırma eğilimini de kendisine kalkan yaparak Sezen Aksu’nun evinin önüne gidip gövde gösterisi yapmasını normal kabul edemez.

Şarkı sözünü dini değerlerinin rencide edildiği iddiasıyla eleştirmek demokratik bir hak olabilir. Ama beş yıl önceki bir şarkıdan yola çıkıp vaktiyle İslamcıların da ayıla bayıla dinlediği bir sanatçının hedef gösterilmesi, imamların ilahiyatçıların öttürdüğü kalk borusu eşliğinde bir sosyal medya histerisi yaşanmasındaki acayipliği yürürlükteki hiçbir teori açıklayamaz. Hele hele yüksek mevkilerdeki siyasetçilerin de ‘haddini bil’ korosuna katılıp tehditkar ifadeler kullanması falan… Akılalmaz.

İnsan gerçekten hayret ediyor.

Bu muhteremler “Biz yapmıyoruz, Allah yaptırıyor” cümlesine, o cümlede yer alan Allah’ı kendine kalkan yapma ve her türden tartışmalı politikayı Allah adıyla takdis etme girişimine hiçbir şey demediler.

Bu isimler “Cumhurbaşkanı denince bize Allah gibi geliyor” gibi cümlenin içerdiği ‘şirk’ bahsine dair bir kelam etmediler.

Kusura bakmayın ama bir şarkıyı beş yıl sonra deşip “Aha bi’şey bulduk” diyerek linç katarları oluşturmaya kalktığınızda insanlar iki şeyi düşünüyor: 1) Acaba bu linç rüzgarı neyi perdelemek için? 2) Bu adamların derdi ülkeyi adım adım İslam esanslı totaliter bir rejime sürüklemek de, acaba yer mi yapıyorlar?

Hatta daha da açalım…

Şu an iktidarda Kemalist ulusalcı + İslamcı/Milliyetçi bir koalisyon var, acaba bu koalisyonun dengesini İslamcılık, daha fazla İslamcılık lehine genişletmeye mi çalışıyorlar?

İnsanların aklına haliyle “Yahu bu işin sonu Talibanlaşmadır. Bu görülmüyor mu?” sorusu geliyor.

GÖVDE GÖSTERİLERİNİN AMACI EVDEKİ DİRENCİ KIRMAK

Ben ise dini tekeline almış gibi davranan, topluma yönelik üst perdeden konuşmalar yapıp, popüler isimleri sîgaya çeken tutum almaların ardında “Kendi evine ve mahallesine çekidüzen verme” başarısızlığının izdüşümlerini görüyorum.

Bana İslamcı/mütedeyyin/muhafazakar mahalledeki iç direnci kırma, içerdeki/ailedeki sekülerleşme eğiliminin ve özgürlük taleplerinin ‘muktedir erkek/koca/ağabey’ üzerinde yarattığı baskıdan kurtulma çabaları gibi geliyor bu gövde gösterileri.

Çünkü dindar mahallede müthiş bir sekülerleşme var. Sekülerleşme dalgası, kadınları, gençleri hatta çocukları sarıyor da sarıyor.

Hocalara, imamlara, taşra ilahiyatçılarına yığınla şikayet, yakınma ve ağıt akıyor. Onlar da, varmak istedikleri sözde ‘ideal Müslüman toplum’ ideali için nasıl şekilciliği yani dış görünümü/dışardan görünür olan hâl/eylemleri öne koyuyorlarsa, dayak atma işini de dışardan içeri doğru yapmayı tercih ediyorlar.

“Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmayız” diye bağırarak, “Evlerdeki salyangoz üretimini” durdurmaya çalışıyorlar.

“Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” formülü artık çalışmadığı için, “Kızımın korkması için geline çemkiriyorum” metodu devreye giriyor.

Böylece içeriye söz geçiremedikleri gerçeği perdelenmiş oluyor.

Kendi sorunlarımızı hiç değilse kendi aramızda ama dürüstçe masaya yatırmak, kendi kendimize çözüm aramak varken neden dertlerimizi öfke ile başkalarına projekte ediyoruz ayrıca bu sahte böbürlenme hali ile nereye kadar? diye sormanın vakti geldi de geçiyor.

Yazıktır, ayıptır sahiden.