Deizme kayışın bir kaynağı: Dindar siyasi figürler…

 

Başta imam hatipliler olmak üzere dindar gençlerin deizme (en veciz haliyle ‘dinsiz iman’) kaydığına dair heyecanlı bir tartışmanın içindeyiz. Tartışmanın en iştahlı katılımcıları da iktidara yakın gazetelerde yazan dindar köşe yazarları… Bakalım bu iştah, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ı konuşma yaptığı kürsüye çağırıp uyarmasından sonra da devam edebilecek mi?

Haberlere bakılırsa, mikrofonlar kapalı olduğu için konuşmanın ancak bir bölümü duyulabilmiş. O bölümde de Yılmaz, Erdoğan’a “Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün… sivil toplum örgütünün çalışması var… gençlerimizin deizmle ilgili bir düşüncesi var diye… Sekiz 10 tane farklı görüş var…” diye izahat vermiş. Erdoğan da bunun üzerine Yılmaz’ı “Olmaz öyle şey” diye ‘fırçalamış…’

Erdoğan “olmaz” dese de, başta Yeni Şafak olmak üzere iktidara yakın gazetelerde yazan dindar yazarlara göre, gençler arasında deizmin yaygınlaşması tartışma götürmez bir ‘vakıa…’

Mesela Yeni Şafak’tan Kemal Öztürk, bu ‘fırça’dan bir gün önce kaleme aldığı yazısında “Deizm, ateizm ve nihilizmin toplumumuzda yükselmesine dair sıkı makaleler yayınlanıyor. En başta Yeni Şafak yazarları arasında” saptamasını yaptıktan sonra şöyle diyor:

“Gençler ve özellikle dindarlar arasında deizmin yayıldığını görmek için onlarla bir süre vakit geçirmek yeterli aslında. Son 5 yılda bu akımın gittikçe yukarı doğru ivme kazandığı, nihilizmin ve ateizmin de buna eşlik ettiği, artık toplumu izleyen herkesin ortak kanaati.”

Öztürk, ‘hükümeti sıkıştırmak için ortaya atıldığı’ ya da ‘Batı kaynaklı’ olduğu gerekçesiyle bu önemli ve verimli tartışmanın önünü kesmek isteyenleri eleştirdikten sonra, lafı, ‘fikrini politikadan hiza alarak ifade edenlere’ getiriyor:

“Hayatı siyasi iktidar üzerinden okuyan, fikir ve düşünce üretmeyi, politikadan hiza alarak yapanların, deizm tartışmasını anlaması mümkün değildir. Bu tartışmaya katılmaması da en hayırlı iştir.”

Bakalım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Milli Eğitim Bakanı üzerinden çizdiği ‘hiza ve istikamet’ten sonra neler olacak? Bakalım tartışma devam edebilecek mi? Bakalım “fikir ve düşünce üretmeyi, politikadan hiza alarak yapmayı” reddedenlerin sayısı kaçmış?

 

‘Dinler Tanrı’nın değil’

 

Deizm, en basitiyle Tanrı’nın varlığını onaylayan fakat kurumsal dinleri ve onların öğretilerini reddeden bir inanç sistemi… Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre, “Tanrı’yı yalnızca ilk sebep olarak kabul eden, evreni bir Tanrı’nın yarattığına inanmakla beraber yaratıcının evrene hiçbir müdahalesi olmadığını ve olmayacağını savunan, vahyi reddeden görüş…”

Tanrı’nın, bir kez yarattıktan sonra evrene bir daha hiçbir müdahalede bulunmadığı tezi, kötülük arttıkça dindarları daha fazla sıkıştıran ‘Tanrı varsa bu kötülükler ne’ sorusundan Tanrı’yı esirgemenin en etkili yolu olsa gerek. Deizm, yalnız dinsiz değil Tanrı’sız da kalmanın (ateizm) doğuracağı boşluğu tahammül fersâ bulabilecekler için de iyi bir sığınak.

Fakat bugün konumuz, deizme yönelmenin teolojik-felsefi nedenleri değil; o konuyu ilahiyatçılara ve felsefecilere bırakalım… Ben bugün, dinin lafzı ile dindar siyasi figürlerin pratiği arasındaki farkın deizme kayıştaki rolünü ele almaya çalışacağım.

 

Teori, pratik ve kitlesel algı

 

Dünyaya yeni bir anlam, yeni bir nizam verme iddiasındaki bütün inanç sistemleri (dinler) ve bütün büyük siyasi anlatılar (ideolojiler) toplumların karşısına bütünlüklü, kapsayıcı teorik çerçevelerle çıkarlar. Dinlerin ve ideolojilerin elitleri, aidiyet duygularını o teorik çerçeveye inançlarından  ve sadakatlerinden alırlar. Buna karşılık geniş toplumsal kesimlerin teoriye dair algıları esasen teorinin pratikteki yansıması üzerinden şekillenir. Yani kitleler ‘lafza’ değil işe bakarlar.

Her din ve ideoloji somut bir konjonktürde somut bireylerden oluşan elitler tarafından taşınır. Dolayısıyla ‘pratik’ derken, öncelikle o elitlerin hayatı yaşama biçimleri ve davranışları akla gelmelidir; dinlerin ya da ideolojilerin önerdiğiyle, onları taşıyanların hayatları arasındaki makas ne kadar açılırsa, teoriye duyulan kuşku o kadar büyür.

Bütün dünyada komünist rejimler neden yıkıldı? Ya da mademki konumuz dinler, örneği oradan verelim: Dinin lafzı “komşusu açken tok yatanlar bizden değildir” derken, samimi bir inanan Suudi Arabistan’ı nasıl açıklayacak?

 

Gannuşi’nin uyarısı işte tam bu noktayaydı

 

Müslüman Kardeşler geleneğinin Tunus’taki temsilcisi Nahda Hareketi’nin lideri Raşid Gannuşi’nin iki bahar önce (Nisan, 2016) Fransız Le Monde gazetesine verdiği demeç dünyada büyük bir ilgi uyandırmıştı.

Tunus’un artık bir demokrasi olduğunu, o nedenle bundan böyle Tunus’ta siyasal İslam’a yer olmayacağını belirten Gannuşi, partisinin de dini ve siyasi faaliyetleri biribirinden ayıracağını vurgulamıştı. Gannuşi’ye göre bu hem “çıkarları için dini manipüle etmekle suçlanmayacak” olan siyasetçiler için, hem de “artık siyasetin esiri olmayacak” din için iyi olacaktı.

Bizi burada özellikle ikinci vurgu ilgilendiriyor: “Artık siyasetin esiri olmayacak din…”

Gerçekten de, siyasetçilerin dini kendi yükselişlerinin bir aracı olarak görüp ikisini biribirinden ayırmadıkları koşullarda toplumlar siyasetçileri dinin taşıyıcıları olarak görüyorlar ve onların hayatı yaşama biçimleri ile dinin önerdikleri arasındaki fark, inananları kurumsal dinden uzaklaştırabiliyor.

Sadece siyasetçiler değil tabii, geniş toplum kesimlerinin kurumsal dine dair algılarını, onların ‘dinî elit’ olarak gördükleri figürlerin davranışları ve değerlendirmeleri de şekillendiriyor.

Deizm tartışmasının fitilini ateşleyen Medeniyet Üniversitesinden Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu da uyarısını, siyasetçi ya da değil kendinde dini temsil gücü vehmeden figürler üzerinden yapmıştı:

“15 Temmuz'dan bu yana benim odama 17 tane başörtülü deist bile değil tanrı tanımaz öğrenci gelip benimle bu konuları konuştular. Başörtülü öyle geleneksel de değil bildiğin başörtülü. Aileleri de örtülü aile. Ortak neden sahnede dini temsil ettiğini söyleyen insanların eylemlerinin sonucudur. Mesele bu kadar ciddidir. Bu sonuçlarla yüzleşmezsek 30 yıl sonra çok farklı şeyler konuşuyor oluruz.”

 

Örnek vaka: Esenyurt Belediye Başkanı

 

Dinin lafzı ile dini taşıma iddiasındaki siyasetçilerin pratiği arasındaki farkın, dinden soğumanın ve deizme kayışın kaynaklarından birini oluşturduğunu söyledik.

Çok yakınlarda, bu önermeyi doğrulayan esaslı bir örnek yaşadık, onunla bitirelim… AK Partili Esenyurt Belediye Başkanı Ali Murat Alatepe bakın neler dedi:

“Alsın benim ömrümden koysun ömrüne, gıkım çıkarsa adiyim. Bizim ona çok ihtiyacımız var, ümmetin ona çok ihtiyacı var. Esenyurt’un hiçbirimize ihtiyacı yok ama Tayyip Erdoğan’a çok ihtiyacı var. Niye var? Burayı kaybedersek Kudüs’ü kaybederiz. Hiçbir yeri kaybetmeyiz, İslam’ı kaybederiz, Mekke’yi kaybederiz. Onun için ona ihtiyacımız var. Onun için ona buradan desteği göndermek zorundayız…”

Akif Beki, bu sözleri aktardıktan sonra soruyor:

“Gençleri ‘İslamsız bir iman’a sapmaktan kurtarma duyarlılığı, buradaki dehşet iticiliğe eğilmeyi nasıl unutur? Gözden kaçırılacak, atlanacak gibi mi bu ucuzluk?”

Haksız mı?