Siyasetin tedirgin edici gölgesi...

Hâlbuki bahar geliyor, çok güzel kitaplar okudum son günlerde, şahane filmler seyrettim, oğlumun üniversite sınavı yaklaşıyor, bu acayip eğitim sistemin kötü şakasının sonunda bitecek olduğu tesellisine sarılıyorum, evin kedi üyesinin türlü komiklikte davranışlarıyla karşılaşıyoruz, vs. Yani gündelik hayat ve doğrudan siyasi olmayan dünya, benim gibi insanlara kendisini inatla gösteriyor.

14.04.2019 09:36
Güzin-Sarıoğlu
guzinsarioglu@gmail.com


 

Gelmiş geçmiş hemen hemen tüm felsefecilerin en önemli sorularından biri toplum içinde nasıl birlikte yaşayabileceğimiz ya da toplumun nasıl yönetilmesi gerektiği üzerinedir. Dolayısıyla Yunanca kökenli “politika”yı ya da Arapça kökenli “siyaset”i önemserler. Etimolojik olarak “politika”, şehir anlamındaki “polis” kelimesinden geliyor ve “şehir yönetimi” anlamına geliyor. “Siyaset” ise “seyis”, yani at eğiticisi, bakıcısı kelimesiyle bağlantılı ve at üzerinde hakimiyet kurmakla ilgili bir kavram.

 

Benim gibi sözlüklere ve özellikle de, etimolojik sözlüklere meraklı olanların bunları bildiğine eminim. Bu konuyu, yani politika/siyaset ayrımını yeniden gözden geçirirken, çok güzel ve açıklayıcı yazılarla da karşılaştım. Örneğin, 31 Mart 2013’te Aysel Tuğluk, Radikal 2’de, “Politika mı, siyaset mi?” başlıklı yazısının ilk bölümünde bu iki kelimenin etimolojik olarak ve pratikteki farklarından kapsamlı olarak bahsediyor: (http://m.radikal.com.tr/radikal2/politika_mi_siyaset_mi-1127635.)

 

“İşte tüm bu izahatler, bize siyaset ile politikanın neredeyse tamamen karşıt olduğunu gösterir. Evet, karşıttırlar. Politika, mekânı eşit bir geometrik düzenlemeye tabi tutarken, siyaset ise mekânı piramidal bir düzenlemeye uğratır. Politika, sesi-sözü dağıtıp yayarken, siyaset ise sesi-sözü tekleştirinceye kadar toplamaya çalışır. Politika bir hakikat arama mücadelesiyken, siyaset mevcut hakikatin dehşetidir. Politika topluma aitken, siyaset devlete aittir. Politika çokluk, siyaset monarktır. Politika dişil, siyaset erildir.”

 

Etimolojiden bahsetmişken, “belediye” kelimesinin de, anlamı “şehre ait” olan “baladî” kelimesinden türediğini ve “şehre ait olan işler” anlamına geldiğini söyliyelim. “Mazbata” kelimesi ise Arapça “tutma” kavramıyla ilgili “zbt” kökünden geliyor ve “tutanak” ya da “kayıt altına alma” olarak açıklanıyor.

 

Sonuçlanmadığı için döne döne değerlendirip durduğumuz, sonuçlanmadığı sürece de aklımızı alamayacağımız şu yerel seçimler hadisesinin İstanbul kısmını bir de bu kitabî bilgiler eşliğinde değerlendirirsek;

 

Politik olarak, İstanbul Büyük Şehir Belediyesine halkın oylarıyla bir başkan seçildiğini, dolayısıyla “şehre ait işleri” yapmaya başlaması gerektiğini, bunun için de seçilen adayın başkanlığının tutanak altına alınmasına, yani seçim sonucunun tescillenmesine ihtiyaç duyulduğunu anlıyoruz.

 

Siyasî olarak ise yine İstanbul Büyük Şehir Belediyesine halkın oylarıyla bir başkan seçildiğini, ancak bu başkanın iktidardan başka bir partiye mensup olması sebebiyle kolayca yönlendirilemeyeceği, dolayısıyla İstanbul’un yönetiminin kontrolden çıkmasına mümkün olduğu ölçüde müsaade edilmemesi gerektiğinin düşünüldüğünü, bunun için her türlü yolun denendiğini anlıyoruz.

 

Yani bir taraf, demokratik bir hakkı İstanbul seçmenlerinden aldığı yetkiyle kullanmayı talep ederken, diğer taraf ise İstanbul’un kendi kontrolünden çıkmasından duyduğu endişeyi bir hezeyana çeviriyor. Üstelik ikinci taraf, tıpkı, bir zamanlar önce İstanbul’un sonra da Türkiye’nin kontrolünü onlara vermemek için çeşitli hezeyanlara giren rakipleri gibi davrandığının, bir zamanlar “politika” yaparken, şimdi kelimenin olumsuz anlamıyla “siyaset” işine girdiğinin, en iyi ihtimalle, farkına varmıyor. (Kuşkusuz, bu iki kelimeyi her zaman, bu kökenlerini hatırlayıp ona göre kullandığımızı iddia etmek mümkün değil. Ancak yaşanan seçim sonrası süreçlerinin anlaşılması açısından bu ayrıştırmanın kullanışlı olduğunu söylemek mümkün.)

 

Bütün bu olanları sahiplenen artık pek de makûl ve makbûl bulunmayan iktidar yanlıları var, sayı olarak çok değiller. Bunu bir ölçüde anlıyoruz, daha doğrusu bir veri olarak kabul ediyoruz. Anlayamadığımız kısmı ise, ses çıkarmayanlar. Şimdi bu konu hakkında konuşmayacaklarsa, başka bir zamanda “demokrasi”, “halkın egemenliği”, çok sevilen “sandık namusu” ve “seçimlerin önemi” gibi konularda konuşma hakkını kendilerinde bulamayacaklarını düşünüyorum. Yavaş yavaş, sahneden çekiliyorlar gibi... Hatırlarsanız, ardı ardına gelen seçim galibiyetlerinden sonra, “Demokrasi sandıktan ibaret değildir” diye itiraz ediliyordu şu anki iktidara. Buna verilen cevap da basitti. “İktidar sandıkta değişir, darbelerle değil”. Şimdi sandıklara kızdılar, “seçim darbeleri”nden bahsediyorlar.

 

Aristo’ya göre insanlar “politik hayvanlar”dır. Batıda, doğuda politika/siyaset kavramları önemli ölçüde farklı olsa da, toplum içinde ve birlikte yaşayabilmekle açık bir bağlantıları var. Yani dünyanın her yerinde politika/siyaset, en azından bu nedenle, önemlidir. Geçen hafta “siyasi” gündemin hayatımızın her yerine sızmasından şikayet ederken, bunun getirdiği yorgunluktan bahsetmiştim. Yakın zamanda bir daha güncel siyaset gibi bana pek yakın olmayan/olmamasını istediğim bir konuda yazmayacağımı düşünüyordum. Ama bir de baktım ki, Yaşar Sökmensüer bile (!) yerel seçimlerin sonuçlarına nasıl kilitlendiğini anlatıyor. Dayanamadım, ben de herkesin söylediklerini büyük ölçüde tekrarladığını tahmin ettiğim bir yazı daha yazıyorum.  

 

Hâlbuki bahar geliyor, çok güzel kitaplar okudum son günlerde, şahane filmler seyrettim, oğlumun üniversite sınavı yaklaşıyor, bu acayip eğitim sistemin kötü şakasının sonunda bitecek olduğu tesellisine sarılıyorum, evin kedi üyesinin türlü komiklikte davranışlarıyla karşılaşıyoruz, vs. Yani gündelik hayat ve doğrudan siyasi olmayan dünya, benim gibi insanlara kendisini inatla gösteriyor.

 

Cümlelerini dilime pelesenk ettiğim romancılardan İhsan Oktay Anar’ın hemen her kitabında yer alan, kendisi gibi uzun, kendisi gibi İhsan ve kendisi gibi efendi olan kahramanı “Uzun İhsan Efendi”, “Puslu Kıtalar Atlası”nda uzun bir seyahate çıkacak olan oğluna; “Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir çünkü O’nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim... Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma... Adına Dünya dediğimiz bu kitabı oku” diyordu. Altını çize çize okuduğum, bana göre “müthiş” cümlelerdi bunlar.

 

İşte bu nedenle normal bir politik ortamın olduğu bir ülkede yaşamak istiyoruz. Bir zamanlar gün geçtikçe normalleştiğimizle ilgili izlenimler edinmiştik. Önümüzdeki süreçte de bu umudun yeniden yeşermesini bekliyoruz. “Adına Dünya dediğimiz kitabı” siyasetin tedirgin edici gölgesi olmadan okumak için. Bir de Yaşar Sökmensüer bile siyaset yazısı yazmak zorunda kalmasın diye!!!

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.