Halil Berktay

(11) Hayır, ekonomi değil; her şeyin başında siyaset, işgal ve ilhak geliyor

1500 sonrasında Avrupa’nın denizaşırı fetihleri, yalnızca toprakların ele geçirilmesi değil; teknolojik, tarihsel ve kültürel uçurumun üzerine kurulan yeni bir sömürü ve tahakküm düzeniydi. Modern devletin Leviathan’ı yerli toplumların din, kültür ve eğitim dahil bütün ilişkilerini parçalayarak içine girdi. Bu emperyalizm, geleneksel kara imparatorluklarından ve özellikle Osmanlı’dan kökten farklıydı.

(10) KABAHAT LENİN’DE

Emperyalizmin nedeni ne olursa olsun öncelikle siyasî ve askerî bir olay olduğunu neden doğru dürüst söyleyemiyoruz? Kabahat Lenin’de. Lenin’in “emperyalizm tekelci kapitalizmdir” tanımı hedefi çok genişletti, anti-emperyalizmi Leninizmin ve komünizmin tekeline aldı; anti-kapitalizmden farklı ve ayrı bir anti-emperyalizmin olabilirlik zeminini yok etti.

*(9) Sömürgecilik, siyasi bağımsızlık, özel olarak kültür meselesi

Tarihin nasıl ilerlediği konusunda idealizme kapılmayalım. Kültürler ve medeniyetler arası etkileşimde, ahlâkî yargılarla bakmayabilirsek, (bütün şiddet ve zulüm gösterileriyle birlikte) imparatorlukların yayılması da büyük rol oynuyor. Açık ve önyargısız konuşalım. Medeniyet götürüyorlar mı? Evet. Amaçları medeniyet götürmek değil (iktidar ve sömürü). Sadece medeniyet götürüyor da değiller. Ama medeniyet de götürüyorlar.

(8) OSMANLININ SÖMÜRGELİKTEN FARKSIZLIĞI İMÂSI, HANGİ YANLIŞLARIN ÜZERİNE OTURUYOR?

Reaktif anti-kolonyalizmin ucu, aslında kolonyalizmden çok moderniteden yakınan, içten içe keşke olmasaydı diye düşünen, şu veya bu şekilde modernite öncesine geri dönüşü düşleyen, bu anlamda çok muhafazakâr bir yerliciliğe (nativism) uzanıyor.

(7) KURTULUŞ, MÜCAHEDE, MÜCADELE, İSTİKLÂL HARBİ, TÜRK-YUNAN SAVAŞI

Mustafa Kemal böyle mi koydu 1919-1922’nin adını? Tanımsal anlamda, bu bizim kurtuluş savaşımızdır gibi bir şey mi söyledi? Bir formül mü sundu ve tekrarladı, yerleştirmeye çalıştı? Hayır, böyle bir şey göremiyoruz, o yıllarda kullandığı ifadelere baktığımızda.

*(6) Birbirinden Habersiz İki “Düşman Kardeş”: Yunanistan ve Türkiye

... Şimdi gelelim Türkiye’ye. Burada durum çok farklı, çünkü zafer söz konusu. Dolayısıyla 1919-1922, imparatorluktan ulus-devlete geçişin büyük anlatısına çok kolay ve pürüzsüz entegre oluyor. Hattâ belki fazla kolay ve pürüzsüz demek lâzım, çünkü yüz küsur yıl sonra bugün dönüp geriye baktığımızda, her şey olması gerektiği gibi olmuş, zaten başka türlü de olamazmış gibi gözüküyor. Gerçek sıkıntılar, çelişkiler, zorluklar, tehlikeler siliniyor. Başarısızlık ihtimali yok. Bu kaçınılmazlık öyküsü içinde, terimler, sözcükler, kavramlar da spesifikliklerini yitiriyor. Vatan, millet, devlet, padişah, halife, istiklâl, kurtuluş, müdafaa, selâmet… rastgele kullanılmış sanılabilecek bir kelime yığınına dönüşüyor. 

5) Savaşın Adı ve Örgütün Adı

Sömürgelik koşullarından türemezken “mış” gibi yapıp bu yolla meşruiyet arama cereyanı, 1960’ler ve 70’lerde Türkiye’ye de dayandı. Önce Türk, sonra Kürt aşırı-solunu etkiledi. THKO ve THKP-C gibi köksüz, temelsiz, dolayısıyla küçücük; öte yandan, geniş bir etnik tabana dayandığı için PKK gibi (nötr anlamda) çok daha ciddî örgütler, dünya çapındaki trendlerin Türkiye tezahürleri oldu. “Bak, Çin, Vietnam, Küba nasıl yaptı ve yapıyor? Biz de yapabiliriz.” 

(4) Yan Pist: Sol ve Maksimalizm

Son zamanlarda hangi konuya el atsam, kendimi böyle bir retrospektif içinde buluyorum. Yalnız esas problemi, çıkış noktamı (şu somut örnekte, Türkiye’nin sömürgelik nedir yaşamadığını ve dolayısıyla Millî Mücadele’sinin de bir ulusal kurtuluş savaşı olmadığını) yazamıyorum, tek başına. Bütün bir 19. ve 20. yüzyıl tarihi (ve düşünce tarihi, kavramlar tarihi) içine oturtmak; önü ve arkasını, sağı ve solunu belirlemek istiyorum.

(3)1945 sonrasında Üçüncü Dünya, Marksizm ve Ulusal Kurtuluş savaşları

Sosyalizmin itibarsızlaşmasını 1960’larda yükselen, 70’lerde ivmesini henüz koruyan anti-emperyalizm telâfi ediyor; Batı toplumları için sosyalizm cazibesini yitirirken, Batı-dışı toplumlarda 20. yüzyıl Marksizmi kendini belki her zamankinden fazla dinletebiliyordu.

*(2) 20. Yüzyılın ilk yarısında, “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olgusu ve kavramı mevcut değildi

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Kurtuluş Savaşı diye bir terim, böyle bir kategori mevcut değildi. Çünkü sömürgelik hallerinden çıkış çabaları ancak gelecekte yaşanacaktı.

Hangisi doğru (1) Ulusal Kurtuluş Savaşı mı, Milli Mücadele mi?

Mustafa Kemal (Atatürk) hiçbir zaman 1919-1922’nin adını (ulusal) kurtuluş savaşı koymadı. Milletin kurtuluş mücadelesinden çok genel anlamda söz etti. Spesifik bir tanım olarak ortaya atmadı. Mümkün de değildi, çünkü böyle bir kavram yoktu o sırada.

Nâzım’da, alternatif bir İstiklâl Marşı hayali

Yanlış anlaşılmasın: benim hayalim değil. Solda zaman zaman çıkar, çıkmıştır böyle bir fikir, İstiklâl Marşı değişsin diye (bestesi çok zor gibi entipüften gerekçelerle). Hep yadırgadım, soğuk baktım. Daha genel olarak, bir “cancel culture”ım yok. Kültür Devrimlerine karşıyım. Siyasî doğruculuk (political correctness) adına kılı kırk yarıp yeknesak bir konformizm empoze etmeye çalışmaktan da; her ideolojik dönüşümden sonra geçmişi toptan yanlışlayıp “yepyeni” bir kültür tasarlama nihilizminden de yana değilim. Tarihte olan olmuş, yaşanan yaşanmış. Thomas Jefferson hem özgürlükçü, hem köle sahibi. Eski Yunanlılar da öyle. Ne yapalım? Gerçeklik her zaman çelişkili. Artısı da eksisi de kendi çağı ve koşullarına oturtulmalı. Beğenmediğimizi silip çıkarmaya (bütün heykelleri devirmeye, bütün sokak ve meydan isimlerini değiştirmeye, bütün panteonları yeniden kurgulamaya) kalkışmayalım. Hele toplumlara şekil vermiş, kollektif hafızaya sinmiş ikonik eserlere, kurucu metinlere, böyle sığ bir keyfîlikle yaklaşıp fırt zırt oynamayalım.

PKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin”

12 Mart döneminin THKO’suna, THKP-C’sine, TİİKP’sine, TİKKO’suna kıyasla hem çok daha ciddî ve sabırlı, hem çok daha zalim, katı ve hunhar davrandı Apocular, silâhlı mücadele konusunda. Öyle gidip hemen dağa çıkmadılar. Uzun bir kuruluş ve örgütlenme sürecinden geçtiler. Çevrelerini bütün olası rakiplerinden, her türlü “yabancı” unsurdan öldürerek ve kaçırtarak temizlediler. Böyle ün saldılar o aşamada: acımasızlıklarıyla. Türk solcularınca sevilmediler, beğenilmediler; nefret edildiler daha çok. Ama kendilerine yer açtılar. Görece güvenilir üs bölgeleri edindiler. 12 Eylül geldi. Diyarbakır Cezaevi cehennemi yaşandı. Devletin dehşeti, PKK’nın tek çare diye görülen karşı-şiddetine kayışı hızlandırdı. Gerek güneydoğu sınırına bitişik Arap Sosyalizmi diktatörlükleriyle, gerek bazı Filistin örgütleriyle anlaştılar. Finansman ve donanım olanakları buldular. Kamplar kurdular. Ancak ondan sonra, 1984’teki Eruh ve Şemdinli saldırılarıyla gerçekten gerilla savaşına başladılar.

Bir Halil’den, bir diğer Halil’e

Yaşlı bir Halil’den, genç bir Halil’e. Eski Yale’li bir Halil’den, Columbia’lı bir Halil’e. Türkiyeli bir Halil’den, Filistin asıllı, Cezayirli bir Halil’e.

PKK ve Türk solcuları (3) Silâh, savaş, “Önderlik”

İlkokuldaydım. Herhalde ikinci veya üçüncü sınıfta, ilk 10 Kasım kompozisyonumu yazıyordum. İlk olmuş olması gerektiğini, bu işin usul ve âdâbı hakkındaki, şimdi anlatacağım cehaletimden çıkarsıyorum. Annem baktı ve Atatürk’ten böyle küçük harf “o”yla değil büyük harfle, “O” (O’nu, O’na, O’nda, O’ndan) diye söz edilir dedi. Neden dedim. Çok büyük işler yaptığı için dedi. Oturup düzelttim hepsini. Siyaset kültürümüze ilişkin bir dersti (aynı 1950’lerde, hele babam hapiste ve sürgündeyken, okulda sosyalizmden, sosyalistliğimizden asla söz etmeme tenbihleriyle birlikte). Hiç unutmadım.

PKK ve Türk solcuları (2) “Adam öldürmeyi oyun mu sandın?”

Bir Eski Tüfek evinde büyüdüm. Daha baştan Leninist bir ortamdı. Bense gittim, Maoist oldum. Babam (Erdoğan Berktay), hep söylerim, bütün çelişkileriyle, herhalde çelişkileri sayesinde, kendi kuşağının en parlak Marksist aydınıydı. Hem komünistliği vardı, hem de Aydınlanma şüpheciliği. Benimki kadar bir dogmatizmi kaldıramadı. Zaman zaman gerildi bu yüzden aile ilişkilerimiz. Gene de elinden geldiğince uyarmaktan, görece akla mantığa çağırmaktan geri durmadı. Megalomanların peşinden gitmemek, kişiye tapma kültlerine kapılmamak konusunda ince imâlar dinledim örneğin. Bir seferinde de şöyle dediydi: “Bak efendi, bu ülkede senin dediğin silâhlı mücadele olmaz. Koşulları yok. Ama onlar, berikiler bir şey yaparsa bilemem.”

PKK ve Türk solcuları (1) Silâh ve şiddet fetişizmiyle dolu otuz yıl

Amblemler. Kopyala-yapıştır. Üst solda Kızıl Ordu Fraksiyonu (Almanya, 1970). Üst ortada Kızıl Tugaylar (İtalya, 1970). Üst sağda Sendero Luminoso ya da Peru Komünist Partisi (1969). Alt solda THKO (Aralık 1970). Alt ortada THKP-C (Aralık 1970). Alt sağda PKK (1978). Bir dönemin özeti. Hayran olunacak, yaşatılacak hiçbir şey yok o yıllarda. Şimdi Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı, hiç yapmadıkları kollektif özeleştiriyi, hiç almadıkları örgütsel virajı içeriyor.

Trump’ın, yeni tip Hitler ve bilinçsiz Leninist olarak portresi

Bu Trump var ya. Küçümsemeyin. Ne olacak, bildiğimiz Amerikan kapitalizmi ve emperyalizmi; öncekilerden farklı ve daha kötü ne yapabilir ki… demeyin. Hitler’in 21.yüzyıl Amerikan modeli bu adam. İkisi de abus, menhus bir kavgacılıkla bize bakıyor. Nazizm dendiğinde, gözlerimiz illâ tıpatıp aynı olguları: SA ve SS’leri, Nordik-Aryan ırkçılığını, Yahudi düşmanlığını, soykırım ideolojisini, Varşova gettosunu, temerküz ve ölüm kamplarını, gaz odalarını aramasın. Gerçi hemen hepsinin karşılıkları (muadilleri) veya embryonik biçimleri şimdiden mevcut. Her faşizm kendi fideliğinden yükseliyor. Kendi çağı ve coğrafyasına, geleneklerine, kültür matrisine uygun nefretler, düşmanlar, söylem ve eylemler peydahlıyor.

Bir demokrasi ve mücadele alanı olarak “ahlâklı denetim”

Denetim niye ahlâklı olsun ki? Kapitalizm ahlâksız da denetim illâ ahlâklı mı olacak? Özel teşebbüs güvenilmez de devlet güvenilir mi oluyor? Ya da: denetimin ahlâklı olması nasıl sağlanabilir? Denetçileri denetlemek çare mi? Denetim toplum tarafından talep edilmezse işler mi? Zorunlu şeffaflık kendiliğinden ahlâkî bir sistem üretir mi?

Ahlâksız kapitalizm, ahlâklı denetim

Benim kültürümde, dünya görüşümde, evrene, hayata, insanlığa, topluma, siyasete ve kendime bakışımda, kader ve tevekkül kavramlarına yer yok. Kontrol edilebilir ve kontrol edilemez olaylar ayırımı tabii geçerli. İster doğal ister toplumsal; şu veya bu ölçüde benim dışımdaki gelişmeler bir şekilde bana çarptığında, eh, tabii o kısa vâdeli çerçeve ölçüsündeki kaçınılmazı içime sindiriyor ve sonrası için bir veri, bir çıkış noktası sayıyorum. Ama benim Stoikliğim bu kadar. Tahammül ve dayanıklılığı kapsıyor. Bu kabullenişi kader ve tevekkül kavramlarıyla ifade edemiyorum.

Eksik ve kaygılı bir devrimperestlik: Amerikan Devrimi

Devrimci (revolutionary) başka, devrimsever veya devrimperest (revolutionist) başka. Bu ayırımı geçmişteki pek çok yazımda yaptım. Bilim (science) ve bilimperestlik (scientism) farkından türettim. Bilimperestlik nasıl yüzeysel bir bilim fetişizmiyse, devrimperestlik de yüzeysel bir devrim fetişizmi demeye getirdim. Fransız Devrimi’yle ve sonrasında asıl Marksizmle alıp yürüdü. 20. yüzyılda tavana vurdu. Ama öncesinde yoktu devrime bu kadar katı, bu kadar dogmatik bir yaklaşım. Amerikan Devriminin kurucu metni, kritik bazı boşluklarına rağmen daha dikkatli, daha nüanslı bir tavrı içeriyordu. Olsa olsa, eksik ve kaygılı bir devrimperestliği söz konusuydu. Bunu olumlu anlamda kullanıyorum.

Krallığı alaşağı etti, sonra İmparatorluğu getirdi

Fransız Devrimi’nin üzerinden yaklaşık 130 yıl geçti. Devrimlerin coğrafyası Avrupa’nın batı ucundan doğu ucuna kaydı. John Reed’in “Dünyayı Sarsan On Gün” diye idealize ettiği uğultunun içinde Lenin, peşpeşe “Devlet ve İhtilâl”i (Ağustos-Eylül 1917) ve “Proletarya İhtilâli ve Dönek Kautsky”yi yazdı (Ekim Kasım 1918). Sadece Bolşevik Devrimi için değil, genel olarak bütün modern devrimler için, (a) iyi, faydalı ve (b) kaçınılmaz olmalarının ötesinde, yeni bir argüman geliştirdi: (c) o kadar da pahalıya malolmadıklarını iddia etti. Evet, dedi, tabii vardır devrimin kanlı bir bedeli. Ama işçilerin ve bütün emekçi sınıfların devrim olmadığı takdirde Eski Düzen altında yaşamaya devam edeceği sürenin günlük acılarının toplamıyla karşılaştırılacak olsa, devrimin maliyetinin çok daha düşük olduğu görülecek; üstelik bu sayede, insanlığın mutlu geleceğine çok daha geniş ve ferah bir yoldan, çok daha çabuk ulaşmak mümkün olacaktır.

Marksizmden önce devrim, terör, diktatörlük

Nasıl oldu? Bu devrim fetişizmi nasıl gelişti? Bir halk ayaklanması olarak devrimden, bir bakıma devrimin inkârı demek olan diktatörlüğe ilk yürüyüş nasıl gerçekleşti? Olası çatışma ve pazarlıkların bir tarafındakilere, “devrimse (devrim olduğuna göre) her şeyi peşinen kabul etmelisiniz” demeye getiren bu öz-kutsallık hissi, nasıl Marksist devrim teorisinin sınırlarını da aşıp tamamen keyfî, sübjektif bir belirsizliğe ulaştı?

Sırf “evet” densin; “yetmez”i olmasın (istiyorlar)

Yukarıda gördüğünüz üç devrim lideri hep bu çizgideydi, “yetmez”siz bir “evet” istiyordu: Robespierre, Lenin, Mao (ve daha niceleri). Şimdi de bazı İslâmcılar, İslâmcı devrimler adına aynı şeyi söylüyor. Suriye’de, susun ve kabullenin HTŞ ne derse. Öyle boş şeyler istemeyin, laiklik veya kadın özgürlüğü gibi. Avucunuzu yalarsınız. Bunlar olmayacak, çünkü bunların ardında, devrimin kollektif iradesi ve ağırlığı değil, tamamen kişisel zevk ve tatmine yönelik bireysel ve liberal özlemler yatıyor. – 1848’den itibaren, liberalleri (ferdiyetçileri) horlamak Bismarck’tan Bolşeviklere ve Kemalistlere uzanan bir özellikti. Çağın sorunları “demir ve kan”la halledilecekti. Buydu, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki yeni zihinsel sertleşme (Amerikalı tarihçi Robert Palmer’ın dikkat çektiği “new toughness of mind”). Şimdi, bu endişeli aydın sopalama sporunun yeni bir versiyonu çıkageliyor.

Robespierre, Lenin, Mao derken, sıra İslâmcı devrim fetişizminde

Zincirlikuyu mezarlığının girişi böyle: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Kuran’dan bir âyet (Ankebut sûresi, 57). Tamamı “Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz” şeklinde. Bana sorarsanız, bütün nihâi hedef ve büyük anlatı ideolojileri de eninde sonunda ölümü tadacak. Kendi aşırılıkları, maksimalizmleri yüzünden. Yerlerinde duramamaları, kabarıp taşmaları, zafer sarhoşlukları, empati yoksunlukları yüzünden. Marksizm yaşadı bütün bunları. Bir süredir de bıraktığı boşluğu giren İslâmcılık yaşıyor. Uyarmaya çalışıyorsunuz; yirmi küsur yıldır, bizim hatâlarımızı siz tekrarlamayın demeye getiriyorum; kimse aldırmıyor. Maalesef dünya bu yeni azamîcilere de kalmayacak. “Tek yol”culukları, uzlaşmazlıkları, ültimatomculukları onları da vicdanın, demokrasinin, insanlığın huzuruna çıkaracak.

“Bir günde giriverdik demektir Şamı Şerif şehrine”

Bu sabah Metin Karabaşoğlu’nun “Bilgiye dirençli cehalet” yazısını bir gün geç okudum. Kendi gözlemlerime çok denk düştü. Gerilere de gittim. 85 yıl önce, aynen Karabaşoğlu’nun tanık olduğu cahil inanmışlıkla konuşuyor Nâzım Hikmet’in bazı tipleri. “Ben büyük yerden işittim. Hitler denilen gâvur Müslümanmış dediler. Gizli din taşırmış.” Türk popüler kültürünün başka bazı kalıcı özelliklerine de rastlıyoruz bu satırlarda. Büyüklük özlemi. Ne kadar önemli olduğumuz. Dünyaya nasıl yön verdiğimiz. Fetihçi oportünizm. İmparatorluk nostaljisi. Punduna getirsek de “Arap eyaletlerimiz”i yeniden alıversek! Garip tesadüf; son zamanlarda bu hamaset Suriye üzerinden tekrar gündeme geliyor.

Meraklısına, bilim, tarih, Sümeroloji ve Asuroloji hakkında notlar

Amatörlerin belki en büyük problemi, bilmediklerini bilmemektir. Hem kendilerini bilgili sanırken aslında bilgisiz olduklarını bilmemek. Hem, neleri ve daha neleri ve daha daha neleri bilmediklerini bilmemek. Bu çerçevede, İsmail Saymaz’ın “Türkiye’nin ilk ve dünyanın en önemli sümerologu” tarifi sürekli kafamı kurcalıyor. Tersten düşünelim. Böyle bir şey söyleyebilmek, aslında neleri bilmeyi, ya da biraz olsun merak edip çalışarak öğrenmeyi gerektirir?

“Siz hiçbir şey bilmirsiz”

Gazeteci İsmail Saymaz da bir tweet atmış, Muazzez İlmiye Çığ hakkında. “Türkiye’nin ilk ve dünyanın en önemli sümerologu” demiş. Bir an nefesim kesilir gibi oldu, cehaletin verdiği bu cüret karşısında. Aklıma, Zeki Velidî Togan’ın 1932’de yapılan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde sarfettiği söylenen bir söz geldi. Yazılı kanıtı yok. Tutanaklarda yer almıyor. Ama ağızdan kulağa aktarılıyor-du. Kırk yıl öncesine kadar.

Kültür Bakanına birkaç soru

Aslında sırf ona da değil. Bütün müfrit partizanlara. Sadece bağıran ama hiçbir şeyin aslını esasını araştırmayan; alçak sesle, küçük harflerle, olgular temelinde bir tartışma yürütmeyi bilmeyen herkese. Hoşlanmadıklarına hakaret edenlere. Başta Kemalist mahalle, tüm kamuoyuna.

*Büyük yalnızlık

Nâzım, olabildiğince realist bir Atatürk betimlemesi, Atatürk’ün bütün çelişkileri ve bu arada özelliği, özgünlüğü, tikelliği de dahil, Mebus Tahsin’e anlattırır: ‘Muzaffer bir insandı ölen: / nefsinden başka hiç kimseye güvenmeyen / muzaffer ve muazzam bir kumarbaz. / Alaycıydı, kavgacıydı, kurnaz ve hükmediciydi. / Ben gelmiş olduğum yere onun eliyle gelmiş olmama rağmen / (o kadar ağır pençeliydi ki) / kaç kerre ölmesini istedim. / Sanıyordum ki zindanım yıkılacak / sofrası yıkılırsa. / Öldü. / Yıkıldı sofrası. / Fakat misafirleri onun yanına gömdüler / kendilerinde muzaffer olan ne varsa. / Ben ne kadar ihtiyarlamış olduğumu /onun öldüğü gün anladım.’”