Türkiye’nin ‘yeni ekonomi politikası’ Batı değerlerinden tamamen kopuşu mu ifade ediyor?

Ali Bayramoğlu Serbest TV’de haftalık olarak yayımlanan programının bu bölümünde iktidarın ‘yeni ekonomi politikası’nı ele alıyor: “Mesele sadece bir kur krizi, sadece ekonomik pistin değiştirilmesinden kaynaklanan rasyonalite krizi değil. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin içe kapanmasının, kendine haslık iddiasının ve bu çerçevedeki milliyetçilik politikalarının yeni bir durağı.”

Programın tamamını Serbest TV’de izlemek için:

2021 Kasım’ında yaşanan döviz krizi, Türkiye’nin ekonomi tarihinde özel bir yer tutacak.

Bir ülkede yüksek enflasyon, hatalı ekonomik politikalar ve hayat pahalılığı siyasi iktidarlara bedel ödetir. Türkiye’de kısmen daha sınırlı olur bu, çünkü kimlik meseleleri, milliyetçilik bu tür durumları dengelemek ya da ortadan kaldırmak için siyasi iktidar tarafından kullanılır.

Benim sözünü etmek istediğim, bir başka siyasi etki ya da bedel. Bu kriz, onu doğuran Erdoğan’ın çıkışları dikkate alınacak olursa, yerlilik ve millilik hattında adeta yeni bir etabı ifade ediyor. Mesele o zaman sadece ekonomiyle değil, temel olarak iktidarın genel politikalarının bu istikamette derinleşmesiyle de ilgili.

Bu hattı genel olarak Batı’dan uzaklaşma olarak tanımlayabiliriz. Batı derken hemen tek tek ülkeler, devletler gelmesin aklımıza; temel olarak bazı kural ve kaidelerin oluştuğu, uygulandığı bir havuz olarak Batı aklımıza gelsin. İnsan hakları kuralları, serbest piyasa ekonomisi, liberal ekonomi; Batı’dan uzaklaşma ile ben bunlardan uzaklaşmayı kastediyorum. 

Bu kez Batı’nın yerleşik iktisat politikalarıyla aramıza kalın bir çizgi çekiyoruz ve bundan uzaklaşıyoruz. Örneğin yüksek enflasyonun karşısında büyümeyi daraltma, talebi azaltma, faizi yükseltme gibi hamleleri siyasal iktidarımız yanlış buluyor ve bunu bir tür “mandacılık” olarak tanımlıyor. Ve buradan hareketle yeni bir iddia ortaya koyuyor, buna da yeni iktisat politikası adını veriyor.

Erdoğan kabine toplantısı sonrası konuşmasında şöyle diyordu:

“İki alternatif vardı önümüzde; ya eskiden beri hâkim olan anlayışı sürdürecektik ya da bunları reddedip kendi yolumuzu çizecektik. Türkiye, tarihinde belki de ilk kez kendi ihtiyaçlarına ve gerçeklerine uygun bir ekonomi politikası izleme fırsatı bulmuştur.”

Şu cümleleri de önemliydi: “Yıllardır Türkiye’yi denklemin dışına itmek isteyenler; kur, faiz, fiyat artışı üzerinden oyun oynarlar.”

Yani yine Türkiye’deki bazı ekonomi politikalarının olumsuz sonuçlarını dış güçlere bağlıyor. Dış güçlere bağladığı şeyi bu kez ekonomik politika olarak ifade ediyor ve devam ediyor:

“Biz kendi atağımızı yaptık. Daha önce de bunu başka konularda yaptık. Vesayetle mücadele ettik, terör örgütleri ile mücadelemizde bunu yaptık, darbeye karşı bunu yaptık şimdi de ekonomik güçlere karşı bunu yapacağız ve sonuç alacağız.”

Bu sözler oldukça militarist, oldukça asayişçi bir bakış açısını ifade ediyor, ama ondan ötesinde, bizim Batı değer sistemi ile son bağımız ekonomi idiyse, buradaki ekonomik köprünün de kırılması anlamına geliyor.

Malum, kendine haslık üzerine kurulu bir politika bu: Yabancı olana mesafe koymak, Batı’dan gelen formülleri ya da Batı’dan gelen önerileri devre dışı bırakmak, bunların aslında birer tehditten oluştuğunu görmek ve en önemlisi bu reddiye üzerine kurulu yeni bir kimlik söylemi oluşturmak. Bu söylem ülke içerisindeki kültürel kimlik politikalarını milli kimlik noktasına taşımaya başladı. Bunun içerisinde elbette kuvvetli bir kendine haslık, farklı olmak, dindar olmak, Müslüman olmak gibi unsurlar var. Ama temel olarak milliliği tanımlayan unsur, burada hem bu kendi değer sistemi, hem de tehdit olarak tanımlanan ‘öteki’ değer sistemi ilişkisi.

Bu, “öteki” değer sisteminden tamamen kopmak, milli olanla güç oluşturmak, güçten hareketle elde edilen başarı, yani güç kullanımı ile elde edilen başarı fikrine endekslenmekle oluşan bir ilişki. Tıpkı Kürt meselesinde olduğu gibi. ‘Güç kullandık, Kürt sorununu sindirdik ve Kürt sorunu bitmiştir’ iddiasında olduğu gibi. Ya da TSK’nın siyasallaşmasında ‘Büyük tasfiyelerle orduyu sil baştan ve yeniden kurduk, artık asker sorunumuz yok’ deme iddiasında olduğu gibi. Bu kez de ekonomik kurtuluş savaşı cümlesi ile bu vurgu karşımıza çıkıyor.

Bu zihniyetin uzandığı yer kuvvetli bir milliyetçilik. Ama bu milliyetçiliğin yeni bir renginin, yeni bir ifadesinin olduğunu da görmezden gelmeyelim. Türkiye’de milliyetçilik genel olarak fiilen defansif bir tutumu ifade ederken, bir süredir milliyetçilik güç kullanımı ile elde edilen başarıların da bir tanımı olarak karşımıza çıkıyor. Afrin’de, Celabrus’ta ya da bütün Suriye sınırında Türk askerinin varlığı, oradaki bazı geçici kontrol alanlarının mevcudiyeti ya da Mavi Vatan meselesinde görüldüğü gibi tehdit ve tehdit üzerinden büyüme, hakkını güç üstünden koruma politikaları görülmeye başladı. Yani defansif olanın yanında, artık daha agresif olan kimlikçi, milliyetçi bir tutum var. Ve bu milliyetçiliğin oluştuğu alan tamamen kendi içine kapalı, kendine has modeller üreten bir alan.

Yeni ekonomik politika, yani ‘Kuru serbest bırakalım, kur yükselsin, bunun ne önemi var, kur yükselirse bizim ihracatımız artar, ihracatımız artarsa ülkeye dolar girişi de artar, dolar kuru bu şekilde dengelenir, böylece faizler düşük tutulur ve yatırımcıya imkân sağlanır ve büyüme devam eder’ tezi, dediğim gibi bir kopuş fikri üstüne oturuyor Batı ile ilişkilerde.

Krizin siyasi anlamını biraz da bu noktadan okumak lazım. Mesele sadece bir kur krizi, sadece ekonomik pistin değiştirilmesinden kaynaklanan rasyonalite krizi değil. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin içe kapanmasının, kendine haslık iddiasının ve bu çerçevedeki milliyetçilik politikalarının yeni bir durağı.

Erdoğan bunu yaparken yalnız mı yol alıyor, kendi başına mı bu kararları veriyor?

Türkiye’de 2015-2016’dan beri AK Parti’nin, ulusalcı-milliyetçi bloğun ve AK Parti’ye yakın muhafazakâr ve modernist askerlerin oluşturduğu devlet gücünün bir ittifak içerisinde olduğu kanaatindeyim. Türkiye’yi bu üçlü yönetiyor.

Örneğin MGK’nın geçtiğimiz günlerde hemen krizden sonraki açıklaması bunun bir kanıtıydı: “Türkiye güçlü bir altyapı inşa etmektedir. Bunun karşısında bazı tehditler vardır ve biz bu tehditler karşısında bir kararlılığı teyit ederiz.”

Buradan iki farklı sonuç çıkartabiliriz:

1) Siyaset devleti tamamen teslim almıştır. Yani Erdoğan artık Türkiye’nin her yerine hâkimdir, o ne derse o olmaktadır.

2) Devlet ve siyasi iktidar arasında bir ittifak vardır. Bu ittifak sadece bir ilke ittifakı değil, aynı zamanda bir fayda ittifakıdır.

Ben, bu konu etrafında düşünülmesinin önümüzdeki dönem için son derece yararlı ve önemli olduğu kanaatindeyim.

Türkiye bu kez de ‘kendine has’ bir ekonomi modeli üretme yoluna girmiş görünüyor; bu geçici bir durum mudur yoksa yapısal bazı tehditler ve gelişmeler mi söz konusudur?

Bunlar önümüzde duran, sorulması gereken sorular. Bu soruları sadece bizlerin değil, muhalefetin de güçlü bir şekilde sorması gerekiyor.

Önceki İçerikŞoförün şoförü ve Arjantin skandalları
Sonraki İçerikÜmit Özdağ’ın ve Zafer Partisi’nin Facebook hesapları askıya alındı