Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Biraz “Şımarık” bir nostalji: Unutmamalı, o güzel günleri

Biraz “Şımarık” bir nostalji: Unutmamalı, o güzel günleri

Tarkan konserlerinden “eskimeyen Türkiye” analizi çıkarmak iyi hissettiren bir anıya fazla anlam yüklemek demek. Nostalji ferahlatır, bugünün ağırlığını kısa süreliğine unutturur ama derde çare değildir.
4

Uzun bir sürenin ardından İstanbul’da verilen Tarkan konseri, yine bildiğimiz o sahnelerle açıldı; kalabalık aynı anda zıpladı, telefon ışıkları havaya kalktı, yanındakiyle hiç tanışmadan gülümseyen yabancılar çoğaldı. Böyle anlarda, memlekette ne zaman bir kalabalık bir araya gelse hemen devreye giren o tanıdık cümleler de gecikmedi. “Bak, hâlâ bir araya gelebiliyoruz.” “Demek ki eskimeyen bir Türkiye var.” Kulağa hoş gelen bu laflar, coşkunun üzerine serpilen küçük bir sos gibi; tadı var, doyuruculuğu tartışılır.

Akademisyen Özge Öner’in yazısını okurken, insanın beklentisi de ister istemez yükseliyor; sonuçta karşında akademik dünyadan gelen, uzun zamandır kamusal alanda söz söyleyen bir isim var ve bu da okuru, metnin bir yerinde kavramsal bir çerçeveyle karşılaşacağına, en azından anlatılan duyguların biraz düşünsel bir zemine oturtulacağına ikna ediyor. Fakat metin ilerledikçe, bu beklentinin yavaş yavaş dağıldığını fark ediyorsun. Çünkü karşında duran şey, sosyoloji ya da herhangi bir sosyal bilim perspektifinden kurulmuş bir analizden çok, akademik kelimelerle süslenmiş bir ruh hâli anlatısı gibi akıyor.

Öner, uzun bir aradan sonra verilen popüler bir konser üzerinden, kalabalıkların birlikte gülümsemesini, insanların tanımadıklarıyla kurduğu geçici yakınlığı, bir anlığına ortak bir ritimde buluşmasını neredeyse derin bir toplumsal birliktelik göstergesi gibi sunuyor. Metnin içinde “toplumsal his”, “kolektif bağ”, “birlikte gülümseme” gibi kulağa hoş gelen ifadeler sık sık dolaşıyor; hatta bu ifadeler, yazıyı okurken okuru yormadığı için metnin akmasını da kolaylaştırıyor. Ama tam da bu noktada insanın aklına şu soru geliyor: Bu laflar, gerçekten bir şeyi açıklıyor mu, yoksa sadece güzel bir atmosfer mi kuruyor?

Ortada anlatılan bir his var; ama bu hissin nereden geldiği, hangi toplumsal koşullarda ortaya çıktığı, neden bugün bu kadar güçlü hissedildiği neredeyse hiç konuşulmuyor. Okur olarak, “toplum hakkında yeni bir şey öğrendim” demiyorsun; daha çok, “evet, ben de bazen böyle hissediyorum” noktasında kalıyorsun. Duygunun bu kadar merkeze alındığı bir metin, bir köşe yazısı olarak hoş okunabilir; ama akademik arka planı olan bir isimden geldiğinde, bu tercih ister istemez metnin iddiasını zayıflatıyor. Çünkü his, tek başına bırakıldığında, toplumu açıklayan bir anahtar değil; olsa olsa bugünün sıkışmışlığını yumuşatan, okurun omzunu sıvazlayan bir anlatı oluyor.

“Kolektif coşku” var ama Durkheim yok

Tam da bu noktada, metnin kalabalıklar üzerinden kurduğu anlatı ister istemez insanın kaşını kaldırmasına neden oluyor; çünkü kalabalıkların birlikte coşması, tanımadıklarınla aynı ritimde zıplaman, bir şarkının ortasında yanındaki yabancıyla göz göze gelip gülümsemen, sanki bugüne özgü, yeni keşfedilmiş bir “toplumsal mucize”ymiş gibi sunuluyor. Oysa bu sahneler, insanlık tarihinin belki de en eski toplu hâllerinden biri ve sosyoloji denen alan da bu tür anların neden bu kadar etkileyici olduğunu, insanları nasıl geçici bir “birlik” duygusuna sürüklediğini çoktan konuşmuş durumda.

Burada insanın aklına, metnin hiçbir yerinde adı geçmeyen ama anlattığı her sahnede hayaleti dolaşan o meşhur isim geliyor. Hani şu, kalabalıkların bir araya geldiğinde yaşadığı taşkınlığı, ortak ritmi, insanların kendilerini bir anlığına daha büyük bir bütünün parçası gibi hissetmesini anlatan adam. Evet, Émile Durkheim. Metnin satır aralarında “toplumsal coşku” diye dolaşan o hâller her seferinde karşına çıkarken, Durkheim sanki sahnenin kenarında dikilmiş, kalabalığı izliyor; yüzünde hafif bir tebessüm, “bunu ben yüz yıl önce anlatmıştım ama neyse” der gibi konser alanının ışıkları arasında kayboluyor.

Bu tür anlar, insanın kendini bir topluluğun parçası gibi hissetmesini sağlar; fakat bu his, yapısal bir bağ üretmekten çok, bedensel ve duygusal bir eşzamanlılık yaratır. Ortak ritim dağıldığında, toplumsal ilişkilerin gerilimi de olduğu gibi kalır. Yani kalabalığın yarattığı yakınlık, toplumu dönüştürmez; sadece kısa süreliğine yumuşatır.

“Eskimeyen Türkiye” anlatısının nostaljik konforu

“Eskimeyen Türkiye” ifadesi kulağa hoş geliyor; insanın içine kısa süreli bir ferahlık serpiyor. Sanki bütün bu gürültünün, yorgunluğun ve sıkışmışlığın arasında bir yerlerde bozulmadan kalmış bir şey varmış hissi veriyor.

Ama bu hoşluk, neyin “eskimeyen” olduğu sorusu sorulmaya başlandığında hızla dağılıyor. Burada gerçekten ülkenin kendisinden mi söz ediyoruz, yoksa bugünün insanının geçmişe, daha doğrusu kendi gençliğine yüklediği bir rahatlama duygusundan mı? İnsan yaş aldıkça geçmişi daha yumuşak hatırlıyor; zor olanları törpülüyor, geriye daha çok iyi hissettiren sahneler kalıyor. “Eskimeyen Türkiye” anlatısı da biraz böyle işliyor; ülkeyi değil, hafızanın işine gelen taraflarını cilalıyoruz. 90’ların bir “ihtimaller alanı” olarak sunulması da bu cilalamanın en rahatlatıcı parçası. Bugünden bakınca o yıllar daha ferah, daha umut doluymuş gibi anlatılıyor. Oysa 90’lar, faili meçhullerle, Susurluk’la, ekonomik krizlerle, her an gerilecek gibi duran bir siyasal atmosferle hatırlanan bir dönemdi. “İhtimal” vardı belki, ama herkes için aynı yerde durmuyordu. Kimi için ihtimal, kimi için sürekli ertelenen bir normalleşme hâliydi. Buna rağmen metinde, herkesin aynı 90’ları yaşamış ve aynı şekilde hatırlaması gerekiyormuş gibi bir ton kuruluyor. Oysa hafıza kolektif olduğu kadar seçici de; kimine ferah gelen bir dönem, kimine tedirginlik olarak kazınmış olabilir. Bu nostaljik konforun en sorunlu tarafı, iyi yakalanmış anların toplumu açıklayan büyük anlatılara dönüştürülmesi. Kalabalığın içinde olma hâli, tanımadık biriyle aynı şarkının nakaratında buluşmanın verdiği o kısa süreli ferahlık, okura tanıdık geliyor; bu yüzden metin akıyor. Ama bu duyguyu sanki toplumsal bir hakikatin kanıtıymış gibi okumaya başladığında, his ile toplum birbirine karışıyor. “Toplum böyle hissetti”, “insanlar bir araya geldi” gibi cümleler kulağa büyük geliyor; ama kimlerin, hangi koşullarda, hangi bağlamda bu hissi yaşadığı sorusu çoğu zaman ortada kalıyor. Duygu genelleniyor, deneyim çoğullaştırılıyor; ortaya da herkese değdiği sanılan ama aslında epey belirsiz bir tablo çıkıyor.

Burada sorun, bu kısa süreli ferahlık hâlinin, ülkeye dair daha büyük ve kalıcı bir anlamın kanıtı gibi okunması. Oysa yaşanan şey, bugünün sıkışmışlığı içinde geçmişe tutunma refleksi. “Eskimeyen” olan bir ülke değil; insanın, bugüne katlanabilmek için geçmişi daha katlanılır hatırlama ihtiyacı.

“Ah Nerede 90’ların Avustralyası”

Melbourne’de yaşayan biri olarak, bu sahnenin benzerini geçen hafta Avustralya Açık Tenis Turnuvası tribünlerinde yaşadım. Turnuvanın havası başlı başına bir şenlikti; kortların etrafında onlarca farklı dil konuşuluyor, insanlar sabahın erken saatinden gece seansına kadar korttan korta koşturuyordu. Rafael Nadal üç yıl aradan sonra korta çıktığında, tribünün refleksi değişmemişti; kimle göz göze geldiysek sarılıp zıpladık, sanki yıllardır görmediğimiz bir arkadaş gelmiş gibi. Roger Federer ise altı yıl sonra ilk kez turnuvada göründüğünde, kortun etrafında başka bir uğultu dolaştı; maç yapmıyordu belki ama varlığı bile tribünde bir “bir anlığına gencliğe dönme” hâli yarattı.

Novak Djokovic’in hâlâ o tanıdık soğukkanlılığıyla korta çıkması, Alcaraz ve Sinner gibi yeni kuşağın tribünü ayağa kaldıran temposu, bir yandan da zamanın nasıl aktığını yüzüne vuruyordu insanın. Tribünde yanımda yöremde kim varsa, bir noktada birbirimize sarılıp zıpladık; o an, tanımadıklarla kurulan tuhaf bir yakınlık hâli vardı.

Tribünde yaşanan yakınlık, ortak bir hafızadan çok ortak bir uyarılma hâliydi. Aynı anda ayağa fırlamak, aynı anda ses yükseltmek, aynı anda sarılmak… Bunlar toplumsal bir bağın derinleşmesi değil; bedenlerin aynı uyarana aynı refleksi vermesiydi. Maç bittiğinde o bağ da bitti.

Tam da bu yüzden, bu tür coşku hâllerini yalnızca Türkiye’ye özgü bir “toplumsal işaret” gibi okumak yanıltıcı. Büyük anlarda kalabalığın aynı anda ayağa fırlaması, tanımadıklarınla yan yana aynı heyecana kapılmak, derin bir toplumsal bağdan çok, anın kendisinin yarattığı kısa süreli bir eşzamanlılık. Tribünde kimse “ah nerede 90’ların Avustralyası” diye nostalji dökmüyordu; yaşanan şey bugünün coşkusu, biten de bugünün coşkusuydu. Metnin zayıf noktası da burada beliriyor: iyi yakalanmış anları, büyük ve kalıcı toplumsal anlatıların taşıyıcısına dönüştürmek.

Tribünde iki set oturmak bile bu farkı görmeye yeter; Durkheim’i hatırlamak, işin akademik lüksü.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın