Bu günlere nereden geldik

27.02.2020 17:37
Gürbüz-Özaltınlı

ozaltinli@gmail.com

 

Türkiye, 2011 başlarında Esad kendi halkının kanını dökmeye başladığında görüşmelerle onu bu yoldan döndürmeye çalıştı. Olmayınca geri çekildi ve ABD’nin kendisine uyguladığı askeri müdahale baskısına haklı olarak yüz vermedi. Bir aşamada da, rejime karşı savaşta kendi silahlı vekillerini yaratarak sahada aktör olmaya karar verdi. O girişimin adı ÖSO’dur (şimdilerde Suriye Milli Ordusu demeyi seviyoruz) ve hepimizin bildiği gibi büyük ölçüde bir fiyaskodur. Daha sonra İŞID’ın sahne almasıyla bütün dengeler değişmiş, Rusya da bütün gövdesiyle sahaya girmiş, Batı için Esad’ın tasfiyesi öncelik olmaktan çıkmış, yeni bir ittifaklar dizilişi doğmuştur. Bir yanda Rejim/Rusya/İran, öte yanda ABD/Mısır/Suudi Arabistan/İsrail ve PYD…

 

PYD, sahada İŞID’a karşı mücadelede en etkin aktörlerden birisi olarak öne çıkmış; ABD’den güçlü biçimde silah ve eğitim desteği almış, Rusya’yla karşı karşıya gelmekten kaçınarak Suriye coğrafyasının geleceğinde etkin aktörlerden birisi olmaya yönelmiştir. Türkiye, PYD’yi, PKK’nın uzantısı olarak Kürt milliyetçiliğini bölgede güçlendirecek bir aktör olarak tanımlamış, onun elde edeceği her başarının içeride ayrılıkçı yankılar yaratacağını varsaymıştır.

 

Muhalefetin bir dönem çok diline doladığının tersine, Türkiye’nin Suriye politikasını  “Neo-Osmanlı”cı hegemonya hayalleri filan değil, doğrudan Kürtlerin devletleşme ihtimali belirlemiştir. İktidarın Suriye çizgisinde suçlu bir ideoloji arama merakı olanlara, bunu Osmanlıcılıkta aramamalarını öneririm. Erdoğan’ın merkeziyetçilikten yakındığı; Osmanlı’nın eyaletlerle yönetmeyi başardığını, tarihte Kürdistan, Lazistan eyaletlerinin varlığını hatırlattığı, eyalet sisteminden korkmamak gerektiğini söylediği konuşmaları vardır.  Türkiye’nin çözüm sürecine ilişkin dayanıklılığını düşüren, travmalara karşı bağışıklığını kıran ve savaş siyasetine savrulmasını kolaylaştıran ideoloji milliyetçiliktir. O milliyetçilik ki, sadece  kendi markası olan MHP’yi değil, CHP’yi de bütün gövdesiyle çözüm sürecine direnmeye, onun zaafı olarak gördüğü bu politikadan Erdoğan’ı vurmaya yöneltmiştir. Dolayısıyla, milliyetçiliği/şovenizmi cepte tutup, Suriye’de bugün gelinen noktayı eleştirenlerin de, vebalini şuraya not etmek gerekir. Türkiye’nin Kürt sorunu, ne Osmanlıcılığın ne de İslamcılığın ürünüdür. Bunu bu ideolojilere sempati duyduğum için söylemiyorum. Bunu, gerçek fail olan milliyetçi/şoven ideolojinin rolünü perdelemek için “İslamcılık” kavramına işaret edenlere ayna tutmak için söylüyorum.  

 

Kürt milli siyasallaşmasını tehdit olarak görenlerin izleyeceği iki yol olabilirdi. Birincisi; içeride,  kimlik haklarıyla siyasal hakları birlikte ele alıp makul “al ver” lerle, karşılıklı çıkarları gözeterek barışçı bir perspektiften yanaşmak; aşırı merkeziyetçi yapıyı gevşetmeye rıza göstermek, yetki paylaşımlarında adil ve tatmin edici olmak; Suriye’de ABD ve/veya Rusya ile ittifak peşinde koşmaktan çok Kürtlerle dayanışmayı esas almak, Türklerin ve Kürtlerin kader ortaklığına inanmak, onları birbirine yaklaştırmaya, dostluk duygularını güçlendirmeye çalışmak…

 

Bu birinci seçeneğin kolay ve pürüzsüz bir yol olduğunu söyleyemeyiz kuşkusuz. 2009 yılında başlayan ve iniş çıkışlarla Temmuz 2015’e kadar yürüyen Çözüm Süreci’ni Türkiye’nin bu yolda elle tutulur ilk ciddi denemesi olarak nitelemek yanlış olmaz. 

 

İkinci yol ise, güç kullanarak Kürt milliyetçiliğine boyun eğdirmek ve bölgede Kürtlere karşı statüyü tek yanlı olarak dayatmak.

 

Ülkede yaşayan (Kürtlerin değil belki ama) Türklerin büyük çoğunluğunun, birinci yolun tıkandığını; bu tıkanmanın sorumluluğunun PKK’ya ait olduğunu ve Türkiye’nin ikinci seçenek üzerinde yürümekten başka çaresinin kalmadığını düşündüğünü söyleyebiliriz.

 

Gerçekten de sürecin çöküşünde Kandil’in domine edici etkisi görmezlikten gelinemez.  “Seni asla başkan yaptırmayacağız” kampanyasının; (üstelik bir seçim kazanma söyleminden çıkıp) seçim sonrasında da “AKP ile koalisyona asla girmeyiz; MHP-CHP hükümeti kurulursa dışarıdan destekleriz” diye koyulaştırılmasının haklı bulunur bir tarafı olmadığı kanısındayım. O söylemler, Suriye’de pozisyon kazanma ve Türkiye içi çözümden kopuş stratejisine hizmet etti.

 

Fakat, iktidar olarak, sorunu ancak barış siyaseti ile çözebileceğinizi, bütün çatışma yollarının ülkeye sadece daha çok zarar getireceğini görüyorsanız karşı tarafın ağır hatalarına, çökertme girişimlerine teslim olmak, siyasi bir tercih olamaz.  

 

İşin ilginç yanı, aynı günlerde Kandil’de de herkes tek telden çalmıyordu. Duran Kalkan/ Cemil Bayık/ Bese Hosat’ların dilinden kan damlarken, Karayılan  “AKP ile koalisyona kapalıyız” siyasetinin yanlış olduğunu söylemekten çekinmemişti.

 

Erdoğan ise,“her türlü milliyetçiliği ayaklar altına almanın” Türk milliyetçiliğine (MHP yüzde 16) ve Kürt hareketine (HDP yüzde 13) kazanç getirirken kendi tabanından neredeyse 10 puan götürdüğünü görünce “iktidar mı barış süreci mi” sorusunu sordu belli ki. Dolmabahçe mutabakatına sahip çıkanların üstü çiziliverdi AKP’de.

 

Çözüm süreci elbirliği ile hendeklere gömüldü. 

   

Ben bu çöküşün kaçınılmaz, savaşın tek yol olduğunu düşünenlerden değilim. Yukarıda yazdığım gibi, PKK’nın sürece karşı nasıl yıkıcı bir hamle yaptığını görmediğimden değil, bütün o hamleye rağmen ve o hamleyi de boşa düşürmek için ilk tercihte ısrar edilmesinin; zamanlaması iyi yapılmış makul “al-ver” lere açılmanın, bölgede Kürtlerle çatışmak yerine ittifakta sonuna kadar inat etmenin; PYD için, ABD veya Rusya’nın yanına savrulmak yerine Türkiye Cumhuriyeti ile iş birliği yapmayı daha rasyonel kılmanın sayısız faydalarına inandığım için, çoğunluğun fikrinden ayrılıyorum.

 

Sonuçta İdlib üzerinden şu cümlenin haklı çıktığına inanıyorum: Biz Kürt hareketiyle barışmayı başaramadığımız için döndük dolaştık Fırat’ın doğusunda ABD, batısında Rusya’yla savaşacak duruma geldik.

 

Kürtlerle barışın hiçbir versiyonu ulusal güvenliğimiz açısından bu kadar kötü, bu kadar tehlikeli olamazdı.

 

Bu durumdan nasıl çıkılabilir?

Yönetenlerin bir planı var mı sizce?

Ben sanmıyorum ne yazık ki…

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.