Ana SayfaYazarlarBu suyun balığı...

Bu suyun balığı…

 

SUNUŞ

Bir Yavuz Turgul filmini gerekçe göstermeden çok da sevmediğimi söylesem çok mu ayıp etmiş olurum?

 

Benim gibi Yavuz Turgul hayranlarının çoğu bu soruya “evet, ayıptır” cevabı verecek olsa da, Yavuz Turgul’un “Neden ayıp olsun canım” diyeceğinden emin olarak söylüyorum işte: Bence Yol Ayrımı, Yavuz Turgul sinemasının en zayıf filmi…

Filmi bir kez daha seyrettikten ve bendeki duygusunu biraz demlenmeye bıraktıktan sonra belki gerekçemi de yazarım, fakat şu andaki duygum tastamam böyle işte.

Aşağıda okuyacağınız portreyi 2007’nin son haftasında, yani bundan tam 10 yıl önce yazmıştım. Neden gizleyeyim, Turgul’un yeni filmi münasebetiyle dönüp bir daha okuduğumda, Türk sinemasının büyük ustasını güzel anlatmışım diye geçirdim içimden ve yazdıklarımı sizinle de paylaşmak istedim. Birkaç kelime takdim tehiri dışında portrede hiçbir değişiklik yapmadım. Buyurunuz…

 

 

Meral Okay’ın, Yavuz Turgul’un “sihri”ni anlatırken kullandığı “çünkü bu suyun balığı o” cümlesi… Ve Sadık Yalsızuçanlar’ın “seyrettiğim en iyi Türk filmi” dediği Gönül Yarası için kullandığı “ciğerdelen bir film” tanımlaması…

Yavuz Turgul’u ve onun filmlerini bunlardan daha iyi anlatacak başka iki cümle, bilmiyorum bulunabilir mi? Ben bulamadım ve başlık için gönlüm ikincisinden yana olduğu halde birinciyi tercih ettim.

“Ciğerdelen filmlerin yönetmeni…”: Ciğerden kotarılmış bir film ile yürekten kotarılmış bir film arasındaki farkı anlatabileceğime inansam, ne kadar çok isterdim bu başlığı kullanmayı. Fakat  biliyorum; “yürek”in karşılayamayacağı kadar yoğun duyguları anlatmak için “ciğer”i yardıma çağıranların sayısı artık çok, çok azaldı. Tamam, size anlatamayabilirim, ama gene de söylemeden geçemeyeceğim: Bilin ki o filmler ancak “ciğerden” yapılabilir.

Meral Okay şöyle demişti onun için:

“Yaptığı işlerin sihri mi ne? Yavuz Turgul, yerli. Bu suyun balığı o!”

Benim dil duygum, “bu suyun balığı” ile mesela “bu toprakların insanı” arasında çok büyük bir vurgu farkı olduğunu söylüyor bana. Birincisi başka sularda var olamaz, fakat ikincisi başka topraklarda var olabilir. O nedenle ben, Şener Şen’in kendisi için geçerli olduğunu söylediği şeyden Yavuz Turgul’u tenzih ederken isabetli bir teşhiste bulunduğu kanaatinde değilim.

“Biz bu topraklara ait sanatçılarız. Benim için Hollywood mümkün değil. Dil, davranış biçimi, vücut dili bize ait. Bir Züğürt Ağa'yı Robert De Niro oynasa bizimki gibi olmaz ama adam dünya starı. Ben New York'lu bir taksi şoförünü nasıl oynayayım? Ama Yavuz yurtdışında da yapar işini, yaratıcılığını…”

 

O huzuru bulduğunda…

 

Binbir mihnetle gazeteci karşısına geçtiği o nadir anlardan biri… Gazeteci soruyor: Röportajdan, soru cevaplamaktan da kaçıyorsunuz değil mi? Cevap: Evet var böyle bir şey. Soru: Neden? Cevap:

“Bu çok uzun ve derin bir konu. Tamamen ego üzerine kurulu bir iş bizimkisi. Egosu şişkin insanlarız. İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun? Yani kendini sıfır noktasına kadar iterek. Yapamıyoruz işte.”

İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun?.. Yani, mesela, bir film yapacaksın, bunu kimsecikler bilmeyecek, gösterildiğinde dünya yerinden oynayacak ve fakat sen birlikte o filmi seyrettiğin insanlara dönüp, “bu filmi ben çektim” demeyeceksin.

Yavuz Turgul’un bütün gerilimi, bütün huzursuzluğu zannediyorum buradan kaynaklanıyor. Çünkü bir yandan nefsini, kendisini “sıfır noktasına  itecek kadar” terbiye etmeye çalışıyor, bir yandan da Şener Şen’in dediği gibi hâlâ hırsları olan bir insan o:

“Tanrısal bir ayrıcalığı var. Yaratımın üst sınırlarında. Deha gibi bir şey Yavuz. Mahçuptur, utangaçtır. Tabii bunun altında iddialı bir kişiliğin olduğuna inanıyorum. Büyük bir hırsın da.”

Yavuz Turgul bir gün, altına imzasını atmayacağı bir film çekecek kadar kâmil bir insan olabilir mi? Peki bunu siz ister misiniz? Cevap vermeden önce iyi düşünün. Çünkü öyle bir insan o andan sonra artık film falan çekmez. Yani o huzuru bulduğunda siz de papazı bulacaksınız! İster misiniz?

 

Deha yetmez, duyarlılık da yetmez

 

Dehayı kuvveden fiile çıkartacak çalışkanlık, fedakârlık, disiplin, sorumluluk duygusu yoksa deha neye yarar, duyarlılık neye yarar? Çok olmasa da etrafımızda mutlaka vardır Yavuz Turgul dehasına sahip yaratıcılar. Fakat aralarında kaç tanesinin yakınları, onlar hakkında şöyle konuşur:

“Birçok değerli fikre sahip yaratıcı dostumuz vardır elbette ama çok büyük bir kısmında disiplin eksikliği var. Yavuz öyle mi? İnsanı hasta eden bir disipline sahip. Yorucudur etrafı için.” (Jefi Medina).

“Sorumluluk duygusu haddinden fazla gelişmiş biri! Eziyet çekecek kadar sorumluluk duyuyor.” (Mustafa Oğuz).

“Sapıklık düzeyinde mükemmelliyetçidir. Şirket içi bir parti vereceklerdi, hani her şirket yapar ya, benden rica etti: Sen de bir şarkı söyle. İkibuçuk dakika sürecek bir şey için, sekiz, on defa provaya gittim! Ben karşıdan geliyorum, mazallah bir on dakika geç kalsam, kıyameti koparır. Yani sıradan bir partiyi bu kadar ciddiye alan, iyi olması için elinden gelen herşeyi yapan bir adam, düşünün filmi için neler yapar! Bir şey içine sinmedi mi, sinmez…” (Macit Akman).

Böyle bir insanın zaman zaman kırıcı olması kaçınılmaz. Bir söyleşide bu husus hatırlatılıyor, ardından da kırdıklarından “özür” dileyip dilemediği soruluyordu kendisine. O diyalog bence çok, çok ilginçti:

“Kabul etmiyor musunuz bu iddiaları?”

“Hayır çok kabul ediyorum tersine. Farkında olmamak için aptal olmak lazım! Sette bu kadar gürültü çıkıyorsa, bir adam bu kadar fazla bağırıp çağırıyorsa, özellikle çok yakın arkadaşlarını kırıp üzebiliyorsa, dağıtabiliyorsa… Durup dururken insanın hakkında böyle laflar çıkar mı?”

“Sonra çok üzülüyor musunuz?”

“Evet, çok.”

“Özür diler misiniz peki, yoksa 'işte böyle şeyler olur mu' dersiniz?”

“Savunmaya geçmek istemiyorum şimdi. Ben böyleyim.”

Anladığınız gibi: Özür dilemeyi pek sevmeyen, belki de bunu hiç yapmayan biri o. Fakat gelin görün ki yakın arkadaşı Uğur Yücel de şöyle anlatıyor onu:

“Bütün seti devirecek kadar despottur. Ama yatağında geceleri, uykuya geçmeden önce kaşlarını kaldırıp, üzüntüyle duvarlara bakacak kadar da çocuktur!”

Benim bunlardan anladığım şu: Acılarını, pişmanlıklarını özür dileyerek unutmak yerine onları yaşayan, onları demleyen ve onlardan beslenen bir yaradılışı var. O ciğerdelen duyarlılığında bu yaradılışın da payı olmalı.

Yalnız acı paratöneri değil, başarısızlık paratöneri de: "Benim derdim kendimle. Bir şey olmuyorsa onu kendimde ararım, o yüzden olmuyordur, benim başarısızlığımdır."

Yani iyilikler bize, huzursuzluk ona… Yani hayatı kendisine zehrederek bize hayatı sevdiren bilge bir sinemacı o…

Bir düşünün, böyle kaç insan kaldı etrafımızda?

Hakkında bilgi toplarken çok ilginç bir tespitle karşılaştım: “Filmlerini genellikle toplumsal tarihimizin kırılma noktalarında çektiği ve son adamlara odaklandığı…” Hakikaten öyle; kabadayıyı, eşkıyayı, züğürt ağayı, Muhsin Bey’i, öğretmen Nazım’ı düşünün. Bunların hepsi “son adam”lara yakılan ağıtlar.

Acaba diyorum, “son adam” ruh haline bu kadar düşkünlüğün altında kendisini de biraz öyle ve epeyce yalnız hissetmesinin payı var mıdır?

Şevket Altuğ şöyle demiş onun için: “Yok, nesli tükenmiş adamlardan değil, onun gibi bir nesil hiç olmadı ki tükensin. Yavuz Turgul, olması gereken bir neslin ilk habercisi…”

 

 

  

 

 

 

- Advertisment -