Hıdırellez hafifliği…

     

    İzolasyon dönemi karantinayı (40 günlük dönemi) aştı, sesentinaya (60 günlük döneme) doğru gidiyor.

     

    Kabul etmeliyiz ki, hepimiz, en asosyalimiz bile, az çok havlu attık. Havlu atmadığını iddia edenler var tabii ama dikkatli bakın, büyük ihtimalle karşınızda bir “android” olabilir. Bu modelin yazılımında yenilmek, pes etmek vs yok. Pes edebilen sürüm daha çıkmadı! Android mizaçlı insanlarla iletişim kurmak da, yanlarında iyi hissetmek de zor. Kazanıp kazanmadığınız umurunuzda olmasa bile, doğası itibarıyla kazanılması imkânsız oyunlar oynamak zorunda kalmaktan kaçınmak lâzım. Moral bozucu oluyor, gerek yok. Bir de kabul edelim: Sıkılmak, bu acayip durumdan kurtulmayı istemek insanî durumlar. Bıraksınlar da, rahat rahat sıkılalım.

     

    Uçsuz bucaksız bir şimdiki zamanda yapılan her şey vakitsiz gibi görünüyor, ya çok erken daha ya da çok geciktik, ayırt etmek zor. Biyolojik saatler de şaştı, zaman bağımsızlığını ilân etti. O bir tarafta akıyor, biz başka tarafta yaşıyoruz. Bunca zorluk arasında şikayet etmeye de dilimiz varmıyor, ama itiraf edelim, o ilk günlerin korkutucu olmakla birlikte zaman zaman sevimli bile görünebilen gizemi yerini garip bir boşluğa bıraktı.

     

    Zaman algılarımız farklı. Her türlü algıda olduğu gibi bu konuda da garip tahayyüller vardır tabii. O acayipliklerin içinde yaşayıp gidiyoruz işte. “Koronavirüs diye bir şey yoktur” diyenlerle bile karşılaştık. Aslında anlıyoruz ya da anlamaya çalışıyoruz. Bir kısmı “etkileşim iptilası”ndan kaynaklanıyor. Her durumda mutlaka etkileşmek, sanal bile olsa, hep dünyanın merkezi sandıkları bir kenarda “klâs” hayatlarını sürdürdüklerini el altındaki herkese –takipçilerine- ilân etmek zorundalar. Kalan kısmı da belki, sadece çok bunaldı, kötü senaryolar yazarak eğlencesine bakıyor, yani bu da bir eğlenme biçimi, hayat kimileri için felaketlerle ya da hiç kimsenin anlamadığı sadece onların bildiği “gerçekler”le daha eğlenceli.

     

    Zamanın mecrasını iyiden iyiye değiştirdiği, herkesin kendi tahayyülüne teslim olduğu böyle durumlarda “halk takvimi”ni devreye sokmak iç açıcı olabilir. Şu anda ve burada tabiatın döngüleri var, örneğin “mevsim” diye bir kavram var. Biz ne yaparsak yapalım, arka planda akmaya devam ediyor bu takvim. Ve işin iyi tarafı, bu arada, hıdırellez geldi çattı.

     

    Son yıllarda ben de çok itibar göstermedim ama hıdırellez, yani 5/6 Mayıs, bizim buralarda ve Türkiye’yi neredeyse merkez gibi içine alan çok geniş bir coğrafyada “bahar” ya da “yeniden doğma” ya da “çiçek” ya da “yeşil” bayramı olarak kabul ediliyor. Kısaca aklınızda taze ve hafif olan ne varsa, onun bayramı. Üstelik halk takvimine göre, 186 günlük “Hızır Günleri” yani yaz başlıyor, 8 Kasım’da başlayan “Kasım Günleri”ne yani kışa kadar, daha yumuşak, daha kolay bir hayat bizi bekliyor.

     

    Hıdırellezin ne olduğundan birkaç cümleyle de olsa bahsetmek için bakınırken, 1956 yılından kalma “Türk Etnografya Dergisi”nin 1.sayısında “Maarif Vekâleti Etnografı” Kemal Güngör tarafından kaleme alınmış “Anadolu’da Hızır Geleneği ve Hıdırellez Törenlerine Dair Bir İnceleme” makalesiyle karşılaştım. Zaman, algılar demişken, 16 sayfalık bu makalede kullanılan naif ifadelerle hıdırellezi anlatmak da günün anlam ve önemine uygun göründü gözüme:

     

    “Hızır ve İlyas’ın buluştukları 6 Mayıs günü kışın sona erdiği ve tabiatın tam olarak uyandığı zamandır ki bu anda gökler nur kesilir, canlılar taze bir hayata kavuşur ve Hızır’ın temas ettiği her şey uğur, bereket bulur. Halk Hızır’a kavuşmak için türlü çarelere baş vurur.

     

    Hızır kimdir? Nedir?

     

    Halk arasında hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe (ebedî hayata) mazhar olmuş ve zaman zaman –hususiyle baharda- insanlar arasında dolaşarak darda kalan ve başı sıkılanlara yardım ve iyiliklerde bulunan, tabiatın yeşilmesini sağlayan, bolluk, bereket, kısmet ve sıhhat bahşeden bir velî (Tanrı nazarında makbul, ermiş bir ulu) veya nebî (Peygamber) olduğuna inanılır. Fakat hüviyeti tam olarak bilinememektedir. Bazıları ölmezliğe mazhar olmuş bir evliyadır, bazıları enbiyadandır der, birçok meziyet ve havassını göz önünde tutarak melâikedendir diyenler de olmuştur.”

     

    Halk takvimi döngülerini, bile isteye ya da fark etmeden içimde az çok taşıdığımı ilerleyen yaşlarımda anladım. Hıdırellez, çok ritüel içermesinden midir yoksa zamanının ve anlamının hafifliğinden midir bilmiyorum, bu takvimin belki de yeri en sağlam olan zamanıdır benim için.

     

    Çocukluğumda İzmir'de hıdırellez gelirken sessiz bir hazırlık başlardı. İçinizden hangi dilekleri tutacağınızı, nelere niyetleneceğinizi belirlemeniz gerekirdi. Ayrıca mahallede nerede, kimlerle ateş yakılacak, iddialı büyük bir ateş yakmak için hangi malzemeler tedarik edilecek, ateşin üstünden atlanırken yanma ihtimaline karşı hangi eski ayakkabı giyilecek, sabaha karşı hangi gül ağacının altına ya da sahilin neresinden denize dilekler bırakılacak? Uzayıp giden sorular listesiyle başbaşa kalırdık.

     

    Sonra 5 Mayıs akşamüstü çoluk çocuk herkes sokağa dökülürdü. “Evde kalma yasağı” varmış gibi… Heyecanlı ve iyimser bir kalabalık olurdu sokaklarda. Herkesin aklında dilekler, gönlünde niyetler…

     

    Son yıllarda daha organize kutlamalar yapılıyor. Sahilde konserler düzenleniyor mesela. Ritüelleri azalmış da olsa, eskisi kadar değilse de, içimizdeki takvimin etkisiyle olsa gerek, neşeli ve sevinçli kutlanıyor hâlâ. Aslında, Ursula Le Guin’in sıklıkla kullandığı bir ifadeyle “elektronlar tarafından sürekli dikkatimizin dağıtıldığı”, hep aynı anda birden fazla yerdeymişiz gibi hissettiğimiz bu zamanlar için, hâlâ belki de yılın en samimi kutlaması yapılıyor. Sanki biraz daha az etkileşim ihtiyacı duyuluyor, biraz daha çok denizin esintisini hissetmek mümkün oluyor. Biraz da temiz bir başlangıçta olduğumuz iyimserliği, dileyip oluruna bırakmanın hafifliği… Daha ne isteriz?

     

    Biliyorum, bir çoğumuz, Selçuk Erdem’in o müthiş karikatüründeki gibi, “evrene gönderdiğimiz pozitif mesajlar”ın bir kısım uzaylı tarafından yenmiş olabileceğini artık anladık. Yenmemişse bile, çağrılar cevapsız kaldı muhtemelen. Ama belli olmaz, en azından dilek tutmadan ne olacağını bilemeyiz. Bugünler bir “evliyâ”, “enbiyâ” ya da “melâike” olarak Hızır’ın “başı sıkılanlara” en çok koştuğu günler. Hızır’a ulaşmak için her türlü çareye başvurmak gerekiyor. Evdeyiz diye, bu fırsatı tepecek hâlimiz yok.

     

    Önceki İçerikMustafa Kemal Kürt sorununu çözmek istedi mi?
    Sonraki İçerikBatman’da Korona günleri