Anasayfa / Haberler / “Yanlış anlaşıldığım için sevilmektense, o kadar da çok sevilmemek daha iyi olabilir”

“Yanlış anlaşıldığım için sevilmektense, o kadar da çok sevilmemek daha iyi olabilir”

İlk çözüm sürecindeki Akil İnsanlar Heyeti’nde Akdeniz Bölgesi’nde Kadir İnanır’la birlikte çalışan Nihan Bengisu Karaca yazdı: "O, sadece alkışlanacağı güvenli limanları değil, fırtınanın göbeğinde ayakta kalan, bazen de onurunu dik tutabilmek için trajik sona yürüyen karakterlerin adamıydı."

Dün akşam saat 18.05’te, yetmiş yedi yıllık bir ömür tıbbın o en soğuk, en mekanik kelimelerine teslim oldu: Akciğer kanseri, böbrek yetmezliği, çoklu organ yetmezliği…

Bu klinik terminoloji, biyolojik bir tükenişi ve bir bedenin sessizce geri çekilişini kusursuzca özetleyebilir. Fakat Kadir İnanır’ın bıraktığı izi tarif etmeye yetmiyor.

Kadir İnanır’ı sadece Yeşilçam’ın altın sayfalarından kopup gelmiş bir jön olarak uğurlamak, onun bu coğrafyanın kolektif hafızasına vurduğu derin çentikten çok azını anlamak olur.

Çünkü o, popüler kültürün sunduğu o konforlu vitrinde, kitlelerin kendisinden beklediği gibi “yanlış anlaşıldığım için sevilmektense, o kadar da çok sevilmemek daha iyi olabilir” demeyi göze almış bir “ünlü” idi.

SADECE AKTÖR DEĞİL, “AKTÖR”DÜ

İnanır’ı daha iyi anlamak için sinema salonlarının loş ışıklarından çıkıp, yakın tarihin en kırılgan, en umutlu ve bir o kadar da gerilimli günlerine dönmek gerekiyor.

2013 yılının o “çözüm süreci” baharında, Kürt meselesinin çözüm yollarını aramak üzere kurulan Akil İnsanlar Heyeti’ndeydik. Akdeniz Bölgesi’ni karış karış gezerken Hatay’da öfkeli bir aile yemek için oturduğumuz mekanda yanımıza geldi.

Doğrudan ona döndüler ve sitemle karışık bir hesap sormayla, “Size hiç yakıştıramadık Kadir Bey, nasıl böyle bir vatana ihanet sürecinin içinde olursunuz?” dediler.

O an yüzünde beliren ifade ne alelade bir öfkeydi ne de ucuz bir kibir.

O, perdede yıllarca haksızlığa karşı bilenen o mağrur duruşun, hayatın sert gerçeğiyle çarpıştığı andı.

Söyleyeceklerini masaya atıp kaçan ailenin ardından “Bunlar beni hiç tanımıyor” diye mırıldandı. Hayalkırıklığıyla harmanlanmış bir öfke ve kırgınlık vardı. Tatar Ramazan’ın yüzündeki o ifade…

Ancak o bakışın şifresi, salonların konforunda değil, toplumsal gerçekçi sinemanın o çileli makaralarında gizliydi.

O, sadece alkışlanacağı güvenli limanları değil, fırtınanın göbeğinde ayakta kalan, bazen de onurunu dik tutabilmek için trajik sona yürüyen karakterlerin adamıydı.

TATAR RAMAZAN’IN GÖLGESİ

Herkesin ezbere bildiği o meşhur replik, sinemayı aşan toplumsal bir slogana dönüştü: “Benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım!” Popüler hafıza bu tek cümleyi hızla tüketti ama o karakterin altındaki devasa trajediyi hep ıskaladı.

Tatar Ramazan, resmi edebiyat tarihinde Kerim Korcan’ın Sinop Cezaevi’ndeki tanıklıklarından süzülmüş kurgusal bir sentez olarak bilinir. Ancak kulaktan kulağa fısıldanan, yakın zamanda taşradan yükselen başka bir hakikat olasılığı daha var: Tatar Ramazan’a ilham veren karakterin bölgede ‘Mecidê Kaçak’ olarak bilinen Ağrı Diyadinli Kürt Mecit Çoksu’nun hikayesi olduğu ihtimali. İddia odur ki, Kadir İnanır’ın oynadığı bu karakter, ağabeyi Zilan İsyanı’na katılmış ve susturulmuş, kafası ibret olsun diye bölgede gezdirilmiş, kendisi ise ömrünü cezaevi koridorlarında adaleti arayarak, ezilen garibanları koruyarak tüketmiş gerçek bir karakterdi.

Yeşilçam bu politik ve sınıfsal kökeni sansürlemeyi, onu steril bir kabadayı hikayesine indirgemeyi seçti; ancak Kadir İnanır o karaktere can verirken sese, soluğa ve ete kemiğe bürünen şey belki debu etnik ve tarihsel acıydı.

O, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin kırgınlığını ve öfkesini oynamayı bilerek tercih etmiş bir aktördü.

Katırcılar (1987) mesela… Bingöl dağlarının dondurucu soğuğunda, sınır hattında sadece hayatta kalabilmek için kaçakçılık yapan çaresiz insanları oynadı. Yıllar sonra Londra’daki bir gösterimde, “Biz o filmi çekerken, o insanların bir gün bombalarla yok edileceğini hiç düşünmemiştim” diyerek Uludere faciasına selam gönderirken, sineması ile gerçeklik arasındaki kanayan bağı çoktan kurmuştu.

BAĞLAMDA TUTARLILIK: ROLÜNÜ REDDEDEN ERKEKLER

Kadir İnanır’ın filmografisine dışarıdan değil, içeriden baktığınızda görmezden gelemediğiniz bir çizgi farkediyorsunuz. Oynadığı önemli filmlerin hepsinde toplumun yüklediği rol ile hizalanamayan, o kabuğa sığamayan bir adam var.

▪️“Kırık Bir Aşk Hikayesi (1981)” : Ömer Kavur’un o ağır, boğucu kasaba atmosferinde, zoraki evliliğe pasif ama sarsıcı bir reddediş sunan Fuat’tı. Taşranın o riyakar sevgisizliğine teslim olmayı reddeden bir adamın sessiz çığlığıydı

▪️”Selvi Boylum Al Yazmalım (1977)” : Bugünün jargonuyla “toksik” denilebilecek ama aslında Anadolu erkeğinin o derin çaresizliğini, sorumluluktan kaçışını ve içsel kırılganlığını en çıplak haliyle ekrana taşıyan İlyas’tı. Seyirci onu her şeye rağmen bağrına bastı, çünkü o boğulma hissi bu toprakların kendini ifade edemeyen erkekleri açısından çok tanıdıktı.

▪️”Dila Hanım (1977)”: Töreye ve kan davasına meydan okuyan Karadağlı Rıza. Hakiki anlamda sevmeden ve sevilemeden varolmanın anlamsızlığını farkediş ve geleneğin biçtiği vahşi bedeli kabulleniş…

SON PERDE

Hatay’daki o ailenin zihnindeki “jön” imajı, suya sabuna dokunmayan, sadece ekranda devleşen steril bir figürden ibaretti. Kadir İnanır’ı yanlış anladıkları için sevmişlerdi. Çünkü onun barış masasına oturması, sinema geçmişinin en organik, en kaçınılmaz sonucuydu.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın