Bayram’da İtalya, ilginç, görkemli ve güzel

Bayram öncesi mütevazi bir rehber niyetine yazdığım bu yazıyı sıkışmış işlerin yoğunluğu nedeniyle gecikmiş olarak giriyorum; diğeri de yakın zaten diye teselli buldum. İyi bayramlar... Bayramlar ard arda geliyor, seyahate niyetlenenlerin ezeli sorusu: İtalya’da nereye gideyim? Bir kere; görmediyseniz mutlaka gidin. Sonra; peki hangilerine ve nasıl gruplayarak? Bir çerçeve çizip zemin oluşturmak üzere en çok tercih edilen Venedik, Roma ve Floransa’da bulunacakların ne olduğunu kısaca anlatarak soruları yanıtlamaya yardımcı olmaya çalışacağım.

07.07.2016 15:50
İhsan-Bilgin

serbestiyet.bilgin@gmail.com

Önce turizm sektörünü kızdırmak pahasına şu internet çağında tura katılmanın zorunlu olmadığını deyip geçeyim. İtalyanlar dillerini bilmeyen turiste fazlasıyla alışıklar ve 5.cadde (Tarzan), İngilizcesiyle yapılamayacak şey yok. Zaten çok da konuşkanlar. Dikkatli kullanmak kaydıyla şehir-içi-dışı yollar emniyetli ve iyi; hatta otoyol yerine manzaralı kırsal yol tercihi tavsiyeye şayan. Kiralık araba temini havaalanları dahil çok kolay ve çeşitli... Tren tarifelerinin rotaları/saatleri okunaklı, güvenli,  konforlu ve aşırı pahalı değil. Öncelikli tavsiyem hele birkaç ehliyetli varsa araba kiralamak olur. Dikkatli co-pilot desteğiyle otoyoldan çıkarıp şehirdeki otele götürecek okunaklı kullanıcı-dostu  haritalar her benzincide çeşit-çeşit.

 

Niye görmelinin cevabı, basit: İçinde bulunduğumuz Akdeniz coğrafyasının bildiğim yapılı çevresi en güzel ve özenli coğrafyası. Üstelik bazı turistik kentleriyle sınırlı bir özen ve güzellik değil bu; kıyı-köşe kır-kent, merkez-çevre her tarafına homojen dağılmış bir kalite... Zaten o her yere sinmiş özeni, güzeli tatmaya en elverişli yol araba ve kırsal yollar olduğundan özellikle tavsiyeye şayan. Herhangi bir yol-üstü köyde, evinin/bahçesinin köşesine kurduğu ek masaya ev yemeğini lokanta niyetine servis eden köylü aile şehirlerin turistik lokantaları kadar güvenli, hatta çoğunlukla daha da lezzetli. Misafirlikte hissetmenin konforu da cabası.

 

Bu güzellik ve özende geçmişi korumaktan kuşku yok ki daha da önemlisi o korunmuş geçmişle halen kopukluk yaşanmaması. Daha dün bitmiş bina veya müştemilatı da o korunmuşlarla aynı kalitede sıvanmış, sıvanın ton farklısı sadece. Derme-çatma çaka-çuka köpek kulübesi, kümes  bile yok. İtalya’yı İtalya yapan da her şeyden önce o sıva; bej-sarı-kırmızı kahverengiden griye çeşitlenip ton kazanan yörenin toprak renkleriyle bezenmiş dere-tepe demeden bütün yapılı çevreyi kaplamış. Sıvanmamış duvarlar da taş oluyor zaten. İşte İtalya’yı İtalya yaptığını söylediğim tam da o sanatçılıklarına ramak kalmış sıvacıların göz kamaştırıcı istikrarlı mahareti . Bütün bunların yaşamdan korkan bir sterilliğe uzak bir yaşam kültürü olduğunu söylemek gereksiz herhalde. Sonuçta maddi standardı kentlerle eşdeğer de olsa kırsal yerlerden sözediyoruz. Ama bu yaygın homojenlik kentlerin ayrı ayrı ilgi çekici karakterlerine gölge düşürmüyor.

 

Yukarıdan aşağıya gidersek; önce VENEDİK. Çizmenin Kuzey’inde Orta Avrupa’yı içdenize açan kapı olmuş hep.

 

 

Aralarında çizgisel (sokak) ve geometrik (meydan) boşluklar bırakırken suyu da kanallarla içine sızdırmış bir labirent. Geniş bir kanalla (Canal Grande) bölünüyor. Duccale[dükler] yönetim sarayı ile katedrali San Marco’yu buluşturan San Marco meydanının kenarları iç mekan disiplin ve özeniyle dekore edilmiş; kentin salonu gibi. Dar sokaklardan kavuşulunca soluk kesiyor.

 

 

Venedik’i Ortaçağ kentlerinin ayrıcalıklı istisnası yapan özelliği daha kuruluşuyla başlamış. Şehri kuranlar etrafına sur örmek yerine bataklık adasının üzerine kurup etrafındaki çamurlu-balçık suyu sur yerini tutan korunma aracı, engel diye kullanmışlar. Şeytanın aklına gelmeyecek mühendisçe pratik fikir, tüccarın aklına gelmiş. O nedenle adanın altı, yüzyılların birikimi ahşap kazık temel ormanı.

 

 

Venedik’in zenginliği kadar müstesna birikiminin kaynağı olan tıpkı New York gibi bina yoğunluğuyla dışavurulmuş taşkınlığını da  Akdeniz ticaretinin kara-deniz yolları düğüm noktasında bulunmaktan kaynaklanan sermaye artığına borçlu olduğu tespitiyle New York’un Atlantik’teki oynayacağı role benzeterek  yorumlamıştım: http://www.serbestiyet.com/yazarlar/ihsan-bilgin/mustesna-kentler-venedik-ve-new-york-160075.

 

17.yüzyılın tutucu İngiltere’sinin uzaklığından bu ayrıcalığı farkedip zeki edebi entrikalar kurgusu içinde eşzamanlı olarak tasvir eden Shakespeare olmuştu.

 

Ufak-tefek bir kent devletinin nasıl olup da Osmanlı gibi iri-kıyım bir imparatorluk devletine kafa tuttuğuna akıl erdiremeyen kendiyle meşgul milli tarih-yazımımıza bu işin sırrını anlatmak da Faruk Tabak’a düşecekti; Yahudi Gettosunu yaşatarak mali birikimini yoğunlaştırmış Venedik, Osmanlı ve İspanya gibi masraflı ve iri imparatorluk devletlerinin nakit sıkıntısını çözen para kasası işlevi görmenin gücüyle görünürdeki çapından daha büyük yer işgal etmişti. Kent devleti olmanın karadaki askeri zaafını da limanını kullandırma karşılığında ardındaki kara imparatorluğu  Avusturya-Macaristan’ın  desteğiyle telafi ediyordu.

 

Venedik, kıtanın sadece başta İstanbul, İskenderiye ve Antakya gibi zengin Doğu Akdeniz’e değil, dolayısıyla uzak mesafe kervan ticareti ipek-yoluna da açıldığı kapıydı. Haçlı’ların Constantinopolis’i  yağmalarken Hipodrom [Sultanahmet]’deki atları da deniz-yoluyla Kudüs’e gitmek üzere uğradıkları Venedik’e taşımaları da bu Doğu’nun kapısı işlevinden kalma bir hatıradır. Murano adasından hala hediyelik diye taşıdığımız camlar ise Ortaçağın lüks yeniliği  cam sanayiinin öncüsü olmasının anısıdır.

 

Ötesi de var. Tersanelerinde daha o zamanda Pre-fordist bant sistemiyle gününde teslim donanma yapılıyordu.

 

Hindistan’a uzanan kıtalararası uzak mesafe deniz ticareti kapısı da Venedik’ti.

 

Venedik’e gidip, Palladio’nun yalı kiliseleri  San Giorgio Maggiorie ve İl Redentore’yi görmeden olmaz.

 

 

ROMA da bütünlüklü karakteri olan bir kent, ama Venedik gibi uzun sürmüş bir Ortaçağın istikrarlı deneyim birikiminin değil, baştan planla tasarlanmışlığın bütünlüğü bu. Hristiyanlar çok-Tanrılı tapınaklarla dolu antik-başkent ve şehir ideası Roma’yı yerle bir ettikten yüzyıllar sonra dini başkent olarak da Roma’yı seçince Papa 5.Sixtus Nolli’ye sonraki Barok şehirlere de modellik edecek Barok Roma’yla birlikte dini yönetim merkezi Vatikan’ı da tasarlatmıştı. Şehrin giriş boşluğu Piazza Popolo’dan saçılan üç ışınsal aksı omurga gibi kullanarak kurulan Nolli’nin Barok Roma planı, rijid geometrik kurgusuyla yeryüzü eğiminin (geometri-doğa) uyuşmazlığından kaynaklanan potu, geometrinin odaklarından fiyonk şekilli İspanya meydanı zeminini şişkinliklerle ve keskin eğimlerle yükselip/sıçrayıp tepeye bağlayan usta işi hareketli bir merdiven aracılığıyla şekillendirip  yumuşatarak görünmez kılıyor, bu çetin problemi kent mekânı formunun kaynağına dönüştürüyordu.  Antik Roma’nın hatırası, Colosseum, Panteon gibi ayakta kalabilmiş birkaç yapı ile ve kısmen derlenip-toplanmış enkaz yığını olarak Romanum ve İmperiali forumları bölgesinin arkeoloji parkı olarak işlev görmesiyle sınırlıdır.

 

 

Vatikan da kentin Kuzey’inde Tever nehri karşısında  St.Peter kilisesi ve dairesel avlusu odaklı ayrı bir Barok düzenleme olarak kente eklemleniyor.

Dolayısıyla biri uzun ortaçağ boyunca hüküm sürerken kozmopolit çeşitliliğinin de işareti sayılmış labirent formuyla hep Avrupa’nın istisnası olmuş bir müstesna olarak esrarengiz bir muamma; diğeri geç Ortaçağın kapısını açıp Papalığın görkemini gösterişli caddeleri ve odaklarıyla temsil etmiş bir rol modeli, iki kentten söz ettik. Gerek 14. Louis’in 16.yüzyıl, gerekse, 3. Napolyon’un 19.yüzyıl Paris’inin görkeminde Roma damgası belirgindir.

 

FLORANSA da bir Ortaçağ şehriydi.  Ayrıcalığını tüccar sınıfının artığını sanata yatırımıyla meydana gelmiş Rönesans’a borçluydu. O nedenle Rönesans’ın resim ve heykelleriyle dolu Uffizi, Bargello, Academia gibi müzelerindeki eserler sadece sanat değil kent hakkında da mesajlarla yüklüdür. Birer artifakt olarak onları mümkün kılan ilişkiler, Floransa’yı diğer kentlerden farklılaştıracak yapılı çevre unsurlarını da üreterek kenti özgülleştirmiştir.  Ama Rönesans’ın yapılı çevre üzerindeki doğrudan etkisinin dolaysızca deneyimleneceği öncelikli adres  Annunziata meydanı ve kenarındaki  Brunelleschi’nin Öksüzler hastanesi/yurdu [Ospedale İnnocenti] avlularıdır. Ospedale’nin düzen ve orantıları, San Lorenzo, Santa Croce, San Marco gibi manastır komplekslerinin  mütevazi  ve kırılgan zerafetinin habercisidir.

 

 

Santa  Croce avlusundaki Pazzi şapeli de Brunnelleschi’nin asli-abide ile tâli-ek arasında salınmaya bırakılmış oran-ölçü-geometri denklemi dehası bir Rönesas nadiresidir. Etrafını kendine göre düzenleyen bir odak mıdır? Yoksa herşeyin ardından mı oraya ilişmiştir?  Durulan yere göre değişir. Üstelenirse baş döndürebilir.

 

 

Vasari’nin Pitti sarayını köprü üzerinden aşırtıp Uffizi’ye bağlayan koridoru da sonu katedrale teğet geçip  Annunziata’ya kadar bağlanacak Floransa’ya has bir kentsel eksendir.

 

   

 

Strozzi, Rucellei gibi erken Rönesans saraylarının verdiği ölçü ve şekilleri zanaatkârane dülger-marifetli saçak, panjur vb. eski inşai alışkanlıklarla hiç kendini kasmadan karıp sokaklarına yaymış, duvarcılıktan mimarlığa geçerken elemeğini unutmayıp zanaatla sanat arasında asılı kalmış salınıp duran, kibirden uzak bir kent Floransa.

 

 

Roma ertesinde zanaatını unuttuklarını katedralin üstünü kapatırken farkedince kubbenin inşa tekniğini yeniden keşfetmek de   Brunnelleschi’ye düşmüş. Çift cidarlı kubbenin inşasını araç- gereciyle sergileyen katedralin sırtındaki dükkan dizisine gömülü  Opera del Duomo da sade inşaat profesyonellerinin değil, herkesin ilgisine açık bir müze.

 

Kentin en büyük sürprizi, Rönesans’ın sanattan ibaret bir ayıklık olmadığının kanıtları dürbün, mikroskop, teleskoptan, gökyüzü ve insan gövdesi maketlerine malzemesiyle    Ponte Vechio köprüsüyle Vasari koridorunun Uffizi’ye kavuştuğu rıhtımın bir aralığına gizlenmiş artık Galileo isimli bilim müzesi.

 

Floransa’nın  önemli sorunu Uffizi müzesi kuyruğundan kaçış yok.  Davut’un şöhreti bulunduğu Accademia’yı da caydırıcı yapabilir. Michelangelo heykeli görmenin görece makul yolu San Lorenzo’nun  Medici şapeli. Mimarlar San Lorenzo avlusundan çıkılan   Michelangelo tasarımı kütüphaneyi kaçırmamalı. Davut şartsa Bargello’da  Donatello’nunki var. Zaten müze, sırf binanın avlusu için dahi görmeye değer.

 

 

Roma-Vatikan’da dairesel avluda baroğu deneyimleyip, boyun acısıyla  Sistine şapeli tavanını izleyip Michelangelo’ya hayranlıktan öte yapacak şey yok. Ama değer.   

 

İndirgemek pahasına özetlersek; ilginç, görkemli ve güzel... Venedik’e uçak, havaalanından kiralık arabayla yukarıdan aşağı, Floransa ve Roma. Değilse aynı güzergah trenle; Ortaçağ ölçeğinde olduklarından üçer gün makuldür. Lokanta konusunu  açmak dahi gereksiz. Dünyanın her yerine taşınmış bir mutfağın esası ne de olsa, ama adım-başı sokağa taşmış Café’ler de çay-kahve eşlikçisi doyurucu ve makul ıvır-zıvırla dolu. Venedik’te otelin kara parçası Mestre’de değil, adada olduğuna emin olunmalı. Adada araba yok. Kentin antresi olarak oto-yaya buluşmasının son ve yegâne yeri de Piazzale Roma meydanı, gar da köprünün öteki ayağı zaten. Havaalanından adaya teknelerle gidiliyor. Araba kiralama da havaalanı yanı sıra o kent antresinden. Floransa’nın bir günü Toscana kır yollarından Siena’ya ayrılabilir. Siena gibi Lucca’da da Roma devri tiyatrosu suretini meydanın konturları ile Ortaçağ kentine taşımış, ayrıca kent duvarları sapasağlam ayakta. Roma’da da nehrin karşısı yaya ölçekli Trastevere’de aylaklık ihmal edilmemeli.

 

 

Sektör birikiminin taşıyıcısı meslekten rehber eksiiğini gideremese de kullanıcı dostu tasarımına sığdırılmış okunaklı ve güvenilir bilgi ve görselleriyle tepe-tepe kullanılmak üzere dayanıklı kapağıyla Görsel rehber[Eyewitness guide]   kullanışlı bir eşlikçi.

 

Tabii turlara da itirazım olamaz, tercih meselesi... Hele ki terbiyevi İtalya gezisinin yapılı çevre farkındalığı muhtemel yan-etkisiyle, kamusal faydaya da çalışacak bir etkinlik bile sayılabileceği düşünüldüğünde.

 

Çizmenin yarısına kadar inince  zengin Kuzey’de kaldık. Fakir Güneyin başat kenti görüp-bilmediğimden karışamayacağım denizle ilişkisi Venedik’in tersine dikey olan, balçık adalara değil, sarp kayalara kurulmuş Napoli.

 

 

Son olarak  mimarlarla mimarlık öğrencilerine ek tavsiye: Araba kiralandıysa, önceden kır yolları incelenip rota tayini amaçlı internet mesaisi kaydıyla, Venedik’in son günü, civardaki Palladio villalarına yetiyor. İlk 2 resimdeki Rotunda [Valmarana)’nın içi önceden randevu gerektiriyor.

 

  

Tabii arada memleketi Vicenza’ya uğrayıp perspektifi gerçeğin temsili olmaktan çıkarıp temsilin gerçeği olarak inşa ettiği sahne dekoruyla Teatro Olimpico  ve kentin merkezindeki;  Roma’dan devşirme Ortaçağ’da belediye olmuş, yönetsel/kamusal bina programıyla bazilikasını da görmeyi ihmal etmeden.

 

 

Ayık, diri  ve enerjik bir Palladio deneyimleme günü,  iyi bir master dersinin karşılığı olur. Bugünkü dijital bilgi depolama ve deneyime endeksli eğitim imkànlarından yoksun bir Corbusier’in efsane Doğu gezisi de onun mimarlık tarihi dersiydi.  Excursion [keşif gezisi]’ni mimarlığın ayırdedici temel eğitim ortamı olarak benimsediğimiz için Modern mimarlık depolarından seçme metropol gezileriyle noktalanan dersimizi master programının atölye harici yegâne zorunlu dersi yapmıştık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.