Sonuçta beklemedeydiler…

 

Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.

Bizim küçük kentimizde, bunların tümü bir arada yapılır. Burada insanın canı sıkılır ve alışkanlıklar edinmeye özen gösterir.

Altı çizilmesi gereken, kentin ve yaşamın sıradan görünümüdür.

İnsan alışkanlıklarını edindikten sonra günlerini kolay geçirir.

 

O sene meydana gelen ciddi olaylar dizisinin ilk göstergeleri olan -bunu sonradan anladık- olayları hiçbir biçimde kentlilerin düşünemeyeceğini, bu noktada herkes kolayca kabul edecektir.

Bu olaylar kimilerine iyice doğal gelecektir, kimilerine de, tersine, inanılması güç.

 

Veba salgını önce birkaç vakayla başlar:

– Camps'ı tanıdın değil mi?

– Camps mı? Uzun boylu, siyah bıyıklı mı?

– Hah, işte o! Demiryollarında makasçıydı.

– Eee, öldü mü?

– Yaa ne sandın?

– Şu fare hikâyesinden sonra.

– Hay Allah? Nesi vardı?

– Bilmiyorum, ateşi vardı. Sonra zayıftı. Kolunun altında iltihaplar oldu. Dayanamadı.

– Hâlbuki herkes gibiydi o da.

– Hayır, göğsü zayıftı ve Orpheon'da çalıyordu. Bir boruyu sürekli üflemek, yıpratır

adamı.

– Ama, insan hastayken boruları üflememeli.

 

Felaketler ortak bir şeydir, ancak başınıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir.

Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da, savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar.

Bir savaş patladığında insanlar : "Uzun sürmez bu, çok aptalca!" derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez.

Budalalık hep direnir, insan hep kendisini düşünmese bunun farkına varabilirdi.

Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi, kendilerini düşünüyorlardı; felaketlere inanmıyorlardı.

Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçekdışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider. 

 

Yurttaşlarımız da kendileri için hâlâ her şeyin olanaklı olduğuna inanıyorlardı; bu durum da felaketlerin olanaksızlığını varsayıyordu.

İşlerini yapmayı sürdürüyorlardı, yolculuklar ayarlıyorlardı ve düşünceleri vardı.

Geleceği, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasıl düşüneceklerdi ki?

Kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olmayacak.

 

Kara Veba sırasında hekimlerin maskeli karnavalı, canlıların Milano mezarlığında birleşmeleri, korku içindeki Londra'da ölü taşıyan el arabaları ve her yerde, her zaman insanın bitip tükenmez çığlığıyla dolu geceler ve gündüzler.

Hayır, tüm bunlar bugünün huzurunu bozacak denli güçlü değildi henüz.

 

Ertesi gün Doktor Rieux gereksiz bulunan bir diretmeyle vilayete bir sağlık kurulunun çağrılmasını sağlıyordu.

– Halkın endişelendiği doğru, diye durumu onaylamıştı Richard. Üstelik dedikodular da her şeyi abartır. Vali bana dedi ki: “İstiyorsanız hemen yapalım bu işi, ama sessizce.” Zaten bunun yanlış alarm olduğuna inanıyor.

Bernard Rieux, valiliğe gitmek üzere Castel'i arabasına aldı.

– İlde serum bulunmadığını biliyor musunuz, dedi bu sonuncusu.

 

Toplantının ertesi günü ateş biraz daha yayıldı.

Gazetelere bile geçti, ancak zararsız bir biçimdeydi, çünkü gazeteler birkaç anıştırmadan ileri gitmiyordu.

Bununla birlikte, Doktor Rieux, valiliğin kentin en ücra köşelerine alelacele yapıştırdığı küçük beyaz duyuruları okuyabiliyordu.

Bu duyurulara bakarak yöneticilerin durumu açıklıkla değerlendirdiğini söylemek güçtü. Önlemler çok ciddi değildi ve kamuoyunu telaşlandırmamaya özen gösterildiği belliydi.

Bununla birlikte, herkesin anlayabileceği bir sakınımlılık düşüncesiyle valilik bazı koruyucu önlemler alıyordu.

 

Kentte oturanlara en üst düzeyde temizlik salık veriliyordu.

Öte yandan aileler hekimin tanı koyduğu vakaları bildirmek ve hastalarının özel hastane odalarında tecrit edilmesini kabul etmek zorundaydılar.

Birkaç ek madde hasta odasının mikroptan arındırılması zorunluluğu ve ulaşım aracı konusunda uyulması gerekenleri belirtiyordu.

 

Doktor Rieux'yü bekleyen Joseph Grand onu görünce kollarını kaldırdı.

– Evet, dedi Rieux, sayı yükseliyor.

Bir gün önce kentte on kadar hasta yaşamını yitirmişti.

 

O dönem zaman donmuş gibiydi.

Güneş, son sağanaklarla birikmiş suları emiyordu, içinden sarı bir ışık taşan güzel mavi bulutlar, bu mevsimde her şey dinginliğe bir çağrıydı.

Oysa dört gün içinde ateş dört kez şaşırtıcı biçimde yükseldi: on altı ölü, yirmi dört, yirmi sekiz ve otuz iki.

Dördüncü gün bir anaokulda yedek hastanenin açılacağı bildirildi.

O zamana kadar endişesini şakalarla örtmeyi sürdürmüş olan yurttaşlarımız sokaklarda daha bitkin ve daha sessiz görünüyordu.

 

Doktor Rieux, valiye telefon etmeye karar verdi:

– Önlemler yetersiz.

– Elimde sayılar var, dedi vali, aslında endişe verici.

– Sayılar endişe vericiden öte, açık.

– Genel hükümetin emirlerini isteyeceğim.

Rieux telefonu kapadı:

– Emirmiş! Biraz da hayal gücü gerek.

 

Aynı gün kırk kadar ölü kaydedildi.

Vali önlemleri ciddileştirme işini, kendi deyişiyle, üzerine aldı.

Hastaların zorunlu bildirimi ve tecridi sıkı tutuldu.

Hastaların evleri kapatılacak ve dezenfekte edilecek, yakınları bir önlem karantinasına alınacaktı.

 

Akşam, aynı kalabalık sokakları dolduruyordu. 

Zaten salgın biraz geriler gibi oldu ve birkaç gün boyunca, yalnızca on kadar ölü kaydedildi. Sonra, birdenbire, sayı ok gibi yükseldi.

Ölü sayısı yeniden otuza ulaştığı gün, Bernard Rieux, valinin uzattığı resmi yazıya bakıyordu:

“Korktular,” diyordu vali.

Telgrafta şöyle deniyordu: “Veba durumunu ilan edin. Kenti kapatın!”

 

O andan başlayarak vebanın, hepimizin uğraşı olduğu söylenebilir.

O âna kadar bu özel olayların yurttaşlarımızda yol açtığı şaşkınlık ve endişeye karşın, her birimiz her zamanki gibi kendi işlerimizle ilgilenmiştik, kuşkusuz bu böyle sürecekti.

Ancak kentin kapatılmasında herkes, hatta anlatıcı da, aynı kefeye konduklarını ve bunun üstesinden gelmeleri gerektiğini anladılar.

 

Bu alışılmamış görüntülere karşın, yurttaşlarımızın başlarına geleni anlamakta güçlük çektikleri görülüyordu.

Ayrılık ya da korku gibi ortak duygular vardı; ancak bir yandan da kişisel uğraşlara öncelik tanımayı sürdürüyorlardı.

Kimse hastalığı gerçekten kabullenmemişti henüz.

Çoğu, alışkanlıklarını engelleyen ya da çıkarlarına uyan şeylere karşı özellikle duyarlıydı.

Bu durumdan dolayı sıkılmış ve sinirliydiler ve bunlar vebaya karşılık verebilecek duygular değildi.

 

Ayın sonuna doğru, kentimizin ruhani liderleri kendi bildikleri yöntemlerle, bir haftalık ortak dua ayinleri düzenleyerek, vebayla savaşmaya karar verdiler.

Dua haftasını çok kalabalık bir halk kitlesi izledi.

Birçoğu, salgının duracağını ve aileleriyle bundan kurtulacaklarını umut ediyordu.

Sonuçta, henüz hiçbir konuda bir zorunluluk duymuyorlardı.

Onların gözünde veba, nasıl geldiyse bir gün öyle gidecek istenmeyen bir konuk gibiydi.

Korkmuşlardı, ancak vebaya kadar sürdürdükleri varoluşu unutacakları, vebanın onların yaşam biçimi olarak karşılarına çıkacağı o an daha gelmemişti.

Sonuçta beklemedeydiler.

 

Gazeteler sokağa çıkma yasağını yineleyen ve karşı gelenleri hapis cezasıyla tehdit eden kararnameler yayınlıyordu. Sonra bir gün salgın geriledi:

– Söyleyin doktor, vebadan ölenler için bir anıt yapılacağı doğru mu?

– Gazeteler öyle diyor. Bir gömüt taşı ya da bir plaka…

– Bundan emindim. Ve nutuklar atılacak. Yaşlı adam boğuk boğuk gülüyordu. Buradan duyuyorum onları:

“Ölülerimiz…”,  sonra da gidip karınlarını doyuracaklar. (¹)

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

Kolera yönergesinin yayınlanmasından sonra, garnizon komutanlığında gece gündüz her çeyrek saatte bir top atışı yapılıyordu; halkın, barut tozunun çevreyi temizlediği boşinanına uyularak…

Salgın başladığı gibi ansızın bitti, hasarın niceliği de hiçbir zaman bilinemedi; saptanması olanaksız olduğundan değil, kendi felâketimizden duyduğumuz utancın bizim en olağan özelliklerimizden biri olduğundan.

Kolera Günlerinde Aşk, Gabriel Garcia Marquez’in romanından sinemaya uyarlayan Mike Newell.

 

(¹) Yukarıdaki yazının tümü, Albert Camus’nün Veba romanından aynen alıntılanarak oluşturulmuştur.

Önceki İçerikKoronavirüs günlerinde umut veren beş şey
Sonraki İçerikTürkiye’de sokağa çıkma yasağı gerekli mi?