Bilim ve politika

 

 

 

[29 Mart 2020] Bilimle iddialaşılır mı? Genel olarak bilim kavramına ilişkin tartışmaları demiyorum; sosyal bilimleri de kastetmiyorum; herhangi bir doğa biliminin, kendi alanı içinde, kendi prosedürleriyle ulaştığı, bu anlamda bilimsel bulgular yok sayılabilir mi? Tıp, örneğin, insan hayatıyla en yakından ilgili bir bilim. Kendi temel teorisi var: hastalıkların kestirmeden mikrop dediğimiz mikro-organizmalarla oluşturulduğu teorisi (germ theory of disease). 19. yüzyılda kesinleşmiş, ispatlanmış. O zamana kadar, insanlığı görgül bir bilgi birikimi var, ama bu teorik temele oturmuş bir tıp bilimi ve her alanda buna uygun metodolojileri mevcut değil. Bundan sonra ise yanlışlanabilirlik üzerine kurulu, kendi özeleştiri mekanizmalarını oluşturan, kendi kendini denetleyip düzelten ve geliştiren yöntemler yerleşiyor. Dolayısıyla burada bir su kesimi hattı söz konusu. Bunu görmemek, ancak cehaletin verdiği cüretle, hayli postmodernist bir sübjektivizm cüretiyle, bilim ile pozitivizmi karıştırıp her türlü bilimsel prosedürü  pozitivizm diye karalamaya kalkışan bir yüzeysellikle mümkün olabilir.

 

Modern tıbbın bir branşı epidemiyoloji (bulaşıcı hastalıklar bilimi). Epidemiyolojinin de bir alt branşı matematiksel epidemiyoloji. Herhangi bir salgının ilk ânından itibaren toplanan ve toplanacak istatistiklerden hareketle, nasıl yayılabileceğine dair matematiksel modeller inşa etmekle ilgileniyor. Bunlar son derece ciddi ve derin uzmanlık isteyen meseleler. Tek tek bazı doktorlar siyaset uğruna tehdit ve baskılarla susturulabilir. Beka ya da yerli ve millî çıkarlar uğruna bütün bildiklerini dosdoğru söylememeye, bulgularını kısmen çarpıtmaya ve gizlemeye sevkedilebilir. Ama bir bütün olarak ve birer ana bilim dalı olarak tıp, epidemiyoloji ve matematiksel epidemiyoloji aldatılabilir mi? Kandırılabilir mi? Etrafından dolaşılabilir mi? Kaale alınmayabilir mi?  

 

Koronavirüs krizi bilim ile genel kamuoyu ve bilim ile politika arasındaki ilişkiyi de çok keskin biçimde soktu gündemimize. “Bilimsizliğin” veya “bilim okuryazarlığından yoksunluğun” korkunç boyutlarını görmezden gelemeyeceğimiz hale getirdi. Teknisist ve bilimperest bir anlayışta değilim. Toplumu elbette mühendisler ve bilim insanları yönetmeyecek. Halkın seçtikleri yönetecek. Ama onların da biraz olsun bilimden haberdar olması; öğrenmeye ve anlamaya çalışması lâzım.

 

Maalesef bu ihtiyaç, bu farkındalık kimilerine hiç dokunmamış gibi. Pandemiye politikacıların bakışı ile doktor ve araştırmacıların bakış arasında bir uçurum oluşuyor. Bazıları hâlâ çok sürmeyeceği masalıyla avunuyor ve avutuyor. Uzmanlar ise başka türlü konuşuyor. İngiltere’de son vaka sayısı 17,089, ölüm sayısı 1,019. Hal böyleyken, Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin (NHS, National Health Service) tıbbî direktörü Prof Stephen Powis (yukarıda sağda) çıktı dün gece BBC’nin karşısına. Bu işin sonunda ölüm sayısını 20,000’in altında tutabilirsek çok başarılı sayılmalıyız dedi. 20,000! Şu andaki rakamın yirmi misli! Belki 500,000 vakayla mümkün! Demek, işin tâ oralara gideceğini düşünüyor Prof Powis. Bunu gözünü kırpmadan söyledi. BBC gözünü kırpmadan verdi. Haberini bütün dünyaya geçti. Downing Street No 10’dan da kimse bir şey demedi.

 

Aynı 28 Mart gecesi ve hemen aynı saatlerde, Habertürk’te de önemli bir panel cereyan etmekteydi. Moderatörlüğünü Eren Eğilmez’in yaptığı “Gerçek Fikri Ne?” programına, Bilim Kurulu üyesi Doç Sema Turan’la birlikte, çeşitli tıp dallarından Prof Çağrı Büke, Prof Ahmet Özdoğan ve Prof Yağız Üresin, ceza hukukçusu Prof Ersan Şen ve iktisatçı Murat Sağman katıldı. İlk defa, çeşitli boyutlarıyla krizin hükümetin yansıttığı kadarını çok aştığı bu kadar net biçimde vurgulandı. Üç tıp profesörü, derhal sokağa çıkma yasağı ilân edilmesinde birleşti. Sema Turan (yukarıda solda) esasen Bilim Kurulu’nun da bu görüşte olduğunu ve Cumhurbaşkanına da bunu önerdiklerini teyid ve tasdik etti. Genellikle iktidar yanlısı görüşleriyle tanınan Ersan Şen, biraz fazla gürültücü ve yer yer başkalarını konuşturmayabilen yaklaşımıyla da olsa, mevcut başkanlık sisteminde bakanlar arasında etkili bir koordinasyonun gerçekleştirilemeyeceğini, çünkü ortada bir başbakan olmadığını ifade etti. Murat Sağman, IMF’ye başvurmak ve hazine tahvili çıkarmak gibi âcil finans önlemleri açısından da çok gecikildiğini anlattı.  

 

Buraya kadar, iyi. Fakat sonrası, İngiltere’den biraz farklılaşıyor. Daha program sona ermeden, herhalde hem post-truth balonunun bu kadar cepheden delinmesine, hem de imâ oklarının giderek daha fazla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelmesine sinirlenen bazı pelikancı troller öfkeyle saldırıya geçti. İhanetten şüphelendi. Kabahati böyle bir panelin oluşturulmasına buldu. Doğrudan Habertürk’ü suçladı. Olayı Turgay Ciner’in başka bir para kaynağı bulmuşluğuna bağladı.

 

Eh. Yani. Bu reaksiyon ve yorum tarzı da bizim normalimiz sayılmalı.

 

 

 

 

Önceki İçerikEkonomide yeni ikilem: Para basmak mı, IMF mi?
Sonraki İçerikTürkiye’de koronavirüs: 131 ölü, 9217 vaka