Soğuk Savaş döneminin en etkili gelecek kuramcılarından Herman Kahn, 1967’de yayımlanan The Year 2000 adlı çalışmasında şu öngörüde bulunuyordu:
“2025 yılına gelindiğinde, gelişmiş dünyadaki ortalama bir yurttaş, bugün olağanüstü sayılacak düzeyde maddi bolluk koşulları içinde yaşayacaktır.”
Kahn aynı çalışmada, “2025’e gelindiğinde, dünyanın pek çok bölgesinde açlık ve mutlak yoksulluk büyük ölçüde ortadan kalkmış olacaktır,”
ifadesini kullanıyordu.
Kahn’ın kurucuları arasında yer aldığı Hudson Institute tarafından 1970’lerin ilk yarısında yayımlanan raporlar ise 2025’i bir “boş zaman toplumu” olarak tarif ediyordu:
“2025’e doğru bakıldığında, gelişmiş toplumların temel sorunu üretim değil, boş zamanın anlamlı biçimde değerlendirilmesi olacaktır.”
ve “2025 yılına gelindiğinde, sanayi sonrası toplumlarda iş, hayatın merkezi faaliyeti olmaktan büyük ölçüde çıkacaktır.”
Benzer bir tablo, OECD’nin 1979 tarihli Interfutures raporunda çizildi. Raporda, “2025 yılına gelindiğinde, OECD ekonomilerinin çoğu sanayi üretimini kesin biçimde geride bırakmış; hizmet ve bilgi temelli sistemlere geçmiş olacaktır” denilirken, istihdam yapısının da kökten değişeceği vurgulanıyordu:
“2025’te istihdam; süreksizlik, hareketlilik ve ömür boyu meslek anlayışının aşınmasıyla tanımlanacaktır.”
Teknolojik ilerlemenin karanlık yüzüne dikkat çeken kurumlardan biri ise RAND Corporation oldu. 1978 tarihli The Impact of Automation on Employment raporunda şu ifadeler yer aldı:
“2025 yılına gelindiğinde, rutin insan emeğinin geniş kesimleri ekonomik açıdan artık gerekli olmayabilir.”
Rapora göre asıl mesele teknoloji değil, uyumdu:
“2025’in temel meselesi teknolojik kapasite değil, siyasal ve toplumsal uyum sorunu olacaktır.”
1980’lerde teknoloji ve toplum ilişkisini tartışan isimlerden Isaac Asimov, 1983’te The Futurist dergisinde yayımlanan yazısında 2025’i şu sözlerle tarif ediyordu:
“2025’e gelindiğinde toplum, kitlesel ölçekte dayatılmış boş zaman sorunuyla yüzleşmek zorunda kalacaktır.”
Asimov’a göre yeni tehdit açlık değil, anlam kaybıydı:
“2025 dünyasında can sıkıntısı, açlıktan daha tehlikeli bir düşman haline gelebilir.”
Aynı dönemde Alvin Toffler, konuşma ve makalelerinde 2025’e dair psikolojik ve kültürel bir tablo çiziyordu:
“2025’e gelindiğinde değişimin hızlanması, yaygın psikolojik stres ve kimlik karmaşası üretecektir.”
ve
“2025 yurttaşı, iç içe geçmiş gerçekliklerin içinde yaşayacaktır: fiziksel, elektronik ve simgesel.”
Teknoloji ve iletişim alanında daha iyimser bir ton, Arthur C. Clarke’ın 1973’te yaptığı bir IEEE konuşmasında görülüyordu. Clarke,
“2025 yılına gelindiğinde, insan uygarlığının en büyük dönüşümü bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanmış olacaktır,”
derken,
“2025’e gelindiğinde, insanların büyük bölümü fiziksel olarak değil, elektronik uzantıları aracılığıyla çalışacak ve etkileşim kuracaktır,”
öngörüsünde bulunuyordu.
Uzay alanındaki beklentiler ise çok daha iddialıydı. NASA’nın 1975 tarihli uzay yerleşimleri çalışmasında,
“2025 yılı civarında, Dünya yörüngesinde kalıcı insan yerleşimlerinin teknik olarak mümkün hale gelmesi beklenmektedir,”
ifadeleri yer aldı. Aynı rapor,
“2025’e gelindiğinde, uzay istasyonları yalnızca bilimsel değil, ekonomik faaliyetlerin de merkezi olacaktır,”
tespitini yapıyordu.
Uzay kolonileri fikrinin öncülerinden Gerard K. O’Neill, 1976’da yayımlanan The High Frontier kitabında,
“2025 yılına gelindiğinde, uzayda yaşayan insan nüfusunun on binlerle ifade edilmesi teknik olarak mümkündür,”
derken,
“2025’e doğru uzay, insanlık için yeni bir ekonomik ve endüstriyel alan haline gelecektir,”
öngörüsünü dile getiriyordu.
Enerji alanında ise Royal Dutch Shell’in 1985 tarihli senaryo raporları,
“2025 yılına gelindiğinde, fosil yakıtlara bağımlılık gelişmiş ülkelerde ciddi biçimde azalacaktır,”
ifadesine yer veriyor; enerji tartışmasının yön değiştireceğini savunuyordu:
“2025’te enerji meselesi kıtlıktan çok, geçiş ve dönüşüm sorununa dönüşecektir.”
1990’lara gelindiğinde yapay zekâ tartışmaları da 2025’e bağlanmıştı. MIT bünyesinde hazırlanan çalışmalarda,
“2025 yılına gelindiğinde, karar verme süreçlerinin önemli bir bölümü algoritmik sistemlere devredilmiş olacaktır,”
deniliyor; tartışmanın yönü şöyle tarif ediliyordu:
“2025’te insan–makine ilişkisi, üretimden çok denetim ve etik alanında tartışılacaktır.”













