Venedik’te Ölüm

1912’de yayımlanan Venedik’te Ölüm kitabında meydana gelen salgına dair Venedik makamlarının tutumuyla günümüzdeki corona virüs salgınında İtalya’nın kötü ve yetersiz yönetimi arasındaki benzerlikler insanı gerçekten şaşırtıyor. Sadece resmi makamların değil genel olarak insan davranışının nasıl zamansız ve evrensel olduğunu yüz sene önce kaleme aldığı hikâyede mükemmel bir anlatımla yazmış Thomas Mann.

14.03.2020 10:30
Ayşe-Yırcalı



 

Corona virüs sebebiyle İtalya karantina altına alındığından beri aklımda devamlı Venedik’te Ölüm dolanıyor. Sanki bugünün Venedik’inde şu andaki yaşam koşullarını gözümün önüne getirebilmek için Thomas Mann’ın kaleme aldığı Venedik salgını tasvirlerini hatırlamaya çalışıyorum.

 

Zihnimde çevirip durmak yerine dün artık kitabı elime aldım ve hızlıca tekrar okudum. Thomas Mann Venedik’te Ölüm novellasını (uzun öykü/kısa roman) Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yazmış, 1929 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştı. Venedik’te Ölüm esasında bir salgın hikâyesi değildir. Sanatın ne anlam ifade ettiğini ve sanatçının düşünce ve duygusal dünyasındaki çelişkileri, sarsıntıları ve çıkmazları konu alır. Bir aristokrat aile mensubu olan ünlü Alman yazar Aschenbach’ın dinlenmek üzere gittiği Venedik’te sanatçı kişiliğinin aşk ve ölüm karşısında nasıl var ve yok olduğunu anlatır.

 

İşte bu ölüm söz konusu olduğunda Venedik’teki salgın hastalık koşulları ile karşı karşıya geliriz. İlk başta bir sır olarak tutulan, yöneticiler ve halk tarafından sözü edilmekten kaçınılan, üzeri kapalı uyarılar ile davranılan bir durum söz konusudur.

 

Kitapta bahsinin geçtiği ilk bölümlerde şu satırları okuruz:

“Belediye, kent halkına, bu havalarda olağan bazı sindirim sistemi hastalıklarına karşı istiridye ve midye yemekten, kanal sularını kullanmaktan sakınmalarını ihtar eden basılı ilanları sokak köşelerine asmıştı. Bildirinin tehlikeyi azımsamak istediği açıkça görülüyordu. Halk köprülerde, meydanlarda küme küme birikmiş, konuşmadan bekliyor, yabancı olan Aschenbach da bir şeyler sezinleyerek, düşünerek aralarında duruyordu.”

 

Romanın son bölümünde, Aschenbach’ın ruhunda tutkulu aşkının yarattığı sarsıntılara ek olarak Venedik’te hızla yayılmaya başlayan salgının yarattığı endişeyle karışık duygular üst üste biner. Aschenbach bir taraftan salgından korkuyor, diğer taraftan da içten içe afetin bir sır olarak kalmasını istiyordur. Çünkü salgın iyice kendini gösterirse âşık olduğu genç Venedik’ten ayrılmak zorunda kalacak ve esas o zaman Aschenbach’ın yaşaması imkânsız bir hale gelecektir.

 

Aschenbach yine de yerel gazeteleri okumadan edemez:

“Sayfalarda iddialarla yalanlamalar birbirini izliyordu. Hastalığa tutulanların, ölenlerin sayısı bir yandan yirmi, kırk, hata yüz ve daha da fazla gösterilirken, öte yandan varlığı büsbütün inkâr edilmemekle beraber hastalık kente tamamen dışardan sokulmuş tek tük vakalar diye bildiriliyordu. Yer yer uyarmalar, İtalyan makamlarının tehlikeli oyunlarına karşı protestolar görülüyor, kesin bir sonuca ise varılamıyordu.”

 

Hikâyeye göre Hint kolerası birkaç yıldır yayılıyor, başka memleketlere hızla geçiyordu. Ganj Deltası’nın sıcak bataklıklarında doğan bu salgın bütün Hindistan’ı kasıp kavurmuş, doğuda Çin’e, batıda İran ve Afganistan’a ulaşmıştı. Afet, Suriyeli tüccarlarla denizleri aşmış ve hemen hemen aynı zamanda Avrupa’nın birçok liman kentinde görülmüştü. İtalya’nın kuzeyi bu yayılmadan korunmuş gibi gözükse de geçen aylarda Venedik’te iki kişinin cesedinde bu salgının belirtilerine rastlanmıştı. Venedik makamları ise özellikle kente gelecek turistlere yönelik yaptıkları açıklamalarda kentin sağlık durumunun her zamankinden iyi olduğunu ve mücadele için derhal gerekli önlemlerin alındığını açıklamıştır.

 

Salgın yayılmaya başladıktan sonra bile makamlar salgını bir sır gibi gizli tutmaya çalışmış, bu gizliliği turizm acentalarına, otellere ve yerel halka da telkin etmişlerdi. Yoksa tüm şehir turistsiz, işsiz ve gelirsiz kalacaktı. Ancak zarar korkusu, sessiz kalma ve yalanlama politikasında resmi makamları direnmeye zorlasa da Venedik’in yerleşik halkı olan bitenin farkındaydı. Turistler kaçmasın diye bir türlü karantina ilan edilmeyen kentte bir tanıdık Aschenbach’a acilen kenti terk etmesi gerektiğini fısıldamıştı fakat o tutkuyla âşık olduğu genç henüz Venedik’ten ayrılmadığı için gitme gücünü kendinde bulamıyordu. Ve maalesef ilerleyen günlerde turistler kenti birer birer terk ederken o hastalığa yenik düşerek Venedik’te ölecekti.

 

1912’de yayımlanan Venedik’te Ölüm kitabında meydana gelen salgına dair Venedik makamlarının tutumuyla günümüzdeki corona virüs salgınında İtalya’nın kötü ve yetersiz yönetimi arasındaki benzerlikler insanı gerçekten şaşırtıyor. Sadece resmi makamların değil genel olarak insan davranışının nasıl zamansız ve evrensel olduğunu yüz sene önce kaleme aldığı hikâyede mükemmel bir anlatımla yazmış Thomas Mann.

 

Venedik’te Ölüm’ü sinemaya uyarlayan İtalyan yönetmen Luchino Visconti’nin yine aynı adlı yapıtı bence dünya sinemasının en iyi filmlerindendir. 1971 yılında çekilen filmin başrolünde İngiliz aktör Dirk Bogard müthiş bir oyunculuk sergiler. Müzikleri Cecilia Akademisi orkestrası tarafından seslendirilmiş olan filmde, kitapta yazar olan Aschenbach karakteri bir müzisyen olarak kurgulanmıştır. Venedik’te Ölüm filmini şu günlerde seyredilmesini tavsiye etmem pek mümkün değil ancak bir ‘seyredilecek filmler listesi’ tutuyorsanız ve henüz seyretmediyseniz listenize ekleyin derim.

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.