Zeno’nun paradoksları

 

[28 Mart 2020] Hele yaz aylarının sıcak ve kuraklık koşullarında, orman yangını bir başladı mı, ateşin peşinden gidip sırf yanan yerlerin üzerine su sıkarak söndürülemez. Öncelikle yayılmasının önüne geçmek gerekir. Bunun en temel önlemi olarak, günümüzde yeni ağaçlandırma alanlarının kesintisiz büyümesine izin verilmez. Araya, ateşin bir taraftan diğerine sıçrayamayacağı genişlikte yangın hendekleri açılır. Gene de yangın çıkarsa, arkadan yetişmeye çalışmak yerine belki birkaç kilometre önüne geçip ilerlediği yöndeki araziyi ağaç ve çalılardan hızla temizleyip bir noktadan sonra yakıt bulamamasını sağlamak en iyi, bazen biricik çaredir.

 

Salgın hastalıklar, hele şimdiye kadar bilinmeyen mikro-organizmaların yol açtığı yepyeni salgın hastalıklar için de benzer kurallar geçerlidir. Henüz aşısının da, ilaç tedavisinin de bilinmediği koşullarda, herşey enfeksiyon zincirini kırılmasına bağlıdır. Bu da hastalığın peşinden koşmayı değil, hastalığın önüne geçmeyi gerektirir. Temel fikir, koşullar ağırlaştıkça (sosyal mesafe, karantina, sokağa çıkma yasağı gibi) önlemleri de ağırlaştırmak değil, bu tür sert önlemleri daha başından ve en katı şekilde uygulamaktır.

 

Şimdiki koronavirüs salgınında, oyalanmak ve ağırdan almak ise çok hızlı reaksiyon göstermek arasındaki fark bir kere daha ortaya çıktı. Hastalığın peşinden gitmeye kalkan hükümetler, hem kendilerini hem dünyayı felâkete sürükledi. (İlk bocalamasından sonra) Çin, Güney Kore, Hong Kong, Singapur… atik ve kararlı davrandı. Buna karşılık İngiltere, İtalya, İspanya ve ABD olayın ciddiyetini kavramadı. Çok ağırdan aldılar. Bedelini ödüyor ve herkese ödetiyorlar. Dünya çapında günlük vaka artışı 30 bin, sonra 41-42 bin, derken 50 bin oldu. Oradan direkt 60,000 küsura ve şimdi, son 24 saat itibariyle 64 bine sıçradı. Trump işi habire sululuğa ve gevezeliğe vurur, Paskalya’ya kadar (12 Nisan) bütün yasakları kaldırmaktan söz ederken, Amerika bir günde neredeyse 20 bin artışla Çin’i çok gerilerde bıraktı ve 100,000’in üzerine çıktı. Zavallı İtalya politikacıların aptallığı ve halkın şımarıklığının kurbanı oldu. Ölü sayısı 9000’i geçti. Milyon nüfus başına ölü sayısı gene İtalya’da 151’i, İspanya’da 110’u buldu.

 

Türkiye güya iyi başladı bu işe. Enfeksiyon her nasılsa geç geldi (ya da öyle gösterildi). Yalan yanlış teoriler uyduruldu; bermutad televizyonlarda zırvalayan sahte uzmanlar çıktı. Geçelim onları. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın alışılmış politikacı tumturaklılığıyla nutuk atmayan, sakin ve profesyonel hali güven verdi. Tedbirler alınıyor sanıldı. Her şey yolunda yanılsaması doğdu.

 

Meğer lâfla peynir gemisi yürütmeye çalışıyorlarmış. Bütün fırsatlar kaçmış o ilk aşamada. Hep hastalığın peşinden gidilmiş. Ekonomiyi sarsmamak, topluma çok ters düşmemek adına, önlemleri birden zıplatmak değil adım adım arttırmak mantığı benimsenmiş. Bu uğurda, durumun ve olasılıkların vahametini halktan gizlemek yoluna gidilmiş. Şeffaflık sağlanmamış. Tersine, vakaların nerelerde yoğunlaştığı, hangi il ve şehirde kaç vaka görüldüğü  dahi örtbas edilmiş (ve hâlâ da inatla örtbas ediliyor). Güney Kore örneği ve Dünya Sağlık Örgütü “test, test, test” diye haykırırken, test uygulaması uzun süre çok sınırlı tutulmuş, herhalde sayıların yükseldiği görülmesin diye. Mart başından beri, Cumhurbaşkanının konuya ilişkin her basın toplantısında, toptan sokağa çıkma yasağı ilân edileceğini beklemiş, işin içyüzünü iyi bilenler. Bütün bilgisayar simülasyonları, bırakın bir hafta gecikmeyi, bir gün dahi gecikmenin nelere malolacağına işaret ederken, bir türlü atmamış (ve gene de atmıyor) bu zorunlu adımı. Ha dedi, ha diyecek diye bir, iki, üç, dört hafta geçmiş. Her şey sübjektif takdire, rica ve minnete havale edilmiş. Fakat ne zaman ki günde 5-7 bin test yapılmaya başlamış; gerçek ortaya çıkıvermiş. Gayet düzenli (fazlasıyla düzenli?!) bir şekilde, günde ortalama 300 üzerinden giden vaka artış sayısı, ansızın 1000 ve sonra 2000’e yükselip toplamda 5600’ü geçmiş. Dünya sıralamasında 20’lerde gezerken, kendimizi 14. basamakta bulmuşuz bu sayede. Ki bu tempoda, birkaç gün içinde 10,000 vakayı aşıp ilk 10’a dahi girmemiz kaçınılmaz gözükmekte.

 

Nihayet, nihayet Sağlık Bakanı biraz vahim bir açıklama yapmış, 27 Mart Cuma akşamı 19’da. Eski günlerin geride kaldığının altını çizmiş. Yeni tedbirler şart demiş. Sokağa çıkma yasağı sözcüklerini telâffuz etmenin kıyısına gelmiş. Bilim Kurulu olarak biz anlattık, karar Cumhurbaşkanının demiş. Saat 22’de, bu sefer Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkmış ekranlara.  

 

Yurtdışı uçuşlar tamamen sona erdirildi; toplu taşıma araçlarında seyrek oturulacak; şehirlerarası seyahat valilik iznine bağlı; piknik alanları haftasonları kapalı, haftaiçi topluca bir arada durmak yasak; kamuda olduğu gibi özel sektör de minimum personelle çalışacak… Bunları saymış, yeni ve ciddi önlemler diye. Sağlık Bakanı da teşekkür etmiş Cumhurbaşkanına, “Bilim Kurulumuzun önerdiği yaklaşımı da” değerlendirdiği için. Gelgelelim ilki hariç, hiçbir mutlak yaptırım yok aslında. Hemen hepsi ihtiyarî ve denetimi çok zor. Özetle, gelinen nokta (A) ile varılması gereken nokta (B) arasındaki kısa mesafeye, daha ne gibi palyatif tedbirler sıkıştırılabilirse hepsi sıraya dizilmiş. Ama gene de bir türlü (B)’ye varılamamış. 

 

Eski Yunan’da Elealı Zeno diye bir filozof vardı, İÖ 490-430 civarında yaşadığı tahmin edilen. Foça’dan gelenlerin kurduğu Hyele, sonra Ele, sonra Elea, Roma’daki adıyla Velia, İtalya’nın güneybatısında, Tiren Denizi kıyısındaydı (arkeolojik buluntuları için, bkz tepedeki resim). Akdeniz’deki Yunan kolonizasyonu döneminde, Latince Magna Graecia deniyordu bu bölgeye. Zeno, hemşehrisi Parmenides’in kurduğu Eleatik Okula mensuptu. Ustası gibi son derece katı bir idealist metafiziğe sahipti. Maddi gerçekliğin görünür çoğulluğunun da, her türlü hareketin de birer yanılsamadan ibaret olduğunu ispatlamaya çalışıyordu.

 

“Zeno’nun paradoksları” diye bilinen bir dizi felsefî problem formüle etmişti bu doğrultuda. Zamanı bölünebilir “enstantane”lerden, hareketi aynı şeyde bu “enstantane”lere karşılık gelen dilimlerden oluşuyor farzedip, bunun üzerine birtakım imkânsızlıklar inşa etmeye çalışıyordu. Örneğin sizden uzaktaki bir noktaya varmak istiyorsunuz. Önce o mesafenin yarısını gitmeniz gerekir (1/2). Ama onun için de o yarının yarısını gitmeniz gerekir (1/4). Ama ondan da önce 1/8, sonra 1/16, sonra 1/32… Bu yolla Zeno, asla varamayacağınızı; her ne kadar Sinoplu Diyojen bunu duyduğunda cevap vermek yerine kalkıp yürümüşse de, o reel, fiziksel hareketin aslında felsefî açıdan olmuş olamayacağını iddia ediyordu.

 

Dün gece 19:00 ve 22:00 konuşmalarını dinledikten sonra aklıma takıldı: Acaba Elealı Zeno’dan çok etkilenen bir hükümetimiz mi var? Yani, olabilecek önlemleri her seferinde daha ince dilimlemek ve daha daha ince dilimlemek yoluyla, gidilmesi gereken yere, (B) noktasına, sokağa çıkma yasağına asla varılamayacağını ispatlamaya çalışıyorlar? 

 

Şaka bir yana, dağ fare doğurdu. Bu umut da söndü. İtalyalaşmamız kaçınılmaz hale geldi.

Önceki İçerikİtalya’da CURA dönemi
Sonraki İçerikNew York’un zor günleri