Hayır, biz bize yetemeyiz

2

 

[6 Nisan 2020] Yaşadığımız, evrensel bir kriz. Olabilecek en tam, en eksiksiz, en bütüncül anlamıyla evrensel bir kriz. Bir kere, Geç Modernite (veya Geç Kapitalizm) ile birlikte keskinleşen ekolojik sorunların bir parçası. İnsanlık doğa ile ilişkisini düzene koyamıyor. Kâh gezegenimizi çevreleyen ozon tabakasını kendi eliyle (karbon gazı emisyonları yoluyla) inceltip deliyor ve küresel ısınmayı hızlandırıyor. Bu yüzden Kuzey ve Güney Kutuplarının buzları eriyor, deniz seviyesinin yükselmesi ve kıyı şehirlerinin sular altında kalması tehlikesi başgösteriyor. Kâh kendi tarım ve yaşam alanlarını habire genişletirken hayvanlar âleminin gitgide daha fazla içine giriyor. Aradaki sınırı bulandırıyor ve o zamana kadar kıyıda köşede saklanmış, satha çıkmamış en tehlikeli bazı virüslerin (maymun veya yarasalar gibi) yaban memelilerinden insana sıçramasını gene kendi elleriyle kolaylaştırıyor.

 

Sonuçta, doğanın intikamı çok acı oluyor. İşte Ebola, işte Covid-19. İlki çok hızla ve çok yüksek oranda öldürüyor, dolayısıyla etkisi dehşet verici olmakla birlikte yayılma hızı daha düşük ve 1000’lerle ölçülen popülasyonlar içinde kuşatılıp sınırlandırılabiliyor. Koronavirüsün öldürücülüğü çok daha zayıf, ama bulaşma kapasitesi açısından çok daha tehlikeli. Sonrasında, ulaşım ağları devreye giriyor. Küreselleşme, ya da 1970’lerde kullanmaya başladığımız anlamıyla son küreselleşme dalgası, kıtalararası ilişkileri olağanüstü yoğunlaştırdı. Çin yetkilileri, zatürree benzeri esrarengiz bir salgının patlak verdiğini tam 31 Aralık 2019 günü uluslararası sağlık yetkililerine açıkladı. Trump ilk ciddî seyahat kısıtlamalarını 2 Şubat’ta başlattı. Aradaki bir ayda, Çin’den 1,300 direkt uçuş ABD’nin 17 ayrı şehrine indi. Başta Los Angeles, San Francisco, New York, Chicago, Seattle, Newark ve Detroit havaalanlarına, çeşitli milletlerden 390,000 kadar yolcu getirdi. Sonraki iki ayda yaklaşık 40,000 (Amerikalı ve sair) yolcu daha geldi ve toplam 430,000’e ulaştı (bkz 4 Nisan 2020 tarihli şu New York Times haberi: “430,000 People Have Traveled From China to U.S. Since Coronavirus Surfaced”). Aynı şey Avrupa için de geçerli. Nasıl 14. yüzyılın Kara Ölümü (hıyarcıklı veba) büyük ölçüde İpek Yolunu izlediyse, yani Moğol İmparatorluğu’nun birleştirdiği Orta Asya üzerinden ilerleyip Kırım’a ulaştıysa ve oradan Venedik ve Cenova gibi denizci İtalyan şehirlerine sıçradıysa, koronavirüsün ilk yayılması da Çin’in uluslararası bağlantılarına bire bir uyuyor. Teknoloji, ticaret, finans ve turizm ilişkileri aynı zamanda bir pandeminin ana arterlerini oluşturuyor.

 

Özetle, geçmişteki bütün salgınlar gibi Covid-19 da millet ve ulus-devlet ayırımlarını tanımıyor, tanımayacak. Bütün insanlık hem tıbbi hem ekonomik açıdan tehdit altında. Anlamlı karşılığı da gene bütün insanlık ölçeğinde olabilir. Koronavirüs olayında dünya yönetişiminin zaafı apaçık görüldü. Erken uyarı sistemleri çalışmadı. Belki bir tek Dünya Sağlık Örgütü, sürekli ve inatçı uyarılarda bulundu. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, tek tek hükümetler… ağır, hantal ve isteksiz davrandı hemen hepsi. İşin vahametini idrak edemediler, ya da idrak etmek istemediler. Üstlenmeleri gereken maliyetten ürktüler; gözlerini kapatırlarsa belki bu korkulu rüya geçip gider gibi davrandılar. Başta Trump, canım ne var, hiç mi grip görmedik masallarıyla oyaladılar ve oyalandılar. Bir paniğe gerek yok teranesi tutturdular ki çok yanlıştı; paniğe gerek vardı aslında. Çünkü bu bir savaş, ama bombardıman uçakları gözükmüyor gökyüzünde. Dolayısıyla ya çok sert devlet yaptırımları ve/ya ciddi bir korku ve panik duygusu, Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in sözünü ettiği ahmaklar dahil herkesi hizaya getirebilir/di. Bu arada özelci sağlık sistemlerinin geniş kitleleri korumadaki yetersizliği de iyiden iyiye gözler önüne serildi (Amerika’da olduğu gibi).

 

Fakat buraya kadarı asıl büyük depremin öncü sarsıntılarından ibaret. Çünkü şimdi muazzam bir ekonomik kriz gelmekte. Üretim durdu, tedarik zincirleri koptu, işsizlik çığ gibi artıyor, hiasse senetleri değersizleşiyor, her türlü reel gelir düşüyor, efektif talep çöküyor. Salgın biraz kontrol altına alınabilir gibi olduğunda, 1929 Büyük Bunalımın bir benzeri, belki daha da ağırıyla yüzyüze olduğumuz daha iyi görülecek. Yıkıntının boyutları Avrupa’nın 1945’teki halini de aşacak. Bu sefer Amerika da tek başına gelemeyecek üstesinden. Marshall Planı’nın bir benzerini üretebilmek için herkesin elele vermesi gerekecek. Bu da yeni ve daha katılımcı bir dünya hükümetinin kurulmasını gündeme getirecek.

 

Dün (5 Nisan gecesi) Kraliçe II. Elizabeth BBC’nin canlı yayınına çıkıp kısa bir konuşma yaptı İngiltere halkına. 93 yaşına ragmen titremeyen sesiyle, “Bu sefer yeryüzünün bütün milletleriyle ortak bir çabada elele verip, bilimin büyük avantajlarını ve içgüdüsel merhametimizi iyileştirmeye kanalize ediyoruz. Başaracağız ve o başarı her birimizin olacak” dedi. (This time we join with all nations across the globe in a common endeavour, using the great advances of science and our instinctive compassion to heal. We will succeed – and that success will belong to every one of us.) Bu bir “mecburuz” ve “ya yaparız, ya yaparız” meselesi. İnsanlık bu yolu bulamazsa herhalde uçuruma sürüklenecek. 

 

Ne ki, bu evrenselci dayanışma ve kucaklaşma ruhunun tamamen dışında kalan ülkeler de var tek tük. Biri Bolsonaro’nun Brezilya’sı. Biri de “Biz Bize Yeteriz” kampanyasıyla Türkiye. Zamanın ruhuna bu kadar aykırı bir slogan olabilir. Tamamen yanlış mesajlar veriyor kamuoyuna. Sakat bir şartlanma içinde sokuyor. Neyin reaksiyonu? Baskı ve tehdit yoluyla bir şeyler mi dayatılmak isteniyordu ki? Ne uğruna? “‘Yerli ve millî’ sloganına ne oldu” dedirtmemek için mi? Her fırsatta kavgalaşarak zorla uzaklaşılan Batı’ya tekrar yanaşmamak için mi? Her fırsatta, bakın onlar ne kötü durumda, oysa biz ne kadar iyiyiz diyebilmek için mi? Manevî dostluk ilişkilerine girmemek, olası şeffaflık ve hesap verirlik uzantılarına katlanmamak için mi? Bedeli nedir? Bu kriz çok uzun sürecek. En basit ekonomik mantık, kredi kullanabiliyorsan kredi kullanmayı ve kendi fonlarını tüketmemeyi, anaparanı, öz kaynaklarını geleceğe saklamayı içerir. Bağış kampanyası tabii açılır. Halkın fedakârlığına tabii başvurulur. Ama bu, IMF’ye özsel bir düşmanlık güdüp, hayır, herkese sunduğu kolaylıktan ben yararlanmayacağım anlamına mı gelir?

 

Herkes gider Mersine, biz gideriz tersine. Şu anda budur vaziyetimiz. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde San Francisco Konferansı toplantı ve iyi kötü yeni bir dünya kuruldu. Muhtemelen gene öyle olacak. Ama bu kavgacı, kapanık, küskün, dar görüşlü vizyon ve zihniyet sürdürülürse, bu sefer Türkiye belki de içinde yer alamayacak. Bu, depresyon ve sonra resesyon derinleşirken oluşturulabilecek uluslararası ekonomik kurtarma planlarının dahi dışında kalmaya kadar varacak.