Fatih Altaylı yayınlarına geri döndü: “Siyaset konuşmanın çok manası yok; hiç kimse seni şu şartla bu şartla serbest bırakırız demedi”

Fatih Altaylı, 6 aylık tutukluluğunun ardından ilk YouTube yayınını yaptı: “Kötü muamele gördüğünü diyebileceğim bir veya iki kişi vardır, onlar da cezaeviyle alakalı değil. Birisi gelip de işte şu şartta bırakırız, bu şartta serbest bırakırız, bu falan gibi bir şey olmadı. Gelen avukatlardan inanılmaz şey öğrendim. Çetelerle ilgili inanılmaz şeyler öğrendim, Timur Soykan’dan daha çok biliyorum.” Altaylı, İmamoğlu ile Enver Aysever arasında polemik yaşandığına dair iddiayla ilgili, “Orada kimsenin elini sıkacak bir ortam oluşmuyor. Koridorda karşılaşırsanız da aranızda 4-5 metreden daha yakın bir mesafe olması mümkün değil” dedi.

YouTube yayınında tarihi bir olaydan bahsederken kullandığı ifadeler nedeniyle “Cumhurbaşkanını tehdit” suçundan 190 gün tutuklu kalan Fatih Altaylı, tahliyesinin ardından ilk kez yeni video yayınladı.

Altaylı, bundan sonra siyasi konulara girmeyeceğini söyledi, Silivri’deki günlerini anlattı.

Altaylı’nın açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:

“Allah var, bir fakir fukaranın evinde çıkmayacak yemekler, haftada en az 6 kere falan tavuk veriyorlardı”

Sıklıkla kurumun verdiği yemekler… Allah var, yani şunu söylemek lazım: Bir fakir fukaranın evinde çıkmayacak yemekler. Yani haftada en az 6 kere falan tavuk veriyorlardı. Tavuk şişler kötü ötesi bir şeydi. Yani onu kaldırsınlar bence. Bence yenecek gibi değildi ama mesela tavuk budu verdi, gayet güzeldi yani. Nedir o, zincirlerde satılan Amerikan markalarından daha güzel, en azından onlar gibi kötü kızarmış falan değil. Tavuk but güzeldi. Kuru fasulye yiyordum mesela, taze fasulye… Bir gün canım çok taze fasulye istiyor. Dedim ki “Burada ne taze fasulye mi verecekler, burada?” dedim. Akşamına taze fasulye verdiler. Dedim ki “Allah’tan başka şey istemedim ki, başka ne isteyeceğim ki taze fasulyeden daha ne olacak?” diye.

“Bir gece şöyle ilginç bir şey oldu…”

Çok ilginç hikayeler var avukatlarla ilgili. Pek çok avukat geldi. Sağ olsunlar çoğuyla tanıştık. Bazılarıyla ahbap olduk. Genç avukatlar çok geliyordu. İşte genç avukatlarla hayat üzerine enteresan, havadan sudan konuşmalar yapıyorduk. Ya böyle çok garip konuşmalar falan da yapmıyorduk. Hani ne bileyim, “İşte Fatih abi İtalya’ya geçeceğim nerede yemek yiyeyim?” diyen de geliyordu. “İşte nasıl ceket alınır, nasıl pantolon alınır?” diyen de geliyordu. Ama bir gece şöyle ilginç bir şey oldu. Ona çok güldü bana. Yani önce sinirlendi ama sonra da güldüm. Gene saat 10… Saat 9’dan sonra avukat mavukat görüşmek istemiyordum. Bir gece saat 10’da “Bir avukat görüşü var” dediler. Ben de yatmışım ya. 10.30 gibi uyudum zaten. “Ulan bu saatte kim gelir falan?” kalktım, pijamaları çıkardım, tekrar giydim ama dedim “Herhalde mühim bir şey oldu ki bu saatte gelmiş.” Gittim, bir tane genç bir avukat. Yok işte öpüştük falan böyle, belli öpüşmekten de pek hoşlanmam ama mecburen öpüşüyorsun. Öpüştük falan böyle hafif bir alkol kokusu geliyor. Ondan sonra “Buyur birader” dedim. Ondan sonra “Fatih abi” dedi, “Ben seni çok seviyorum” dedi. “Sağ ol teşekkür ederim falan” dedim. “Abi içiyorduk, kafayı çekiyorduk” dedi. “Seni ne kadar sevdiğimden bahsettim, ‘Nasılsa görme hakkım var, göreyim’ diye geldim” dedim. 15 dakika falan güldüm. Bazıları geliyor, diyor ki: “Fatih Bey, biz normalde sana randevuyla gelemeyiz. Bak burada elimize düştün. İstediğimiz gibi geliyoruz” falan diyenler de oluyordu. Pek çoğuyla sonra güzel ahbaplıklarımız oldu. Çoğu genç.

“Çetelerle ilgili inanılmaz şeyler öğrendim, Timur Soykan’dan daha çok biliyorum”

Mesela başka nedenlerle, başka ne bileyim başka müvekkilleri var cezaevinde. 1 numarada değil de diğer cezaevinde kalan, demişim işte uyuşturucu kaçakçısı, bilmem şu kaçakçısı, bu kaçakçısı falan filan. O müvekkilleri olan avukatlar geliyordu. Mesela çetelerle ilgili inanılmaz şeyler öğrendim. Mesela hangi çete nasıldır? Kim, hangi uyuşturucu kaçakçısı nasıldır? Müthiş şeyler anlattılar pek çok avukat bana. Yani şu anda şöyle söyleyeyim: Yani Timur Soykan’dan daha çok biliyorum bu konuyu ya da Murat Ağırel’den. Böyle enteresan bilgiler de oldu. Zaten siyasetçiler de geliyordu ve işte hatta o ilk dönem diye yayın yaptığım dönemlerde pek çok haber atlatma imkanımız oldu oradan. Çünkü her bilgi bize aktı yani, sadece siyasetle ilgili değil başka alanlarda da çok bilgi geliyordu. İnsanların gelip orada bana bilgi vermek hoşlarına gidiyordu niyeyse, böyle garip bir durum vardı. Yani normal hayatta ben onları arasam bilgi vermezler bana. Orada ayağıma gelip bilgi aktarıyorlardı.

“Arka koridorumda Reina katili vardı”

Benim bir arka koridorumda ‘Reina Katili’ vardı. Sıfır pişmanlık… Yanınızdan biri geçerken soğuk bir rüzgar eser ya, öyle ürkütücüydü.

“Siyaset konuşmanın manası yok”

Bugünkü Türkiye’nin ortamında siyaset konuşmanın çok manası yok. İnsanlar siyasetten yorulmuş ve sıkılmış vaziyetteler. Ben daha çok bilgi üzerine konuşmak istiyorum.

“Kadın programları seyretmeye falan başladım ve utanç duydum bazılarından”

İşte televizyonda haberleri seyrediyorum sabahları falan böyle. Sonra baktım ki bu haber televizyonu seyretmek insanda bir ruhsal bozukluğa sebebiyet veriyor. Yani niye şimdi hepsine bakmaya çalışıyorsun? Şimdi bir tarafa bakıyorsun. Diyorsun ki “Ulan ben burada kalayım daha iyi ya. Dışarısı bir felaket” diyorsun. Diğerini açıyorsun, diyorsun ki “Aman bu ülke cennet oldu galiba” falan diyorsun. Böyle bir tutarsızlık var. Yine ben mesela bir hani cehalet değil mi ama müthiş bir bilgi eksikliği falan da var pek çoğunda. O yüzden böyle şeyi bıraktım. Mesela dizi seyretmeye falan başladım. İşte ‘Alef’ diye bir diziye taktım kafayı mesela. Şimdi hala seyretmek istiyorum onu ama işte o kadar bir hengame içerisindeyim ki doğru düzgün seyredemedim de. Dün Mustafa Oğuz’u gördüm, dedim ki yani “Bana şu Alef’in videolarını yollasanıza” dedim. “İnternette var” dedi. Allah, şimdi açıp onları seyredeceğim. Kadın programları seyretmeye falan başladım ve utanç duydum bazılarından. Gerçekten çok saçmaydı. Sonra normal haberler zaten o kadın programlarındaki rezaletleri aratmayacak bir noktaya evrildi niyeyse. Yani insanların özel hayatları vıcık vıcık edildi falan. Sonunda bıraktım televizyon seyretmeyi, haber seyretmeyi bıraktım. Asabım bozuluyordu çünkü, bizi ilgilendirmeyen şeyler var. Haber televizyonunda özellikle ya… Yani bir adamın veya bir kadının özel hayatıyla ilgili olacak meseleleri ben niye izleyeyim falan diye. Onları da bıraktım. Midem kalktı çünkü şeyden.

“Cezaevinin en kötü tarafı o televizyona mahkum olmak”

Magazin programlarını seyredeyim dedim bir ara. Benim anladığım kadarıyla Türkiye’de magazin programı şöyle yapılıyor: Bir kişi var, hepsini yapıyor. Bütün televizyonlara dağıtıyor. Aynı dil, aynı konular, aynı görüntüler, her şey aynı. Birisi TV8’de, birisi Kanal D’de, birisi ne bileyim Show TV’de falan ama hepsi aynı. Bir tek TV8’de sunan farklı. Yani şöyle, sunan farklı; çok daha iğrenç bir sunum var. Yani böyle bir garip sesle, ses tonuyla falan böyle bir şey… “Allah’ım ya rabbim” falan diye bileklerini falan kesmek istiyorsun ama esirsin orada. Bak cezaevinin en kötü tarafı o televizyona mahkum olmak. Yani orada esir gibi ona kalıyorsun. Hele hafta sonu falan hiçbir şey yok. Mesela şey çok hoşuma gitti orada.

“Özgür Özel her geldiğinde uğradı, Müsavat Bey uğradı”

Onun dışında her gün işte dediğim gibi bol bol avukat, her gün en az 2-3 milletvekili, parti genel başkanları sağ olsunlar… Özgür Özel her geldiğinde uğradı. Müsavat Bey uğradı. Pek çok siyasetçi işte mesajlar; muhalefetten, iktidardan her taraf her yönden… İçerideki personelin, yani infaz koruma memurlarının kibarlığı, konuya hakimiyetleri…

“Kötü muamele gördüğünü diyebileceğim bir veya iki kişi vardır, onlar da cezaeviyle alakalı değil”

Şöyle söyleyeyim, mesela böyle söyleyince hani şey gibi algılanmasın, orada böyle bir laçka bir ortam var gibi algılanmasın. Ama hem disiplin var hem nezaket, zarafet var. Yani hiçbir şeyinizi boş bırakmıyorlar. Yani bir an bile ne diyeyim kurallar dışında bir şey yapmanız mümkün değil ama müthiş bir nizam intizam fakat her şey gayet kibarca. Bir kişiden bile, ya bak gözaltına alma tutuklanma… Bir kişiden bile kötü muamele görmedim. Yani kötü muamele gördüğümü diyebileceğim bir veya iki kişi vardır. Onlar da cezaeviyle alakalı değil, başkaları. Onlar da bende kalsın. Kim olduklarını kamuoyu biliyor kim olduklarını. Üç aşağı beş yukarı. Ya pırıl pırıl bir süreç geçirdim yani. Hatta şunu söyledim ben: Buraya gelince benim Türkiye’ye olan güvenim arttı yani. Çünkü sesi çok çıkan bir kitle var Türkiye’de biliyorsun. Böyle diyorsun ki “Bu mu memleket?” diyorsun. İşte televizyonlarda gördüklerin, sosyal medyada bağıranlar. Abi Türkiye o değil ya. Orada hakiki Türkiye’yi gördüm. Yani gencecik insandı işte 27-28 yaşıyla 45-50 yaş arasında gencecik insanlar, pırlanta gibiler yani. Zengin değiller ama işte ya saçımızı tıraş eden bir arkadaş vardı. İsmi lazım değil. Şahane saçımızı kesiyordu yardımcısıyla beraber. Saçımızı onun kesiyor olmasının sebebi de şu: Çocukluğunda bir berberde bir süre çıraklık yapmış ve oradan kalma bilgisiyle bizi orada tıraş ediyordu. Bayağı da iyi tıraş ediyordu ya. Dört üniversite bitirmiş orada biliyor musun? Açık öğretimde dört üniversite bitirmiş. Pırıl pırıl bir adam yani. Ve hani bir de orada o kadar çok şey görüp yaşamış, o kadar çok insana muhatap olmuş ki yani tavsiyelerde bulunuyor. Siyasetçilere bile tavsiyede bulunuyordu. Böyle gayet kibarca falan işte, “Ya burayı unutmayın bakın burada şunu gördünüz, bunu gördünüz” falan diye. Türkiye’nin yakın tarihinde 10-12 senede oradan kimler gelip kimler geçtiyse hepsiyle bir şekilde konuşmuşlar, bir şeyler yapmışlar. Onlar tabii çok enteresandı.

“Bir tane avukatı attırdım oradan”

Yani içeriden pek çok dostla, dost derken yani tabii ki bir kankalığımız olamıyor orada. Onlar görevini yapıyorlar falan ama yani pırlanta gibi adamlarla beraberdik orada. Yani yarın öbür gün bir yerde karşılaşsam sarılır öperim hepsini. Yani etik olarak onlarla belki bugün bir araya gelmemiz çok doğru olmayabilir. Onlar açısından da doğru olmayabilir ama yani çoğunu görmek isterim. Yani o kadar düzgün insanlardı ama yarın arasam görüşmeye kalksam herhalde onların mesleği açısından da doğru olmaz diye düşündüğüm için onları rahatsız etmek istemiyorum. Ama yani yarın kapıyı açıp gelseler gördüğümde sevinirim. Öyle insanlarla tanıştık. Densizler yok muydu? Yani bir tane avukatı attırdım oradan. “Bunu atın kardeşim, bir daha benim yanıma böyle bir herifi sokmayın” falan.

Enver Aysever ile Ekrem İmamoğlu arasında polemik iddiası: Kimseyle elini sıkacak bir ortam oluşmuyor, aranızda 4-5 metreden daha yakın bir mesafe olması mümkün değil

Yeri midir değil midir bilmem ama mesela bir şey, bir polemik var son günlerde yürüyen; bir siyasetçi ile şu anda cezaevinde olan bir gazeteci arasında. Bir kere şunu söyleyeyim: O gazetecinin cezaevinde olmasını gerektirecek bir suçu olduğunu düşünmüyorum ben. Yani kendisinden her ne kadar çok hoşlanmasam da cezaevinde bulunmasına gelecek herhangi bir suçu yok. Söylediği sözler bence tutuklu yargılanmasını… yargılanmasını dahi gerektirmiyor belki ama tutuklu yargılanmasını gereken bir durum yok. Ama bir el sıkma polemiği var biliyorsun ortalıkta. Şunu söyleyeyim, ben orada 7 ay, 6.5 ay kaldım hemen hemen. Kimsenin elini sıkmadım çünkü kimseyle elini sıkacak bir ortam oluşmuyor. Yani en fazla koridorda karşılaşıyorsunuz geçerken yan yana. Ki onu bile karşılaşmamaya gayret ediyorlar. Ve koridorda aranızda 4-5 metreden daha yakın bir mesafe olması mümkün değil. Söyleyebildiğin en fazla şudur: “Geçmiş olsun.” “Geçmiş olsun.” “Nasılsınız?” “Nasılsınız?” “İyi akşamlar.” “İyi akşamlar.” Yani bunun dışında bir temas, elimi uzattım, sıktı sıkmadı, dokunmak söz konusu değil. Hiç kimseyle söz konusu değil. Yani orada kaldığım süreç boyunca herhangi bir başka mahkuma elini sıkacak kadar yakınlaşmayı bırak… Yani şu mesafeden daha yakın olmamız söz konusu değil. O yüzden hani elini uzattı sıkmadım, elimi uzattım sıkmadı falan, böyle bir şey bana sorarsan mümkün değil. Ha avukat görüş kabinlerinde, yan yana 11 tane kabin var. Orada birbirine küfür müfür olmuşsa, onu bilmem. Ben oradayken böyle bir şeye bizzat tanık olmadım ama “Elini uzattı sıkmadım”, “Elimi verdim almadı” falan… Mümkün değil. Pek ender olarak, yani avukat kabinleri var, böyle işte ne bileyim işte 2 metre uzunluğunda 1,5 metre genişliğinde avukat kabinleri var. Arada da cam var. Yan yana bir tarafta 1, 2, 3, 4; bir tarafta 6 veya 7 tane kabin var. Toplam 10 kabin var. Ve işte yanınızdakiyle eğer kapıyı açar… Kapılar iki tarafında kapılar. Avukat tarafındaki kapıları açarız çünkü mahkûm tarafındaki kapılar veya tutuklu taraftaki kapılar kilitli. Avukat tarafındaki kapıları açarsanız bağırarak konuşabilirsiniz ama eğer uzun konuşursanız hemen gelip müdahale ediyorlar konuşmayın diye. O yüzden en fazla “Nasılsınız?”

“Temas tamamen yasak”

“İyi misiniz?”, “Şu oldu, bu oldu”. Yani 3–5 kelimenin dışında konuşmak çok mümkün değil. Hemen infaz korumalar gelip “Lütfen yapmayın” diye kibarca ikaz ediyorlar. Onun dışında camdan merhaba, geçmiş olsun falan filan. Yani oradaki en çok yapılan hareket şu. Ondan sonra veya işte kalp yapıyorlar falan birbirlerine, selam yapıyorlar. Çünkü bir de farklı farklı görüşen insanlar da var. Yani sosyal demokrat da var. İşte son zamanda oraya gelen ülkücüler de vardı. Sağ görüşlüler de vardı. Şu enteresan oluyor mesela; içeride kimse kimsenin ne nedenle orada olduğuna bakmadan bir kere bir kibar… yani genel olarak herkes arasında kibar bir ilişki var. Ne bileyim mesela şimdi Selahattin Yılmaz geldi oraya. İşte meşhur Devlet Bey’in “ülküdaşımdır” dediği. Normalde Selahattin Yılmaz deyince insan, işte ülkücü falan filan, böyle korkar değil mi yani, çekinir falan. E şimdi bakıyorsun orada sempatik, son derece sempatik. “Geçmiş olsun Selahattin Bey”, “Geçmiş olsun Fatih Bey” falan böyle. Yani normal şartlarda tanışmayacağın, tanışsan konuşmayacağın, karşılaşsan sevmeyeceğin adamlarla orada bir ahbaplık oluyor ve yani yüzde doksan oluyor. Hani herkeste olmuyor. Mesela şeyle, bir gün biriyle merhaba dedim ben ilk girdiğimde. Sonra şey olduğunu öğrendim onun… Neydi bu? Yenidoğan çetesinden birisi. Bir daha adama selam filan vermedim ama onun dışında herkese geçmiş olsun, geçmiş olsun. Ne bileyim İsmet Bey vardı, soyadını hatırlamıyorum kusura bakma. Şimdi bu Aslan’dan dolayı tutuklu, o da bildiğim kadarıyla MHP’ye yakın bir isim. Onunla da merhaba diyorsunuz, konuşuyorsunuz. Eşiyle, çocuğuyla falan konuşuyorsunuz. Avukatlarıyla konuşuyorsunuz. Bir sürü insan gelip gidiyor yani. Ama şey yok yani, asla bir temas söz konusu… Yani yakınlaşmak, sadece uzaktan “Geçmiş olsun, geçmiş olsun”, “Nasılsınız, nasılsınız”, “Ne oldu, tahliye oldu mu?” Şimdi birkaç kere işte Ayşe Barım’la konuştuk. Herkes çok korkuyordu Ayşe Barım orada ölecek diye. Çünkü haftanın birkaç günü yerde baygın bulunuyordu. “Ayşe hastaneye götürülmüş”, “Ayşe Hanım bilmem ne olmuş” falan diye herkes konuşuyordu. Ben Ayşe Barım’ı dışarıda tanımazdım. Yani bir sosyal hayatta birkaç kere karşılaşmak dışında. Orada tanıdım kendisini. İşte “Nasılsın, iyi misin, sağlık falan filan?”. Bazen avukatlar vasıtasıyla birbirinizle haberleşebiliyorsunuz. Onun dışında çok fazla bir temas açıkçası ne mümkün, ne mevzubahis ne de böyle bir girişimde bulunabiliyorsunuz. Çünkü temas tamamen yasak yani.

“Hiç kimse seni şu şartla bu şartla serbest bırakırız demedi; hiç kimse en ufak bir imada dahi bulunmadı”

Geldikten sonra hep çok sorulduğu için burada söyleyeyim: İşte ya işte sana nedir o meşhur pazarlıklar falan var ya, senle pazar… Bana hiç öyle bir şey olmadı yani. Birisi gelip de işte “Şu şartta bırakırız”, “Bu şartta serbest bırakırız” falan gibi bir şey olmadı. Ben de öyle bir şey yapılmayacağını herkes üç aşağı beş yukarı biliyordur. Zaten açık söyleyeyim Silivri’deki pek çok kişiyle ilgili böyle bir şey olduğunu ben zannetmiyorum. Başka yerde olmuş olabilir, olmamış da olabilir. Onu da bilemiyorum yani. Ama ben denk gelmedim. Bana kimse “İşte yazı yazmazsan bırakırız, bilmem ne yaparsan, şöyle yaparız” falan filan diye hiç kimse en ufak bir… Bırak böyle bir teklifi, böyle bir imada dahi bulunmadı. Bulunsalar da söyleyeceğimi bilirler benim. Yani o yüzden de belki de o yüzden de bulunmamış olabilirler. Kimse bana böyle gelip de “Şöyle yaparsan böyle olur, böyle yaparsan şöyle olur” falan filan asla demedi. Dediğim gibi yani içeride mesela pek çok siyasetçi bana gelip tavsiyelerde bulundu. Bazıları işte “Aman şunu deme, aman şunu yapma, aman şöyle yapma” falan filan. Bunlar muhalefet siyasetçilerinden bahsediyorum. Ama iktidar kanadından gelip de benle böyle bir pazarlık yapan ne bir avukat, ne bileyim temsilci, delege falan hiç böyle bir şey söz konusu dahi değil. Yani hiç o konuda kimsenin kafasında bir soru işareti olmasın.

“Cezaevine girdim diye müthiş bir aydınlanma yaşamadım”

Türkiye’de ne yazık ki yazar çizer takımı, bizim gibi insanlar, fikir üretenler ve ürettikleri fikir o günkü iktidar anlayışıyla bağdaşmayan insanlar genellikle bu cezaevi süreçlerini yaşıyorlar. Bu bugüne mahsus bir şey değil. 150 yıldır böyle. İşte ne diyeyim, Türkiye demokrasiyi denemeye başladığından beri Türkiye’de düşünen insanlar bu sıkıntıları yaşıyorlar. “Aman Allah’ım cezaevine girdim, müthiş bir iş başardım” gibi durumum da yok. “Cezaevine girdim, büyük haksızlığa uğradım” diye bir durum yok. Türkiye’de haksızlığa uğrayan ilk düşünce insanı ne benim, ne de muhtemelen sonuncusu olacağım. O yüzden bunu ne kutsuyorum ne küçümsüyorum. Başa gelen çekilir noktasındayım. Zaten süper sosyal bir herif olmadığım için de orada tek başına bir hücrede olmaktan elbette insan eşini, dostunu, ailesini, arkadaşlarını, dışarıdaki hayatı özlemekle beraber kendimi de kahretmedim. Çünkü insanoğlu evrim gereği zaten şartlara uyum sağlamak zorunda. Uyum sağlayamazsan zaten hayatta kalman mümkün değil. O yüzden de cezaevine girdim diye müthiş bir aydınlanma yaşamadım. Açıkçası hayatımı da yeniden sıfırdan sorgulamadım. Çünkü hayatım boyunca istediğim bir hayatı yaşamaya gayret ettim elimden geldiğince. Bana sorana diyorum ki: Babam hapse girmediği için ben girdim. Babalarımız girse belki biz girmeyecektik. Yani bu mücadeleyi babalarımız vermiş olsaydı, belki demokrasi mücadelesini, belki biz hapse girmeyecektik. Ama bu demokrasi mücadelesi her zaman verilmesi gereken bir mücadeledir. Önemli olan bu mücadeleyi kazandıktan sonra demokrasiye olan inancı koruyabilmektir. Yani demokrasi mücadelesini kazandıktan sonra antidemokrat olmanın da doğru bir şey olmadığını söylemek mümkün. O yüzden de inşallah bugün hapiste olanlar yarın öbür gün eğer oradan çıkarlarsa bir şekilde ve Türkiye’de önemli koltuklara oturma imkanını elde ederlerse inşallah bugünlerinden ders almış olarak otururlar. Buna hepimiz dahil. Ben de dahilim.

“Teke Tek Bilim’e en kısa sürede başlarız”

Bu arada işte inşallah Teke Tek Bilim’e en kısa sürede başlarız. Teke Tek Bilim’i yapmayı çok istiyorum. Onu yapmazsam kurdeşen olurum. Celal ve İlber’le bu hafta bir program hazırladık. Hazırlayacağız. Onu en kısa süre içerisinde yayını hazır hale getirip inşallah verebiliriz. Sonra işte Emrah Safa Gürkan’la başlamak istiyorum. Çünkü benim yokluğumda o programı benden daha iyi diyebiliriz, bir şekilde sürdürdü. Emrah Safa sağ olsun, kendisine büyük minnet duyuyorum. Çünkü Emrah Safa hakikaten büyük dostluk gösterdi. Kimse yapmaz kolay kolay. İlk programı Emrah Safa ile yapacağız. Hem benim yokluğumda ne yaptığını anlatacak inşallah. Hem de onunla konuşacağımız güzel konular var. Sabah programlarını da bilmiyorum. Artık onunla ilgili bir şeyi bugünden söylemek mümkün değil. Kendimi yeterince iyi hissedersem onlar da bir ara belki yaparız. Türkiye’nin bugünkü ortamında siyaset konuşmanın çok manası yok. İnsanlar siyasetten yorulmuş ve sıkılmış vaziyetteler. Ben daha çok bilgi üstüne konuşmak istiyorum. Yani sadece bilgi derken bilimsel bilgi anlamında söylüyorum.

Önceki İçerikSuçu saç örmekmiş!: Saçını ördüğü videoyu paylaşan hemşire “terör propagandası”ndan gözaltına alındı
Sonraki İçerikİsmet Özel Said Nursi’yi neden kıskanıyor?