Duygu Asena: Kadının adını koyan kadın (2)

‘Bir saçımı okşa be baba’

 

“Babam öldüğünde yanında değildim. İnci yanındaydı. Ben sonra yetiştim… Çok çok üzüldüm. Haksızlığa uğramış gibi hissediyorsun. Bir şeyler eksik kalmış… Artık yerine getiremeyeceğin bir şeyler… Müthiş bir acı. Kapıyı kilitledim ve yanına yattım. Son bir laf… ‘Bir saçımı okşa be baba!’ dediğimi hatırlıyorum. Yirmi küsur yaşındayım… Sarıldım böyle ona, ölü haline…”

 

Ölüm vücudu katılaştırır, katı anıları ise yumuşatır. Duygu Asena ölü babasına sarılırken hiç şüphesiz şefkatten başka bir şey hissetmiyordu. Oysa baba-kız ilişkileri hiç de iyi olmamıştı. Babası disiplinli, sert bir adamdı ve kızlarının, onun canını sıkma potansiyeli taşıyan bütün hareketlerini kısıtlıyordu. O kadar ki, CHP’li tipik bir Cumhuriyet aydını olmasına rağmen kızlarının üniversiteye gitmesine bile izin vermiyordu. İki kardeş, ancak ona haber vermeden ve bir oldu bittiye getirerek kaydolabilmişlerdi üniversiteye.

 

Duygu Asena gibi kardeşi İnci Asena da babalarının zaman zaman tahammülfersâ boyutlara ulaşan kısıtlayıcılığını çocukluklarında ve genç kızlıklarında yalanlarla aştıklarını anlatıyor, “Doğru olduğunu düşündüğümüz şeyleri yapabilmek için yalan söyleme hakkımızı kullandık ikimiz de” diyor:

 

“Daha küçükken denize gitmek, gündüz partilerine gitmek, biraz büyüyünce flört etmek, diskoteğe gitmek gibi… Büyük ablamızı üniversiteye bile göndermeyen babamı bu biçimde alt edebiliyorduk. Liseyi bitirdiğimizde ikimiz de üniversite sınavlarını kazandığımızda babamın, ‘Kazanacağınızı bilseydim sınava sokmazdım,’ deyişini unutmadık.”

 

Kadının Adı Yok’taki baba – Hakiki baba

 

“Kitabın (Kadının Adı Yok –A. G.) ilk cümleleridir, ‘babamın yüzü kızgın bir kedi gibi, hayır hayır bir köpek, hatta bir eşek gibi’ diye yazmışım. Bu satırlar kitabın toplatılmasına, ‘Türk aile düzenini yıkıcı’ ve ‘çocuklar için muzır’ yani zararlı, sakıncalı bulunmasına yol açtı. Ama sadece bu kadar değil. Hayatta beni en çok üzen iki damganın da kaynağıdır oradaki anlatım. Bunlardan biri babamdan nefret ettiğim, ikincisi de babamdan nefret ettiğim için tüm erkeklere düşman olduğumdur.”

Kadın hakları mücadelesiyle erkeklerin geniş bir bölümünün nefretini üzerine çeken bir kadının ‘baskıcı baba’ itiraflarının, erkekler dünyası tarafından hakkaniyetsiz, pis bir gole çevrilmesine şaşırmamalı. Fakat babayla ilişkisini, Duygu Asena’yı bildiğimiz o mücadeleci kadına çeviren etmenler arasında saymamak da doğru olmayacaktır.

 

Gerçi o, mücadeleci kişiliğinin oluşmasında ve feminizme yönelmesinde ‘anneye duyduğu tepki’nin belirleyici olduğunu düşünüyor ama:

 

“Kızlar, annelerini izleyerek öğreniyor kadınlığı. Kimisi o gördüğü yoldan gidiyor, kimisi de ‘ben öyle olmayacağım’ diyerek kendi yolunu çiziyor. Ben ikincisini yaptım. Daha adını bilmediğim feminizmi, annemin yaşadıklarına içsel bir dürtüyle itiraz ederek benimsemiş olmalıyım. Bu bir tepki, bilinçli bir seçim değil.

(…)

“Annem Nihal Öndersev, bir biblo. Süs kadını. Kötü yanı şu ki, mutsuz. Bir kader kurbanı gibi, bir ömür boyu o mutsuzluğu yaşadı. Belki de benim kadınlık durumuna isyanım, onun bu mutsuzluğunu, çaresizliğini görmemle, anlamamla başlamıştır.”

 

Duygu Asena’nın, bizzat kendisinin çizdiği baskıcı baba portresine rağmen, kendi yolunu çizmede “babaya içsel bir dürtüyle itiraz”dan hiç söz etmemesi ilginç… Bunda belki, erkekler dünyasının bu yöndeki samimi itiraflarını sömürme hevesine duyduğu tepki rol oynamış olabilir. Ya da belki bir zamanlar sadece öfke ilişkisi kurabildiği özneleri olgunlaştıkça ‘anlama’ eğilimi her nedense anneye değil de babaya torpil geçmesini sağlamıştır (hayatının son yıllarında erkeklere -bile- artık kızmadığını, onlar için üzüldüğünü söylüyordu):

“Gençliğimde babama bakışımla bugünkü bakışım çok farklı. (…) Babamı şimdi daha çok seviyorum. Rüyama hep babam girer; annem değil… Halbuki en kızdığım insandı hayatımda, beni kısıtladığı için.”

Bakışı ve algısı olgunlaştıktan sonra değişmiş olsa da, çocukluk ve gençlik yıllarında babaya duyulan tepkinin Duygu Asena’nın erkek, kadın, feminizm algılarını belirlemede bir rol oynamadığını söylemek çok güç görünüyor.

 

Baba-kız ilişkilerine, Asena’nın kendi sözleri ışığında biraz daha yakından bakalım:

“Zihnimdeki ilk imajı ürkütücü bir baba. Ürkütücü ama asla şiddet yok. Bir fiske vurmamıştır, kulak çekmek dahi yok. Fakat hep kaşlar çatık, sanki her an suçüstü yakalayacak gibi. Sen de kendini zanlı gibi hissediyorsun her zaman. En ufak sevgi sözcüğü yok, bir kez olsun ‘güzel kızım’ dediğini hatırlamıyorum.” 

 

“Evin bahçesinde komşu çocuklarla oynayabiliyorken birden yasak geliyor. Artık erkeklerle oynamak yok! Bir erkek olan babam, erkek çocuklarla görüşmemizi, oynamamızı yasaklıyor. (…) Tuhaf, saçma, aptalca gelmişti bu durum bana.”

 

“Hep o yapabilir her şeyi, başkası yapamaz! Evdeki bir tartışmayı hatırlıyorum; bir parti var, yılbaşı partisi galiba… Babam oradaki bütün kadınlarla dans ediyor, ahbap kadınlarla yani. Annemi de bir adam dansa kaldırıyor ve kıyamet kopuyor. O adamla epey bir zaman dargın kaldı babam. Sebep adamın annemle dans etmesi. Ama kendisi adamın karısıyla dans ediyor. Böyle bir adam.”

 

Anne ve baba değerlendirmeleri böyle… Evi de bir gerilim mekânı olarak hatırlıyor Duygu Asena:

“Hani kıyametler kopmuyor, kimse kimseye vurmuyor, kimse kimseyi dövmüyor ama evde bir kavga sesi var sürekli. Gerginlik. Öyle büyük bir mutluluk tablosu hatırlamıyorum.

(…)

“Dışarıdan baktığın zaman, benim doğduğum ev tam bir sıcak yuva. Kadın; annem, genç ve güzel. Erkek, olgun ve geliri, kazancı yerinde. Bahçe içinde, iki katlı güzel bir ev, iki çocuk. Yokluk, yoksunluk değil, fazlalık var: Komşuda olmayan sende var. Ama orada her şeyin -ve bizlerin de; eşinin, çocuklarının- sahibi olan babam dahil, kimse mutlu değildi. Sıcak olabilecek, olması gereken yuva, cehennemdi desem haksızlık olur ama, soğuktu.”

 

Evlilik kurumu ve Duygu Asena

 

Evlilik kurumuyla arası hiç iyi olmadı. İçinde yaşadığı iki ‘ev’(lilik) de onda iyi izler bırakmamıştı. Bunlardan birincisi doğal ölümlerle, ikincisi de eşler arasına üçüncü bir kişinin  girmesiyle sonuçlanmıştı. Asena, her ikisini de aşksız yerler olarak hatırlıyordu.

 

Evlilik konusunda Duygu Asena’ya yöneltilen en sert eleştiri, onun kadınlara önerdiği yolun erkeklerin işine gelecek bir yol olduğuydu: Bu sayede erkekler evlilik kurumunun getirdiği sorumluluklardan uzak olarak ‘özgür kadın’larla yaşama fırsatını bulacaktı. Eleştiri sahiplerine göre, Asena’nın evlilik kurumuna ‘düşmanlığı’ işte bu paradoksal sonucu doğuruyordu.

 

Bu eleştiri, kendi varsayımını (‘Duygu Asena evlilik kurumuna düşmandır’) hakikat olarak sunup bunun üzerinden saldırıya geçen bir erkek bakış açısını yansıtıyordu. Çünkü Duygu Asena evlilik kurumuna değil evlilik kurumu içindeki eşitsizliğe, onun erkek lehine işleyen kurumsal yapısına savaş açmıştı. 2003’te, bir araştırmada dile getirilen “Kadınlarda ekonomik özgürlük ve eğitim artışı evliliklerdeki beklentiyi artırdı… Evlilik kurumuna verilen değer azaldı” sonucuna yönelttiği itirazda şöyle demişti:

“O zaman bunu şu şekilde de söyleyebiliriz; aslında evliliğe verilen değer azalmadı, arttı. Kadınlar okudukça, bilgilendikçe, kendilerine yetecek kadar ekonomik özgürlüklerini kazandıkça, kurtuluyorlar. Bir kaçıyorlar ki, o kadar olur… Kölelik bitiyor yani. Bunu da evliliğe değer verdikleri için yapıyorlar. Evlilik gibi, apayrı iki insanın zorunlu olarak ve ömür boyu diyerek bir-iki odanın içine tıkılması kadar zor olan bir durumu o kadar ciddiye alıyorlar ki, aynı çatı altında saygı bitip işkenceler başladığında, ‘bu kurum böyle iğrenç olmamalı, benim bu kuruma saygım var, böylesini sürdürmemeliyim’ deyip ayrılıyorlar.”

 

Nisan 1982’de, “Ev işlerine ellerini bile sürmezler. Analarının oğulcukları köşede oturmuş, kızkardeşler ve analar hep suyu taşımıştır ellerine. Günün birinde yalnız kalsalar, hiçbir şey yapamazlar” diye tanımladığı erkeklere ‘ortak kurtuluş’ için yaptığı çağrı, o yıllarda o kadar da kötümser olmadığını gösteriyordu:

“İşte böyle, erkeklerimiz burunlarını gömmüşlerdir geleneklere, göreneklere. Hiç kaldırmazlar başlarını. Bir kaldırsalar, bir kurtulsalar, hep beraber kurtulacağız belki.”

 

2003 ile 1982 arasındaki farkı belki ‘hak verilmez alınır’ mottosuyla açıklayabiliriz. Asena, zaman içinde erkeklerin evlilik kurumu içindeki imtiyazlarından kendiliklerinden vazgeçmeyeceklerini anlamış, çareyi kadınların ‘eşitlik yoksa, saygı yoksa, evlilik de yok’ çıkışlarında görme noktasına gelmiştir.

 

Tabii, kadınlara böyle bir çağrının gerçeklik duygusu taşıyabilmesi için evlilik kaba bir zulüm halini aldığında ‘bağımsızlığını’ ilan edecek kadınların o bağımsızlıklarını sürdürebilmelerinin maddi temelini de oluşturabilmeleri gerekiyordu.

Duygu Asena, giderek daha fazla ekonomik hayata dahil olmaya başladıkları 1990’lardan itibaren kadınların ekonomik özgürlüklerinin önemini özellikle vurgulamaya başlamıştı. Gidişin yönünü görmeye başlamıştı.

 

1996’da Sıcak Yuva Masalı – Aile İçi Şiddet ve Cinsel Taciz adlı kitaptaki tanıklıklardan birini (“Erkekler, kadının ekonomik bakımdan kendilerine muhtaç olduğunu hissediyor. Bu onların eline öyle bir silah veriyor ki, her kavgada hemen o sulahı çekiyorlar”) hatırlattıktan sonra şu çağrıyı yapıyordu: “N’olur kadınlar, alın bu silahı o vahşilerin elinden.” 

 

Duygu Asena bugün yaşasaydı, o silahın erkeklerin elinden giderek daha fazla alınmaya başladığını, kadınların da ev ekonomisine katılarak erkeği ‘eve ekmek götüren yegâne figür’ olmaktan çıkardığını görecekti. Hatta, bunun da ‘azalan erkek kimliği’ne yol açıp, eski üstünlükleri kalmayan erkekler için yeni bir şiddet meşruiyeti yarattığına dair teorileri okuyacaktı.

 

‘Yuva’ dağılıyor…

 

Duygu Asena’nın “Cehennem değildi ama soğuktu” diye tarif ettiği “yuva”, önce kardeşi İnci’nin erken yaşta evlenip evden ayrılması, ardından da bir yıl arayla babanın ve annenin ölümüyle dağılıvermişti. Annesinin ölümü de babasınınki gibi derin yaralar bırakacak biçimde tezahür etmişti:

“İnci, Halit’ten ayrılmıştı o zaman, Londra’ya gitmişti. Ben tek başıma ilgileniyorum annemle, hastalığıyla. Başımda bin bir sıkıntı. Hastane odası zaten kasvetli. Nefes alırken çok acı çekiyordu. Kollarımın arasında çırpınıyor. ‘Artık öl anne, öl anne, n’olursun!’ diye ağlıyordum. Çünkü belli ki artık uyanamayacak.”

 

Ölüm fikriyle baş etme gücünü hiçbir zaman kendinde bulamamasında bu ölümlerin herhalde önemli bir payı vardı. Hatta ona göre, çocuk doğurmayı istememesinin nedeni de bu olabilirdi:

“Ölüm dışında benim için önemli ve üzücü hiçbir şey yok artık. Annemi, babamı bir sene, dokuz ay gibi aralıklarla kaybettim. (…) Bundan daha fecisi insanın evladının ölmesi. Belki çocuk doğurmamayı bundan da istemiş olabilirim. Çocuk kaybı çok acı tabii. Öyle bir üzüntüden de kaçmış olabilirim ama kaçmayı da başardım.”

 

Üçüncü bölümde (18 Mayıs): Mücadele yılları…

 

Önceki İçerikTeşekkürler Fenerbahçe
Sonraki İçerikBütün barışları bitiren bir barış: Rus Ruleti