Çığlıklar, feryatlar, haykırışlar

Tek tük de olsa kimileri geleceği görüyor sanki: yaklaşan Büyük Savaşı ve sonrasını; 1918-1939 arasında büyük totalitarizmlerin yükselişini; emperyalizmlerin hegemonya mücadelesini. Rilke beni duyacak bir Melek var mı diye soruyor. Yeats “korkunç bir güzelliğin doğuşu”ndan irkiliyor. Geride bıraktığımız asrın büyük orkestra şeflerinden Leonard Bernstein, Gustav Mahler’i de bu bağlama oturtuyor.

11.08.2019 11:10
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[10 Ağustos 2019] Yukarıda solda, Auguste Rodin’in ilk kalıbını 1886’da yaptığı sanılan bronz Le Cri büstü (İngilizce The Cry). Sağda, Edvard Munch’ün 1893 tarihli, yani yedi yıl sonraki ve neredeyse aynı adı taşıyan Skrik tablosu (İngilizce The Scream). Her ikisine de Türkçe Çığlık karşılık geliyor.

 

Rainer Maria Rilke, Duino Ağıtları üzerinde 1912’de, Adriyatik kıyısındaki Duino Şatosundaki misafirliği sırasında çalışmaya başlamış. (Trieste’den çıktıktan az sonra, İtalya içinde batıya giderken hemen soldadır, otoyol üzerinde. 1985-90 arasındaki parasızlık yıllarımda uzatmalı doktoramı bitirmeye çalışırken, İstanbul’dan Paris’e 60 saat otobüsle gider (ve oradan Londra-Birmingham yapar) gene aynı yoldan geri gelirdim. İster gidişte ister dönüşte, kâh soluma kâh sağıma bakarken bir heyecan basardı içimi, kaçırmayacağım, bir kere daha göreceğim diye.)

 

O da Birinci Ağıt’ta kendi feryadıyla girer söze (kendi çevirim): “Bağırsam, duyan olur mu Melekler Katında? / Ve biri beni ansızın bağrına basacak olsa, / yokolup giderdim, daha güçlü varlığında. Çünkü güzellik nedir ki, / henüz dayanabildiğimiz bir dehşetin başlangıcından başka…”

 

Güzellik ile dehşet arasındaki bu derin, karmaşık, korkutucu ilişkiye W. B. Yeats ve Gustav Mahler’de de rastlarız. İrlanda’yı sarsan 1916 Paskalya ayaklanması hakkında yazdığı (Easter, 1916) şiirinde Yeats, hem tek tek bireyleri tek bir bağımsızlık (devrim?!) ülküsünde birleştirip bütün diğer hayatlarını silip yokeden isyanın “güzel”liğini görüyor, hem de kanın ve ölümün “korkunç”luğunu. Sonuçta hareket ezilmiş ve 16 kişi de asılmış Dublin Kalesinde. Birçoğunu günlük hayatın sıradan akışı içinde tanımış. Ama bambaşka birileri olup çıkmışlar. Hem kısmen hak veriyor, hem de tam katılamıyor, destekleyemiyor. Bu ikircikli durumu ve açılan şiddet mecrasının nereye götüreceğine ilişkin endişeleri, o meşhur “… changed, changed utterly: / A terrible beauty is born” (herşey değişiyor, değişiyor tepeden tırnağa: / Korkunç bir güzellik doğuyor) nakaratına yansıyor.

 

Velhasıl, 19. yüzyılın olanca saldırgan, fetihçi, bilim ve teknoloji fetişisti iyimserliği ve arrogansına karşın, orada burada çığlıklar, feryatlar, haykırışlar yükseliyor bazı insanlardan. Tek tük de olsa kimileri geleceği görüyor sanki: yaklaşan Büyük Savaşı ve sonrasını; 1918-1939 arasında büyük totalitarizmlerin yükselişini; emperyalizmlerin hegemonya mücadelesini. Geride bıraktığımız asrın büyük orkestra şefleri ve müzik eleştirmenlerinden Leonard Bernstein (1918-1990), Mahler’i de (1860-1911) bu bağlama oturtuyor: “Neydi Mahler’in bu ikili vizyonu? Yaşadığı dünyaya dair bir vizyon: sathî kendinden hoşnutluğunun ardında kokuşan ve dağılan, övgülerinde kof ve mürai, ikiyüzlü, müreffeh, dünyevî ölümsüzlüğünden emin ama artık ruhunu yitirmiş bir âlem. Neredeyse zalimcedir, müziğinin ifşa ettikleri -- Batı toplumunun uçveren tefessühünü âdetâ ilk ânında yakalayan bir kamera gibi. Ama Mahler’in kendi zamanının dinleyicileri hiç farkında değildi bunların; o grotesk senfonilerin aynasında kendilerini göremiyor ya da görmeyi reddediyorlardı. İşittikleri sadece mübalağa, ifrat, hamaset, lâfı takıntılı biçimde uzatma gibi geliyor -- bunların kendi gerileyiş ve çöküş semptomları olduğunu göremiyorlardı… Kulaklarına bitmek bilmez, manyak, hoyrat marşlar çalınıyor, ama uygun adım yürüyenlerin üniformalarındaki imparatorluk armalarını veya gamalı haçları farkedemiyorlardı….    

 

“Ama bu sahteliği ve ikiyüzlülüğü asıl yürek paralayıcı kılan, bütün bu korku ve endişe yüklü imgelerin, insan ruhunun yaşamına, Mahler’in iç âlemine, hayat pınarına ilişkin; o diğer zalim imgeleri kuşatan, içlerine sızan ve aydınlatan imgelerle yanyana ve içiçe sergilenmesiydi. Yoğun bir huzur ve sükûnet özlemine, o huzur ve sükûnete asla ulaşılamayacağına dair karanlık sezgiler eşlik ediyordu…”

 

Devamında, altmış yetmiş yıl sonra, diyor Bernstein, Mahler’in zamanı gerçekten geldi. Nasıl? Küresel soykırımlardan; “bir yandan ulusal softalıklarımızı abartmamızdan ve diğer yandan toplumsal eşitlik talebine inatla karşı koymamızdan” sonra (Bernstein’ın kendi sözleri). “Auschwitz’in dumanı tüten fırınlarının, Vietnam ormanlarının çılgınca bombalanmasının, Macaristan’ın, Süveyş’in, Domuzlar Körfezi’nin, Daniel ve Sinyavsky’nin göstermelik mahkemelerinin, Nazi aygıtının yakıt tazelemesinin, Dallas’taki cinayetin, Güney Afrika’nın küstahlığının, Hiss-Chambers maskaralığının, Troçkistlerin tasfiyesinin, Kara Kuvvetin, Kızıl Muhafızların, İsrail etrafındaki Arap çemberinin, McCarthycilik belâsının, Ali-Veli silâhlanma yarışının ardından -- ancak bütün bunların ardındandır ki nihayet Mahler’in müziğini dinleyebiliyor ve hepsini öngörmüş olduğunu anlıyoruz.”

 

Batının önde gelen bir demokratından, ne sağı ne solu kayıran, tek itirazımın İsrail olabileceği, amansız bir “erken 20. yüzyıl ve devamı” yorumu. O kadar eksiksiz ve kondanse ki, bütün bir sömestir dersi örebilirim etrafında. Hattâ belki daha da fazlasını. İyi ama, 21. yüzyıl başları bu açıdan ne durumda?

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.