Ateş ölçen devletler

 

Sevgili meslektaşım, Türkiye’de Soğuk Savaş: İdeoloji ve Kültür (Palgrave Macmillan, 2013) kitabını beraber derlediğim, Maltepe Üniversitesi öğretim üyesi Cangül Örnek Birgün gazetesinde “Eyvah, Devlet Ateş Ölçüyor” başlıklı bir yazı kaleme almış. https://www.birgun.net/haber/eyvah-devlet-ates-olcuyor-293415.  Yazıda, Giorgio Agamben’in koronavirüs krizinin yarattığı “istisna halinin” dünyada kalıcılaşması, “totaliter devletlerin geri dönebileceği” tespit ve endişesini yersiz bularak eleştiriyor. İçinde debelendiğimiz bu hayat memat meselesinde devletlerin erken değil geç, çok değil az müdahale etmiş olmasını sorun olarak görüyor. Bilimi kendine kılavuz edinen “iyi” devletlerin “kötü” sermayeye karşı göreve çağrıldığı; birincinin ikinciyi zapturapt altına almasının umulduğu sol anlatıya ek yapıyor.

 

Yazıyı okuyunca aklıma Adalet Ağaoğlu’ndan bir referans geldi: mühendislik fakültesinde akademisyen olan roman karakteri, dersi boykot etmek isteyen öğrencilerini “sosyalist rejimlerin de mühendise ihtiyacı olacağını” söyleyerek vazgeçirmeye çalışır.  Bu söz, bazı sorunların ve ihtiyaçların ideolojiden, ekonomik sistemden bağımsız; en azından rejim tipi ya da iktisadi modele indirgenemeyecek olmasıyla ilgili bir uyarıdır aynı zamanda. Koronavirüs krizi, kapitalizmin teknolojik gelişme ivmesi, ulus-aşırı ağların yarattığı gerilim, istihdam ile katma değer arasında giderek kopan bağlardan kaynaklanan mevcut sıkıntısını şüphesiz derinleştirecek. Ancak bu kapitalizmin değil modern endüstri toplumunun krizi. Devasa kentlerde yan yana yaşayan, okullarda, apartmanlarda ve modern ulaşım araçlarında her gün birbirine değen milyonları barındıran her yerde olabilirdi. Burada başı dik, alnı ak durabilecek tek siyasi duruş, endüstriyel toplumla derdi olan, insanoğlunun küçük ve dağınık lokallerde yaşayıp kendi yiyeceğini üreteceği bambaşka bir hayat formu öneren ekolojistler. Geriye kalanlarımız için sorun tespiti ve çözüm çok daha çetrefil.

 

Serbest piyasa ekonomisi, neoliberalizm ya da geç kapitalizm dediğimiz ekonomik model, sağlık sistemlerinin çalışma ilkelerini elbette bir yere kadar belirliyor. Ama ABD, Hindistan ve Singapur’un toplandığı bir kapitalizm havuzunda, ipleri elinde tutan sermayenin (burada homojen bir sermaye tavrı olduğunu varsayarsak) hesabı aynı olabilir mi? Kapitalizm parantezinde toplandığında, İran, Kanada ve İtalya’nın üretim ve istihdam koşulları, nüfus yapısı vs. faktörler görünmez hale gelmez mi? Ülkelerin koronavirüs krizine verdiği tepki, bu işi ne kadar kısa sürede atlatacakları, mağduriyetleri ne ölçüde ve hangi hızla telafi edecekleri, kişi başına düşen gelir, insani gelişmişlik, bilim ve teknoloji politikaları gibi faktörler tarafından belirleniyor. Burada siyasi tercihlerin önemi yadsınamaz, ama ideolojik yönelim tüm donanımı değiştirecek kadar belirleyici değil.

 

Çin Halk Cumhuriyeti, Maolu yıllarda halk sağlığıyla ilgili evrensel, kapsayıcı, iyi niyetli tedbirlere başvurmuştu; ama iktisadi gelişmişlik düzeyi bunu ancak çok ilkel şartlarda yapabilmesine elveriyordu. Çıplak ayaklı hekimler mevzusunu bilmeyen yoktur. Aynı şekilde, 1960’lı yılların başında yaşanan ve toplam otuz milyon insanın hayatına mal olduğu düşünülen, dünyanın insan eliyle yaratılmış en büyük kıtlığını da burjuvazi değil, Çin Komünist Partisi çıkardı. Cangül’ün sermayeye karşı bağrına bastığı “büyük devlet”, sağlık sistemi son derece gayrı insani koşullarda çalışan ABD’de krizin daha çabuk atlatılmasını sağlayabilirdi muhakkak. Ama unutmayalım ki bu krizin büyüklüğü, en kapsayıcı ve insancıl sağlık sistemlerini bile felç edecek türden. Bugün evde kalma çağrısının dünyada sadece orta-üst sınıflar tarafından yerine getirilebildiği, bu lükse sahip herkesin suratına her gün çarpan bir gerçeklik. Ama endüstrileşmiş bir ülkede hüküm süren sosyalist bir rejim, temel tüketim ve gıda ürünlerinin kıtlığı pahasına üretimi durdurur muydu? Benim sosyalizm tarihine bakışım büyük ölçüde Çin Halk Cumhuriyeti deneyimiyle kısıtlı ama bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyorum.

 

Koronavirüs krizinde herkes kendi durduğu yerden başka bir öcü görüyor: Amerikan milliyetçileri Çin’i, solcular kapitalizmi, feministler ataerkilliği, liberaller de devleti. Bugün Agamben’in ortaya attığı soru (devlet reaksiyonuyla ilgili ampirik gerçeklikle örtüşmemesi, salgının tahmin edilenin çok üzerinde bir hızla yayılması, vs. nedeniyle haklı olarak eleştirilse de) korona krizinden çok geleceğe dair. Soru şu: Hıfzıssıhha alanında bir kez bu kadar gelişkin önlemler alabilen bir devlet, daha sonra kendi isteğiyle eski sınırlarına çekilir mi? Tabii devletlerin hayatın her alanına sızacak, kıymeti kendinden menkul örgütlere dönüşme ihtimali her yerde aynı ölçüde tedirginlik yaratan bir soru olmayabilir. Türk kamuoyunda bu soru garipsenir bile. Ne de olsa ülkemizdeki tüm ideolojik kesimler bir noktada devleti ele geçirme hayali kurdu; bunun için farklı projeleri hayata geçirdi. Bizler devletin güçlü değil, zayıf olmasından kaygılanırız esas.

 

Öte yandan, Agamben’in üzerine varırken koronavirüs krizinden bir hafta önce Türkiye’de internet erişimimizin olmadığını da hatırlayalım. Geçmiş yıllarda darbeler, terör saldırıları ve birçok başka krizde yaşadığımız olağanüstü hallerin birer buldozer gibi bireysel tercih, değer ve kararlarımızın üzerinden geçtiğini, bizi sevdiklerimizden ayırdığını, yazıp çizeceğimiz alanı sınırlandırdığını da. Yani “istisna hali” pek öyle hafife alınacak, sermaye ile kıyaslanıldığında masum bulunacak bir şeymiş gibi gelmiyor bana. Bugün ateş ölçen devletler (ki ben de alnımı isteyerek uzatıyorum) yarın yoğun bakıma alır mı diye düşünmeden edemiyorum…

 

 

 

Önceki İçerikTürkiye’nin ‘hasta sıfır’ı kim?
Sonraki İçerikİtalya’da CURA dönemi