Gazetecilikte mutlak evetçilik ve mutlak hayırcılık

Esad rejiminin IŞİD ile petrol ticareti yaptığı bilgisi yeni değil. Esad rejiminin IŞİD'den petrol aldığı ilk defa, 2014 yılının Ocak ayında Cenevre konferansı düzenlenirken Batı istihbarat örgütleri tarafından gündeme getirildi.

 

Gazetecilere duyulan güveni ya da güvensizliği en fazla etkileyen faktörlerden biri de, hiç kuşkusuz “mutlakçılık…”

İster “mutlak evetçilik” isterse de “mutlak hayırcılık” biçimine bürünsün, her iki pozisyon da bütün mutlakçılıklar gibi nüans düşmanıdır. Onlara göre renkler ikiye ayrılır: Siyah ve beyaz… Düşmanlar vardır, karşılarında da “biz” varızdır. Düşman, ontolojisi gereği iyi, olumlu bir eylem içinde olamaz, dolayısıyla yaptığı her şey yanlıştır.  

 

Siyasetin doğası, böyle bir karşıtlık algısını tolere edebilir. Çünkü neticede, kendi savunduğunun doğru, karşısındakinin yanlış olduğunu söyleyen ve o nedenle iktidar olmak isteyen taraflardan söz ediyoruz.

 

Fakat varoluş nedeni parti siyasetini iktidara taşımak değil de, toplum adına daha iyi bir siyasetin nasıl inşa edilebileceğine ortam (media) teşkil etmek olan gazetecilikten söz ediyorsak durum değişir.

 

Tıpkı bir muhalif siyasi parti gibi, iktidarın “mutlak yanlış” olduğunu savunan bir gazetecinin, olgusal gerçekliği eğip bükmeden okurlarına aktarması beklenebilir mi? Hiç kuşkusuz hayır. Böyle bir gazetecilik, hakikatin ne olduğunun değil, hakikatin “bizim” propagandamız doğrultusunda nasıl eğip büküleceğinin peşinde koşar.

 

IŞİD petrolü iddiaları ve ‘muhalif’ gazetecilik

 

Son günlerin gözde tartışması (IŞİD’in petrolünün Türkiye tarafından satın alınması iddiaları), böyle bir gazetecilik için tipik bir turnusol kâğıdı niteliğinde… Görüyoruz ki, “muhalif” gazeteciliğin bu işin hakikatinin ne olduğu gibi bir meselesi yok. O, Putin’in ve Rusya’nın iddialarını “hakikat” hükmünde kabul edip, buradan iktidarın kalesine bir gol daha atma derdinde. Top hileliymiş, kimin umurunda…

 

Ahmat Hakan şöyle sorarken haksız mı:

Ne yani? Erdoğan’dan hiç hazzetmeyen Der Spiegel dergisinin bile ‘hiç inandırıcı değil’ diye nitelendirdiği Putin’in IŞİD petrolü iddialarını sırf Erdoğan’a karşıyız diye anında doğru mu kabul edeceğiz?”  (Hürriyet, 6 Aralık).

 

Madalyonun öbür yüzü

 

Fakat bir de madalyonun öbür yüzü var: Bu yüzde de gazeteciliğin temas ve mesafe mesleği olduğunu unutmuş; iktidarla “mesafe”yi tamamen kapatırken “temas”ı abarttıkça abartmış; eleştirel süngüleri tamamen düşmüş ve dolayısıyla desteklediği iktidara gerçekte yarardan çok zarar getiren bir medya öbeği var.

 

Devam etmeden önce şu rezervi koymak isterim: Bir ülkede iktidarın genel yaklaşımını benimseyen bir medya öbeği elbette olabilir. Kabul edilemeyecek olan şey, bazı gazete ve televizyonların kendilerini bir tür iktidar mikrofonu derekesine indirgemiş olmalarıdır.

 

Böyle bir medyayı bekleyen kader, siyasetin doğasında taşıdığı durmak bilmez yaklaşım değişikliklerini sanki kendi değişen yaklaşımlarıymış gibi sunmak ve kaçınılmaz olarak itibarsızlaşmaktır.

 

İktidar içindeki nüansların yol açtığı zorluklar

 

İktidarla muvâfık medyanın asıl büyük zorluğu, Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da başbakan olmasından sonra başladı.

 

Şimdi artık, Başbakan Davutoğlu’ndan ve AK Parti’den sâdır olan siyasetlerin bir bölümünün Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından tekzip edilmesinin yarattığı zorluklarla baş edebilmek de gerekiyordu.

 

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden (Ağustos 2014) genel seçimlerin yapıldığı Haziran 2015’e kadar geçen yaklaşık bir yıllık süre içinde, bu medya öbeği, aylar hatta yıllar boyunca desteklediği bir siyasi pozisyonu bir gün içinde topa tutmak gibi zelil hallerle yüzyüze kaldı.

Bunlardan en çok iz bırakan ikisini hatırlayalyım…

 

 

Dört bakan ve Yüce Divan meselesi

 

Geçen yılın son günlerinde, hükümete yakın medya organlarında, üzerlerinde yolsuzluk şaibesi bulunan dört bakanın, soruşturma komisyonunun AK Parti’li üyelerince Yüce Divan’a gönderileceğine dair haberler çıkmaya başladı. Haberler, uzun bir süredir karşı mahalleden gelen “yolsuzlukların üzerine şal örtüyorsunuz” eleştirilerden bunalan gazetelerde gizlenmeye ihtiyaç duyulmayan bir memnuniyetle ve “bakın, AK Parti yolsuzlukları örtmüyor, tam tersine soruşturulmasının önünü açıyor” imasıyla yer aldı.

 

Aynı memnuniyet köşe yazarlarında da vardı. Fakat Sabah gazetesinin 3 Ocak 2015 tarihli nüshasının manşetinden yayımlanan bir haberle bu hava birdenbire değişti. Gazetenin “Yüce Divan tuzağıyla kaos hedefleniyor” başlıklı haberine göre, şayet dört bakan Yüce Divan’a gönderilirse AK Parti yolsuzlukları kabul etmiş olacak ve seçimlerde büyük bir oy kaybına uğrayacaktı.

Bu haberi ilginç kılan bir gelişme, haberin yayımından üç hafta sonra ortaya çıktı: Sabah’ın haberinden bir hafta kadar önce bizzat Başbakan Davutoğlu dört bakanı çağırarak, onlardan Yüce Divan’a kendi istekleriyle gitmelerini istemişti.

 

Neticeyi biliyoruz: Bakanlar, Başbakan’ın arzusunun hilafına Yüce Divan’a gönderilmedi. Belli ki çok daha yüksek bir irade devreye girmiş, bu iradenin arzusu, ona en yakın kanalla kamuoyu bilgisi haline getirilmişti.

… Ve her şey bir anda değişti. “AK Parti yolsuzluk yapanları affetmiyor, yaşasın” diye tempo tutan gazeteler ve yazarlar artık “komplo”ya karşı uyarılarda bulunmaya, bakanların Yüce Divan’a gönderilmelerine karşı çıkmaya başladılar.

 

İkinci örnek: Masa yıkılırken…

 

Seçimlere kısa bir süre kala Barış Süreci’nin yeni bir aşamaya ulaşmak üzere olduğuna dair haberler medyanın bütün kanatlarında yer almaya başladı: Bir izleme komitesi kurulacak, görüşmeler bu komitenin gözetiminde sürdürülecekti.

 

Medyanın iktidarı destekleyen öbeği bu gelişmeyi de gizleme gereğini duymadığı bir memnuniyetle izledi. Nihayet Dolmabahçe’de ilan edilen mutabakat da sevinçle karşılandı. Ve ne zaman ki Erdoğan’ın “masa yok, mutabakat da yok” açıklaması geldi, tıpkı dört bakan örneğinde olduğu gibi rüzgârın yönü bir anda değişti: Dolmabahçe güzellemelerinin yerini “Dolmabahçe tuzağı” uyarıları almaya başladı.

 

Ben, 5 Nisan 2013’te Taraf’ta “Başbakan yarın ‘kestik’ dese” başlıklı bir yazı kaleme almış, orada, Başbakan Erdoğan’ın Çözüm Süreci’ni birdenbire durdurma kararı alması durumunda medyanın iktidarı ve çözüm sürecini destekleyen öbeğinin ne yapacağını sormuştum. O yazıdaki soru da cevap da netti (http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/alper-gormus/basbakan-yarin-kestik-dese/25680/):

Soru: “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yarın hiçbir gerekçe göstermeden çözüm sürecini gündemden kaldırdıklarını ilan etse, ‘kestik’ dese, gazeteler ne yaparlar? Nasıl bir tavır alırlar?”

 

Cevap: “Bugün söylenenler, savunulanlar bir günde unutulur ve hükümetin belirleyeceği ‘yeni Kürt politikası’ çerçevesinde yeni bir editoryal çizgi benimsenir.”

 

Hep birlikte izledik, her şey aynen böyle oldu.

Dolmabahçe mutabakatını reddetmenin iktidar için iyi ya da kötü olduğu tartışması ayrı; konumuz, iktidarı destekleyen medya öbeği… Konumuz, bu medyanın, desteklediği iktidarı her türlü eleştirellikten uzak bir tarzda destekleme biçimi… Böyle bir “evetçilik”in iktidar için “iyi” olduğu söylenebilir mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki İçerikIŞİD petrolünün hikâyesi
Sonraki İçerikErmeni Soykırımı ve tarihsel arkaplanı üzerine