SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / Haberler / Said Nursi’nin 1908’de Selanik’teki röportajı: “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için”

Said Nursi’nin 1908’de Selanik’teki röportajı: “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için”

Le Journal de Salonique’in 1908’de Said Nursi’yle yaptığı röportaj ortaya çıktı. “Bir tür ulusal demokratikleşmeden mi yanasınız?” sorusuna “Kesinlikle. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” diyen Nursi; Kanun-i Esasi, Abdülhamid, hilafet, İttihat ve Terakki ile Kürdistan’ın geleceği hakkındaki görüşlerini anlattı.
4

1908’de Selanik’te yayımlanan Fransızca Le Journal de Salonique gazetesinin Said Nursi hakkında yayımladığı üç yazı, onun II. Meşrutiyet’in hemen ardından Selanik’teki siyasi ve entelektüel faaliyetlerine dair dikkat çekici ayrıntılar içeriyor.

Muhyiddin Zınar’ın ortaya çıkardığı ve Kürd Araştırmaları’nda yayınladığı 8, 10 ve 13 Eylül 1908 tarihli metinlerde Said Nursi’den “Cheikh Said” diye söz ediliyor; gazete onu “bizim Kürt”, “derin bir bilge” ve “olağanüstü bir filozof” ifadeleriyle tanıtıyor.

Max Yvel imzalı ilk iki yazı Said Nursi’nin hayatını, İstanbul’a gelişini, hapis ve akıl hastanesi tecrübesini, Kürdistan’daki çalışmalarını anlatıyor.

Üçüncü yazı ise doğrudan bir röportaj: Said Nursi, Kanun-u Esasi’yi, Sultan Abdülhamid’i, hilafeti, İttihat ve Terakki’yi ve Kürdistan’ın geleceğini değerlendiriyor. Nursi, anayasal düzeni dinle uyumlu buluyor, halifelik unvanını eleştiriyor, İttihat ve Terakki’nin yaptıklarını överken iktidar hırsından uzak durması gerektiğini söylüyor ve Kürdistan için eğitim merkezli bir gelecek tasavvuru ortaya koyuyor.

Gazeteci Yvel röportajı, “Şeyh Said böyle konuştu; söyledikleri altın değerindeydi” sözleriyle bitiriyor.

8 Eylül 1908: “Bizim Kürt, Şeyh Said”

Le Journal de Salonique’in 8 Eylül 1908 tarihli sayısında Max Yvel, Said Nursi’yi şöyle tanıttı:

“Olympos Palace’da, tuhaf giyimli bir adam belirdi; yarı kıvırcık, oldukça gür saçları bir küllahın içine hapsedilmiş, etrafına sarık yerine bir mendil dolanmıştı. Bu o, bizim Kürt, Şeyh Said; derin bir bilge, olağanüstü bir filozof.

Şeyh Said otuz yaşında, ancak yaşça büyükler ve en bilginlerin bile gerisinde kalmayacak bir olgunluğa sahip. Genç yaşına rağmen, hayatın bütün renklerini görmüş. Onun yolculuğu, Homeros’un yolculuğunu gölgede bırakmasa da, oldukça dokunaklıdır. İstanbul’u görmek istemişti; orada hapse düştü, delilikle suçlandı — iyi ki öyle oldu, çünkü bilgeliği fark edilseydi, belki de ortadan kaldırılırdı.

Şeyh Said, son derece enteresan bir adam; tanınması gereken, çok merak uyandırıcı ve hayal gücü son derece dinamik bir kişilik. Dünya görüşleri oldukça orijinal, felsefi sistemi ise harikuladedir.

Şeyh Said üzerine bir çalışma yapacağız. Bugünden itibaren, bu fevkalade adam hakkında birkaç kelam etmek istedik; zira yakında yalnızca Türkiye değil, belki Batı da onunla ilgilenecektir.”

/ Max Yvel

10 Eylül 1908: “Hayatı adeta bir efsaneyi andırır”

Gazete iki gün sonra Said Nursi’nin hayat hikâyesini anlatmaya devam etti:

Şeyh Said

“Bu olağanüstü adamın hayatı, adeta bir efsaneyi andırır. Eğer bizatihi pek çok olayı gözlemlememiş olsaydık, şayet Şeyh’in kendisi bunca şeye delil olarak karşımızda durmuyor olsaydı, bunca harikulade şeye inanmak bizim için son derece güç olurdu.

Henüz çok gençken, Şeyh Said bir rüya — güzel bir rüya — gördü. Tarihteki tüm evliyaları, peygamberleri gördü ve Muhammed (Peygamber) ile sohbet etti. Çocuk uyanınca, gördüğü rüya üzerine düşündü ve bunda kendisi için bir işaret bulunduğunu kendi kendine söyledi. Zira rüyasında beliren kişiliklerin tamamı seçkinler zümresindendi; bu da ona, onların zuhurunu hakkıyla anlayabilmek ve onların yoluna fiilen yaklaşabilmek için kendisini ilimle donatması gerektiğini gösteriyordu.

Ertesi günden itibaren çocuk, ailesine öyle ısrarla yaklaştı ki, nihayetinde onu okula göndermek zorunda kaldılar. Said, devam ettiği tüm medreselerde hem arkadaşlarını hem de hocalarını hayrete düşürmekteydi.

On sekiz yaşına geldiğinde, Bitlis vilayetinden başlayarak Kürdistan dağlarını dolaşmaya başladı. On iki yıl boyunca Şeyh Said, sarp sıradağları hiç terk etmedi. Oradan din ile eğitimi vaaz etti; çünkü ona göre bu iki alan birbirini dışlamaz, aksine birbirini tamamlar ve uyum içinde ilerler.

Şeyh Said’in etrafında topladığı ve onu tılsımlı bir kişi gibi gören taraftarlarının sayısı binlerle ifade ediliyordu. Şeyh’in tek bir işareti, on, yirmi……. kişiyi harekete geçirmeye yeterdi………….”

13 Eylül 1908: Said Nursi ile Kanun-u Esasi, Abdülhamid, İttihat ve Terakki ve Kürdistan üzerine röportaj

Le Journal de Salonique’in 13 Eylül 1908 tarihli sayısında ise Said Nursi ile yapılan söyleşi yayımlandı.

ŞEYH SAİD’İN GÖRÜŞLERİ

— Kanun-u Esasi hakkında ne düşünüyorsunuz, diye sorduk Şeyh Said’e.

— Bu oldukça iyi bir şeydir, beyefendi. Ben Kanun-u Esasi’nin bütünlüğünden yanayım. Öğretilerimi benimsemeye hazır bir kitleye bu doğrultuda konuşabildiğim için memnuniyet duydum.

— Ama sizin öğretiniz tamamen diniydi.

— Eee, yani?

Kanun-u Esasi ile dini anlayış arasında bir çelişki yok mu?

— Kesinlikle hayır. Ne diyor Kur’an? Her biri ilahi bir kökene dayanan bütün dinlere saygı göstermemizi emretmektedir. Kanun-u Esasi ise, mensuplarının hangi dine bağlı olduklarına bakmaksızın, herkesin eşitliğini teminat altına almaktadır. Böylece, burada dine hiçbir şekilde aykırılık söz konusu değildir. Zira biz inançlara hürmetkârız; dolayısıyla, dini temelli bu anayasal ilkeyi de benimsemek durumundayız. Aksi takdirde, iyi bir Müslüman olmaktan uzak düşeriz ki, herkes bilir ki bizler hakiki iman sahipleriyiz.

Bu durumda Kanun-u Esasi’yi kabul ediyorsunuz?

— Dinimizce tavsiye ediliyor, dolayısıyla iyidir.

Sultan hakkında ne düşünüyorsunuz?

— Onun hükümdarların en iyisi olabileceğini düşünüyorum.

Bu şekilde konuşmanızın nedeni onun halifelik sıfatı mı?

— Hayır, tam tersine. Bu eleştirilebilecek tek şeydir. Halifelik, tabiri caizse, Allah ile halk arasındaki kalbi münasebeti ve manevi yakınlığı zayıflatmaktır. Kudsiyete hiçbir şey bariyer olmamalıdır. Bu nedenle “halife” unvanı bana biraz gereksiz gibi görünüyor.

O halde siz bir tür ulusal demokratizasyondan mı yanasınız?

— Kesinlikle. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için. Bizi sıkı sıkıya birleştirecek ve güçlü kılacak olan budur: maddi birlik, fikirde ortaklık, düşüncede bütünlük.

Hiç padişahla temasınız oldu mu?

— Hayır, olmadı. Onun yüksek kabiliyetlere sahip biri olduğu yönündeki şöhreti Kürdistan’a kadar ulaşmıştı. İşte bizi asıl şaşırtan da buydu. Diyorduk ki: Nasıl olur da böylesine meziyet sahibi biri, kendi tebaasına karşı bu kadar kötü niyetli olabilir? Kanun-u Esasi sayesinde anladık ki sorun çevresindeymiş. Zarar verici adamlar ortadan kalkınca, Sultan ve halk birbirini daha iyi tanıyacak ve sevecektir. Sultan, Kanun-u Esasi’yi ilan ederken, bundan her bakımdan ilk faydalanacak kişinin kendisi olduğunu mutlaka kavramıştır. Biz de onu daha çok seveceğiz.

Peki, ya Osmanlı Komitesi?

— Yaptığı iş gerçekten büyük. Faydalı bir iş ortaya koymak için birçok meziyete sahip olmak gerekir. Dolayısıyla, bu Komite’yi oluşturan ve böylesine büyük bir başarıya imza atan kişiler, başkalarından daha yetkin kimselerdir. Bu Komite —diyorum size— büyük bir iş başarmıştır. Ama bu yalnızca bir başlangıçtır. Yapılacak daha çok şey var. Bir işi sürdürebilmenin en iyi yolu, ona gözleri kapalı — yani tüm benliğiyle — kendini adamaktır. Komite, Kanun-u Esasi’nin ilanı için nasıl gölgede çalıştıysa, bundan sonrasında da aynı şekilde perde arkasında çalışmalıdır. Geri planda kalmanın iki yararı vardır: Hem daha çok iş yapılır, hem de kişisel görüşlere ya da ne kadar meşru olursa olsun şahsi hırslara alan açılmaz. Üstelik bu, Komite’nin prestijini artırır. Böyle güçlü bir yapı görünmezliğini korudukça, halkın gözünde daha da büyür. Çünkü halk, ilerlemeyi görür ama bunun arkasında kimlerin olduğunu bilmediği zaman, onları olduğundan daha büyük ve güçlü hayal eder. Görünmezlik, başlı başına bir cazibedir.

Bize biraz da Kürdistan’dan bahseder misiniz?

— Kürdistan, ilerlemeye açık bir memlekettir, beyefendi; entelektüel gelişim için çok elverişli bir coğrafyadır. Benim amacım, Kürdistan genelinde eğitimin yaygınlaştırılması için sürekli çalışmaktır. Orası vahşi bir bölge değildir; aksine, yeşillikler içinde gülümseyen, sular bakımından zengin, dinlendirici vadilere, ormanlık zirvelere ve kuş cıvıltılarının su şırıltılarıyla karıştığı geçitlere sahip bir yerdir. Ben, çevrenin insan üzerindeki etkisini savunan biriyim. Böylesine pastoral bir ortamda, sistematik olarak geri kalmış düşünceler filizlenemez. Benim milletim, entelektüel gelişime son derece yatkındır. Asıl mesele, bir eğitimci sınıfı oluşturabilmektir. Bilgiyi yaymakla görevlendirilen öğrenciler sayesinde, geçmişte cehaletiyle anılan Kürdistan, gelecekte bilimiyle, medeniyete katkısıyla ve ortak vatana hizmetleriyle tanınacaktır.

Şeyh Said böyle konuştu — söyledikleri altın değerindeydi.

Max Yvel

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın