Ana SayfaYazarlarCan korkusu, başka her şeyi önemsizleştirirse ne olur?

Can korkusu, başka her şeyi önemsizleştirirse ne olur?

Vahap Coşkun, “Korkuyu dağıtmak ve demokrasiyi büyütmek gerek” başlıklı yazısında (Yeni Yüzyıl ve Serbestiyet, 19 Mart), insanların “özgürlük mü güvenlik mi” tercihine zorlanması durumunda “uzun vadede zararlarına olsa da, kısa vadede güvenliği tercih edeceklerini” hatırlattı.

Türkiye toplumu ve siyaseti için bu bir teori değil, pratik: Biz bu hakikati bizzat yaşayarak öğrendik; hem de defalarca…

12 Eylül öncesinde biribirinin kanına susamış iki toplumsal kesim, “can korkusu” ortak paydasında birleşip “kurtarıcı” arayışına girdi ve “kurtarıcılar” geldiğinde, “uzun vade”de başlarına gelecekleri aşağı yukarı tahmin etmelerine rağmen, onlara ortaklaşa sessiz bir onay verdiler.

Bu örneği, “Özgürlük mü güvenlik mi” sorusunun Türkiye’de farklı çağrışımlarının olduğunu hatırlatmak için verdim.

Şunu biliyoruz: “Özgürlük mü güvenlik mi” sorusuna uzun vadede insanlar sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde “güvenlik” cevabını verir. Fakat bu cevabın içi Türkiye’de mesela ABD’de, mesela Fransa’da olduğundan daha farklı bir biçimde doldurulur. Bu ülkelerde “güvenlik” tercihi, toplumun, ülkeyi yöneten siyasetçilerin belli bir andaki “özgürlük-güvenlik” dengesinde güvenlik lehine yeni düzenlemeler yapmasını kabul etmesi anlamına gelir. Başka bir ihtimal akla gelmez.

Fakat Türkiye’de “güvenlik” tercihi, toplumun siyasetçilere güvenini kaybedip “kurtarıcı” arayışına girişmesi anlamına gelebilir.

Muhtemelen yazının bu noktasında aklınıza tweeter’daki “ordu göreve” hushtag’ı gelecek. Hayır, ben Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AK Parti), icraatından dolayı değil kimliğinden dolayı başından beri düşman olmuş ve ordunun onu devirmeye yönelik somut girişimlerini de alkışlamış, siyaseten hastalıklı insanlardan söz etmiyorum. Sıradan insanların sıradan hassasiyetlerinden ve onların muhtemel sonuçlarından söz ediyorum. Evet: Muhafazakâr partilerden başka bir partiye oy vermemiş, fakat can korkusunun kendisinden başka her şeyi önemsizleştirdiği koşullarda pekâlâ çok farklı arayışlara girişebilecek muhafazakâr sosyolojiden (de) söz ediyorum.

Peki, hızla yaklaştığımızı düşündüğüm “can korkusunun kendisinden başka her şeyi önemsizleştirdiği koşullar” oluştuğunda, Türkiye’nin yakın tarihinde defalarca tecrübe ettiğimiz dinamikler yeniden harekete geçebilir mi?

Türkiye’nin yeni bir şiddet sarmalına girdiği Temmuz 2015’ten kısa bir süre sonra Al Jazeera Türk için kaleme aldığım yazıda, bu soruya “günümüz Türkiye’sinde artık imkânsız” rahatlığında bir cevap verememiştim; eh, bugünün koşullarında hiç veremem.

“Toplumsal algıda tehlikeli dip akıntılar” başlıklı yazıda bu rahatsızlığımı dayandırdığım başka argümanlar da vardı.

O yazının kısaltılmış versiyonunu tam sekiz ay sonra bir kez daha dikkatinize sunmak istedim. Bakalım bugünkü koşullarda yazı nasıl bir tını verecek?

 

‘Toplumsal algıda tehlikeli dip akıntılar’ (Al Jazeera Turk, 24 Ağustos 2015)

 

Siyasetçiler, 7 Haziran’daki kritik seçimlerde seçmenin ‘uzlaşma’ mesajı verdiği hususunda uzlaştılar ama bir hükümet oluşturmayı beceremediler. Bu durumun seçmende yarattığı öfkenin en çok hangi partiyi vuracağını hesap etmek zor. Fakat olan bitenin şimdiden bütün siyasetçileri ve siyaseti vurduğu apaçık bir gerçek.

 

(…)

Çok açık ki, toplumsal algıda, ‘eski Türkiye’den’ çok iyi tanıdığımız bir siyaset ve siyasetçi alerjisi kök salıyor.

 

Bir yüzünde ‘yeniden siyaset alerjisi’ bulunan madalyonun öbür yüzünde ise askerlerin, ‘Ergenekon-Balyoz’ davalarındaki bazı ihlalleri istismar ederek geliştirdikleri ‘mağduriyet’ algısı üzerinden yürüttükleri, toplum nezdinde yeniden prestij kazanma çabaları var.

 

Belirli koşullar oluştuğunda, ‘itibarsız siyaset-itibarlı asker’ denkleminin ne tür sonuçlar üretebildiğini hepimiz tecrübelerimizden biliyoruz: Toplumun güvenlik kaygılarının başka her şeyi arka plana ittiği koşullarda bu kaygılar katalizör işlevi görüyor ve toplum, bir süreliğine de olsa demokratik olmayan usullerle yönetilmeye razı olabiliyor.

 

Toplumdaki siyasetçi ve asker algıları bugün elbette darbe dönemleri öncesindeki kıvamında değil, fakat oraya doğru ivme kazandığı çok açık. Yine, toplumdaki güvenlik kaygılarının, madalyonun iki yüzünün tepkimeye girmesine elverişli koşulları yaratmak üzere hızla olgunlaştığı da meydanda…

 

Karanlıkta ıslık çalmaktansa, karanlıkta nelerin boy vermekte olduğunu ortaya çıkarmak üzere karanlığa bir ışık tutmak çok daha hayırlıdır… Buradan itibaren, görebildiğim ve sezebildiğim kadarıyla önümüzdeki karanlığa böyle bir ışık tutmaya, toplumdaki asker ve siyasetçi algılarının yeniden değişmeye başladığını göstermeye, yani iddiamı temellendirmeye çalışacağım.

 

Kirli siyasetçiler, temiz askerler

 

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in notlarının geniş versiyonu niteliğindeki İmaj ve Hakikat: Bir Kuvvet Komutanının Kaleminden Türk Ordusu başlıklı kitabımın işaret ettiği temel nokta şuydu: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), içinden çıktığı toplum kadardır; ne daha kirlidir ne daha temizdir.

 

Oysa, TSK’nın 2000’li yılların başlarına kadar topluma başarıyla şırıngalanan imajı bambaşka bir imajdı ve bu, darbelerin meşruiyet kaynaklarından biri olarak işlev görüyordu. Kitabın önsözünde bu ilginç paradoksu şöyle anlatmıştım:

 

“Türkiye’nin gerçek bir demokrasi olmayan ‘kendine has’ vesayetçi demokrasisi temel olarak iki algı üzerinde yükseliyor:

 

a) Kendi çıkarından başka hiçbir kaygısı olmayan, kişisel hesapları uğruna rakipleriyle didişmekten başka bir şey düşünmeyen sivil siyaset sınıfı algısı.

 

b) Sadece ülkenin ve milletin âli menfaatlerini düşünen, bu uğurda bütün kişisel kaygılarından uzaklaşmış askeri sınıf algısı…

 

Toplumun kirinden-pasından münezzeh, bambaşka bir kategori oluşturduğuna inanılan Türk Silahlı Kuvvetleri, işte bu ‘ahlâki üstünlüğü’ nedeniyle gerektiğinde sivil siyasetçileri görevden uzaklaştırıyor, ülkeyi bir süre yönettikten sonra, nispeten gevşek bir vesayet düzeyini korumak koşuluyla kışlasına çekiliyordu.”

 

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti / AKP) çok yüksek oy oranlarına dayanan kuvvetli hükümetlerinin başta ekonomi, demokrasi ve Kürt sorunu olmak üzere çeşitli alanlarda sağladıkları başarılar sayesinde siyaset kurumuna giydirilmiş olan deli gömleği önemli ölçüde parçalandı. Toplum, sorunların siyaset ve siyasetçiler tarafından çözülebileceğine inanmaya başladı. Fakat 2011-2012’den itibaren bu inançta birtakım kırılmalar baş gösterdi.

 

Anti-siyaset odaklarının toplumun zihnine yeniden girebilmelerini sağlayan ilk gelişme, bazı iktidar siyasetçilerini töhmet altında bırakan 17-25 Aralık oldu. AK Parti’nin soruşturma sürecini Meclis’te kesmesi, ‘siyaset’e dair kuşkuları büyüttü, güveni azalttı.

 

Haziran seçimlerinin ardından siyaset sınıfının sergilediği performans ise yeni ve daha büyük bir kırılmaya yol açtı: Zihninin bir yerlerinde zaten anti-siyaset tortuları taşımakta olan toplum, bu defa bütün siyasetçileri kapsamak üzere ‘bunlar böyledir işte’ diyen iç sesini uzun yıllar sonra ilk kez yeniden duydu… Bu kadim duygunun, ülkenin bir kan gölüne döndüğü koşullarda yeşermeye başlamasının o duyguya nasıl bir ivme kazandıracağını ayrıca hesaba katmak gerekir.

(…)

 

O esnada asker imajı

 

Toplumdaki siyaset ve siyasetçi algısı hızla ‘negatif’e dönerken, bir kuvvet komutanının yolsuzluktan hapse mahkûm edilmesiyle (2002) başlayıp siyasete kaba müdahale girişimleri ve darbe davalarıyla devam eden süreçte hayli yara almış asker imajı hızla ‘pozitif’e dönüyor.

(…)

İçinde bulunduğumuz dönemin bu açıdan en önemli vechelerinden biri de, son 7-8 yılda askerlere büyük bir haksızlık yapıldığının neredeyse hâkim toplumsal duygu haline getirilebilmiş olmasıdır. Askerler, bu algıdan, bundan böyle kendilerine kolay kolay bir şey yapılamayacağına dair yüksek bir özgüven duygusu peydahlamış görünüyorlar. Bir örnek olarak, tutuklanıp hapis yatan, sürecin sonunda da TSK’ya geri dönen bir albayın, emeklilik onayını beklerken henüz birkaç gün önce emekli olmuş Genelkurmay Başkanı’na hitaben yazdığı şu alaycı satırlara bakabiliriz:

 

“Sevgili Necdet, emeklilik onayımın gelmesine çok az kaldı. Devir teslim töreninde yaptığın konuşmanın bazı satırlarına cevabımı onayım gelir gelmez vereceğim ve emin ol gerçekten sabırsızlanıyorum. Ama yine de şunu söylemek isterim ki Necdet, sen yoksan ben de yokum ve artık buralarda duramıyorum. TSK’nın sensiz tadı tuzu kalmayacak.”

 

Sonuç olarak:

 

Türkiye bir kez daha ‘itibarsız siyaset’ ile ‘itibarlı asker’ denkleminin tepkimeye girmek üzere olduğu bir tarihsel momentin başlangıcında… Tepkimenin her zamanki katalizörü ‘güvenlik kaygısı’ da bütün azametiyle üzerimize çökmüş durumda.

 

Dümdüz söyleyeceğim: Böyle bir Türkiye’de ‘askeri vesayet bitti artık’ deyip rehavete kapılmak çok büyük bir siyasi hata olacaktır.

 

 

- Advertisment -