Salgın ve komplo teorileri

     

    Salgının henüz başlarında ortalıkta pek çok komplo teorisi cirit atıyordu. Bunlara göre bir süper güç, dünyayı hükümranlığı altına almak ve dünya nüfusunu azaltmak için biyolojik silah üretmişti. Korku ve belirsizlik karşısında komplo teorileri üretmek, insanlık tarihi kadar eski ve sıradan bir refleks. Kötülerin karşı konulamaz egemenliği. Hissedilen olumsuz duygular ne kadar fazlaysa, bu olayların sebebi olarak farklı grupların suçlanma olasılığı da o kadar yüksek. Zor zamanlarda, özellikle de bu zorluktan kalabalık gruplar etkileniyorsa daha fazla komplo teorisi ortaya çıkıyor. Covid-19 kaynaklı salgının küresel boyutunu göz önüne alırsak, ne kadar fazla komplo teorisine gebe olduğunu hesap edebiliriz. İnsanlar rahatsız oldukları kişileri ya da grupları suçlamakla başlayıp, görecekleri zararı açıklayan teorileri geliştiriyorlar. Frengi (Sifilis) Almanya’da ‘Fransız hastalığı’ Polonya'da ‘Alman hastalığı’, Rusya'da ‘Polonya hastalığı‘, bizde ‘Frengî’, İran'da ‘Türk Hastalığı’ imiş. Hastalık hep dışarılarda bir yerde, ‘kirli’ ve tehlikeli sayılana işaret ediyor. Tarih boyunca pandemiler fesat kuramları için uygun bir fidelik olagelmiştir. Kara veba zamanında Yahudiler, kuyuları zehirlemekle suçlanmış ve pek çoğu diri diri yakılmışlar. Bu durum günümüzde de değişmedi. Virüs Wuhan’da ortaya çıktı, şuraya bakın ki 5G teknolojisini üreten şirketin araştırma merkezi de Wuhan'da. O halde ikisi arasında bir bağ olmalı değil mi canım? Fesat kuramcıları birbiriyle görünüşte alakasız noktaları çok kolay birleştirir. Onlara kalırsa 5G direkleri yüksek frekanslı emisyonlarla biyolojik savaş için üretilen bu virüsü yaymaktadır. Ne güzel değil mi açıklama? Kolaycı zihinler için, birini suçlayıp zihinleri rahatlatacak kolay formüller. Kötü birileri biz iyilere savaş açıyor. Sebep sonuç zincirinde büyük boşluklar olsa da önemli değil, önemli olan bizim rahatlıyor olmamız. Böylece, anlayamadığımız bir şeyi zihnimizde basitleştirerek çok kolay hazmedilir bir hale getiriyoruz. 

     

    Aşılar hakkında pek çok komplo teorisi zaten var. Salgınlar da bu konuda nasibini almıştır. Önemli olayların sebeplerini güçlü aktörlerin gizli kumpasları olarak izah eden bu kuramlar, karmaşık olanı basitleştirme ve müphem bir durumu açıklığa kavuşturma gibi rahatlatıcı etki gösterirler. ABD vatandaşlarının üçte biri iklim değişikliğine inanmıyor, bunu sahte bir gündem olarak görüyorlar. Salgınlar da eğer hastalığın doğası iyi anlaşılmıyorsa sıklıkla komplo kuramlarına malzeme olabilmektedir. Aids pandemisinde bunun eşcinselliği yeryüzünden silmek veya Afrikalı Amerikalıların soyunu kurutmak maksadıyla ortaya çıkarıldığı söylentisi yayılmıştır. 1576’da İtalya Padova’da vebayı lanetli kişilerin yaydığına dair bir el kitabı insanların arasında dolaşıyordu. Zika virüsünün yeni dünya düzeninin kudretli aileleri tarafından dünya nüfusunu azaltmak için laboratuvarda planlandığı yaygın fesat kuramlarından birisiydi. Yine SARS’ın da bir biyolojik silah olarak çıkarıldığına inanılmıştı. Son Covid-19 salgını sırasında, ülkemizde de başta epey ateşli nutuklar atan fesat kuramcıları, salgının giderek ciddi bir boyut kazanması ve kimi ülke yöneticilerini de içine almasıyla ortalıktan çekildiler. Ne de olsa konuşmak bedava!  Fesat kuramları önemli olayları çevreleyen belirsizlik zamanlarında ayyuka çıkar. Ana akım veya resmi düşüncelere belirgin bir zıtlık içinde meydan okurlar. Şu sorularla insanları ikna etmeye çalışırlar: Bir şey neden oldu, bundan kim kazançlı çıktı ve kim suçlanmalı? Yanlışlanmaya dirençlidirler. Çünkü zaten kumpası kuranlar zaten her vasıtayla kendilerini gizleyebilmektedir. Aslında bir tür zihin tembelliğine de geçit veriyor bu düşünme(me) biçimi. Fesat kuramlarını çürüten insanların fesadın bir parçası olduğunu söylemeye kadar işi vardırırlar. Bir fesat kuramına inanan diğerine de daha kolay inanıyor. Yani aşı karşıtıysanız Covidin biyolojik bir silah olduğuna da inanabilirsiniz. Bu tarz insanlar muteber bir kaynaktan bilgi almış gibi konuşur : ‘Harvard üniversitesinde yapılan bir çalışmaya göre…’ Bu kuramlar çoğu zaman müphemdir. Meydan okur, soru sorarlar: ‘Eğer aşılar bu kadar emniyetliyse neden X hastalığı, Z aşısının kullanıldığı şu ülkede arttı?’ Onlara inanma eğilimi birkaç unsurdan beslenir, ilki epistemiktir (kendi çevresini anlama ihtiyacı), ikincisi varoluşsaldır (kişi kendisini emniyette ve çevresini kontrol edebilir durumda hissetmek ister) ve üçüncüsü sosyaldir (kişi kendisi ve grubunun olumlu imgesini sürdürmek ister, özellikle de tehdit altında hissediyorsa.) Fesat kuramlara inanan insanlar bilimsel bulguları reddeder ve sahte bilimsel açıklamalara itibar eder. Fesat kuramlarına inanan kişilerin kendilerince önemli buldukları konularda mutlak kesinlik ve anlam arayışı içinde oldukları söylenebilir. Komplocular başkalarında olmayan ve sadece kendilerinde olduğunu var saydıkları çok özel bir bilgiye sahip olduklarını düşünürler ve böylece kendilerini özel hisseder, özgüvenlerini şişirirler. Maalesef salgının başlangıç aşamasında bu tarz insanlar Tv kanallarımızı işgal ederek halkı rehavete sevk etmiş ve rahatsızlığın ölümcül doğasının anlaşılmasını geciktirmiş, olayı sulandırmışlardır.

     

    Komplo teorilerinin psikolojisini daha iyi anlamak için Proojen’in dikkat çekici tespitlerine ve kitabında paylaştığı araştırmalara biraz kulak verelim. “Korku ve belirsizliğe karşı ilk refleksimiz teyakkuza geçmektir. Çevremize dikkat kesilir, düşüncemizi yoğunlaştırır ve olumsuz duygumuzun kaynağını bulmaya çalışırız. Bu durumdayken sosyal ve fiziksel çevremizin daha çok farkına varırız. Bu, bizi çevreleyen tehditlere karşı harekete geçmek ve onlarla baş etmek için geliştirdiğimiz bir kendimizi koruma yöntemidir. Belirsizlik varsa, en kötüsünü düşünerek hareket ederiz”. Büyük ve yıkıcı olayların basit sebepleri olabileceğine inanmak istemeyiz.  Olay büyükse, sebebinin de büyük olacağına inanmaya meylimiz vardır. Özellikle büyük kitleleri olumsuz etkileyen toplumsal olayları komplo teorisi ile açıklamak o olaya bir anlam yükleme arzumuzdan kaynaklanır. Neye nasıl inandığımız, olayları ne derece komplo teorileri ile açıkladığımızla doğrudan ilişkilidir. Bu noktada “komplocu zihniyet”ten değil, bir “inanç zihniyeti”nden bahsetmek daha anlamlıdır. İnsanların neye inanıp inanmadığı değişse de inanmanın ardındaki bilişsel mekanizma aynıdır.

     

    Anlamlandırmak için inanırız. İnanma eylemimizin iki temel bileşeni şablonları algılama ve etkenleri tespit etmektir. Etrafımızda gördüğümüz şeyleri belirli şablonlara oturtmaya çalışırız. Olan biten her şeyi belirli amaca hizmet edecek şekilde, başkalarının davranışlarında belirli bir amaç, olan biten için sürekli bir fail ararız. Fail yoksa da icat ederiz. Cervantes’in ölümsüz eserinde şövalye Don Kişot’un başına gelen ya da gelmeyen her şeyi büyücü Merlin’den bilmesi gibi bizler de sürekli bir niyet okuma faaliyeti yürütürüz. Niyet okumak bir dereceye kadar gereklidir, başka insanlarla iletişim kurmamızı sağlar. Komplo teorilerindeki niyet okuma ise biraz daha farklıdır. Belirli bir amaca hizmet eden planlı davranışlar olduğunu düşünürüz. 

     

    Komplo teorilerinin bilişsel ve psikolojik kökleri kadar sosyal kökleri de vardır. Öyle ya her şey için komplo teorisi üretmiyoruz. Dünyanın bizden uzak bir köşesinde, bizimle ilgisi olmayan ya da bizim için tehdit teşkil etmeyen bir olay gerçekleştiğinde olay ne denli dehşet verici ya da büyük ölçekli olursa olsun komplo teorileri üretmeyiz. İnsan doğasının karanlık yüzü ortaya çıkar burada, biz ve onlar (ötekiler, bizden olmayanlar). Sadece biz ve bizim gibilerin, kurban olma tehdidi karşısında komplo teorileri üretmeye meyilliyizdir. Bir başka deyişle kurbanla kendimizi özdeşleştirdiğimizde. Bizim içinde olduğumuz, bizimle ilişkili komplo teorilerinde ise ortak olan bir algı vardır. Bizler masum kurbanlar, diğerleri güçlü komploculardır. Parçası olduğumuz gruba aidiyetimiz ne kadar güçlüyle, o gruba ait bir üyenin kurban olduğu bir olayı komplo teorileri üreterek anlamlandırmaya çalışırız. Tüm komplo teorilerinin kökeninde dünyayı içimizdekiler ve dışarıdakiler olarak kategorize etme; içimizdekileri tehlikeli olabilecek, dışarıdaki güçlü gruplardan koruma arzusu vardır. Genel olarak her birimiz, hayatımızdaki şeyleri kontrol etmek isteriz. Kontrol elimizde olmadığında çaresiz ve savunmasız hissederiz.

     

    Oysa salgınlarla ilgili kesin olan bir şey vardır: Biterler.

     

    Not: Katkıları için Berna Yalaz’a teşekkür ederim.

     

     

     

     

     

     

     

    Önceki İçerikKoronavirüs ve sağlık çalışanları: ‘Nasıl korkmayalım?’
    Sonraki İçerikKoronavirüs: Cerrahpaşa’da bir gün