Sosyal medyada algoritmik hâkimiyetin zirvesinde yaşıyoruz. Bu, yalnızca X platformuna mahsus bir durum değil. Instagram, TikTok vb. mecralardaki etkiler çok daha vurucu ve hatta “beklenmedik” bir tarzda ilerliyor.
Masumâne başlayan yemek tarifleri, vücut geliştirme, doğada yürüyüş vb. içerikler arasındaki gidip-gelmelerin arasına ilk aşamada muhakkak düşük dozda birtakım “sızıntı”lar meydana geliyor.
Bu “sızıntı”ların hedefinde aslında estetik idrâki var ve fondaki epik müziklerle (çoğu “slowed-reverb”) bezeli “edit”ler bu “dürtme” hâli için biçilmiş kaftan.
Nihâyet son derece “apolitik” bir çizgide atıldığınız ekran kaydırma macerası tedricen kısa “spot”lardan mülhem, çoğunlukla (kara veya değil) mizah dolgulu ve bol angajmanlı 1930’lar bağlamının güncellenmiş faşizan sanatsallığına doğru evriliyor.
Karşımıza çıkan bu olgunun literatürde denk düştüğü bir gerçeklik var: Pop-faşizm.
Pop-faşizm: Ne, nasıl, niçin?
Pop-faşizmde klâsik siyâsî tebliğin ağdalı metinleri yerini 10-15 saniyelik geçişlere bırakıyor.
Sonrası?
Sonrası antik heykel formları üzerinden uzandığınız “üstün insan” mitine, Hitler’in yapay zekâ mârifetiyle İngilizceye çevrilmiş konuşmalarından İtalyan neo-faşistlerin her sene 7 Ocak’ta icrâ ettikleri “Roma selâmlı” kitlesel anmaya, “Cara al sol” ve “Erika” gibi marşların rötuşlanmasına ve dahi Nâsır’lı, Saddam’lı, Esad’lı “pan-Arap” ulusal-sosyal figürlere dökülüyor.
Son kertede ana akım medyalarda rastlamanızın neredeyse imkânsız olduğu mesajlar zamanla – algoritmik düzenlemelerin de yadsınamaz desteğiyle – “Keşfet” sekmenizin müdavimi hâlini alıyor.
Hedef, sıradan insanı “bir yerlerinden” yakalamak ve akabinde onu o noktada sabitlemek.
Ben bu “bir yerlerinden” kısmıyla ilgiliyim.
Pop-faşizmi yalnızca serkeş gençliğin can sıkıntısından ürettiği geçici-uçucu bir “heves” olarak okumak fevkalâde sığ bir yaklaşımın tezahürü olur kanısındayım. Oysa çok daha derin, ayaklı ve bilinçli (yer yer “sistematik” bile denebilir) bir yeni durumdan bahsetmek kabil.
Şahsî görüşüm, o “bir yerlerin” ilkinin dijital çağın normlarından biri konumundaki “yalnızlaşmışlık hissi” olduğu yönünde. Gerçekten de modernitenin en azından ilk demlerinde vaaz ve vaat ettiği “kral-birey” tasavvurunun bir çıktısı, dijitalleşmeyle birlikte tecrübe edilen “sahipsizlik” hissiyatı oldu. Bilindiği üzere, sahipsizliğin ise bir yerde mutlaka o kadim, eskimez ve pörsümez arayışı, “anlam arayışı”nı harlaması kaçınılmazdır.
İşte pop-faşizm burada devreye girdi. Bir nevî “merhem” işlevi görmeye yatkın, kendine böylesi bir misyon edinmiş vaziyette. Oluşan boşluğu, “kaybedilen” bir estetik nizâmın ve bu nizâma duyulan kolektif aidiyetin hatırlatmasıyla doldurmaya çabalıyor.
Hiyerarşi, disiplin, kutsallık, güç ve irâde istencinin günümüze uyarlanmış bir “özlem tasarımı” mevzubahis. Dikkat, “özlem tasarımı” diyorum. Ve bence zurnanın “zırt” dediği an da bu zaten.
Nedenini açıklamaya gayret edeyim.
Pop-faşizmin başarısının kodları ve çıkmazları
Modernitenin somut âlemde her şeyi buharlaştırdığını, birer tüketim nesnesine indirgediğini, peşi sıra tetiklenen buhranlarla tehdit ettiğini gören birey, hâliyle bir “antitez” arayışına giriyor.
Etrafını saran kapsamlı “çözülüş” manzarasına karşı tutunacak bir dal, çarpacak bir kıyı bulma arzusu bu. Ve pop-faşizmin sunduğu estetik, tam da bu noktada bir “restorasyon vaadi” olarak beliriyor.
Toplumun cinsiyetsizleştirilmesine karşı bir kale misâli yükselen hiper-maskülen erillik, çoğalan şeytânî sembollere karşı aranan ilâhî duruluk, vurdumduymazlığın hükmüne karşı nakışlanan tepkisel mesafe ve liberal-kapitalist atomizasyona karşı çekilen hiyerarşik bütünlük hasreti… İnsanlar, atomlara ayrılmış birer “hiç” olmaktansa, duyularına hitap eden bir anlık görkemli bir nizâmın “neferi” olmayı, ekranlarından fışkıran disiplinli hülyaya sığınmayı tercih edebiliyorlar.
Ancak bu arayışın, kendi içinde barındırdığı devasa bir tenakuzu ve riski de gözden kaçırmamak gerek.
Doğrusu bu antitez, “çözülüş”e karşı – sanal da olsa – bir baraj inşâ etmeye çalışırken, ironik bir biçimde kaçtığı o “tek-düzeliğin” en radikal yansımasına, “tek-dünyacı totaliter devlet” propagandasına teşne olma riskini de bağrında taşıyor.
Dahası, hâlihazırda yanlış-kötü giden her şeyin kışkırttığı hıncın hemen orada, o anda – o kelebek ömürlü ekran görüntüsünde tüketmek olasılığı da ciddi mânâda artıyor.
Sınırlar fevkalâde flu. Oysa pop-faşizm, bahse konu geçişkenliği perdeliyor.
Klâsik faşizm ile pop-faşizm: Hangi farklar, hangi benzerlikler?
Kaşınan ve dijital ortamda tatmin edilen bir öfke var, bu yadsınamaz. Ne var ki, bu öfkenin uzun vadeli bir ideolojik bilinçle kuşatılması-siyasallaştırılması amaçları söz konusu “vibe”ın ajandası değil.
Peki, olması beklenir mi(ydi)?
Hayır.
Faşizm hiçbir zaman salt “entelektüel” menşeili bir hareket olmadı.
Bilâkis, daima aksiyona, hayata bilfiil aktarılan irâdeciliğe, duygulara, estetik hipnotizasyon yoluyla kitleleri arkasından sürüklemeye dayandı. Nitekim bu hususta Alman düşünür Walter Benjamin, faşizmin “siyasal hayatın estetikleştirilmesi” hâdisesi olduğunu vurgularken şüphesiz ki haklıydı.
Pop-faşizm özelinde ise bambaşka bir zihniyet çıkıyor önümüze.
Klâsik faşizm, kitleleri meydanlarda – hayatın aortunda – kaynaştırmışken, pop-faşizm yalnızlaşmış birey için hayatı ekrandaki içerikte – bir nevî hayatın kılcal damarında – durdurdu. Bir çeşit “narkoz” manzarası yani…
Tabii “kesişme” noktaları da yok değil. Var, hem de bir düzine.
Pop-faşizm, kimi iç çelişkilerine ve “kullanışlılık” ihtivâ eden bazı açık özelliklerinin yanında, aynı zamanda bir “sistemsel gedik”e işâret ediyor.
Pop-faşist nitelikli içerikler – şu veya bu sebepten dolayı – bu kadar beğeni ve paylaşım almasa yine de algoritmada kendine bir mevzi bulabilir miydi?
Sanmıyorum.
Pop-faşizm, şimdilik sadece parmaklarımızın ucundaki o “kaydırılabilir” evrenin ufak bir parçası gibi görünüyor olabilir. Ancak tarihsel kırılmaların çıkış noktası her daim “agora”lar olagelmiştir ve çağımızın “agora”sı da sosyal medyadır.
Resmî sınırlar, reel hislere karşı: Bir mücadeleye ayna olarak pop-faşizmi anlamlandırmak
Bu bağlamda değerlendirildiğinde, pop-faşizmde pekâlâ geniş ölçekli bir psiko-kültürel dönüşümün ilk nüvesi saptanabilir.
Nereye kadar evrilebilir, bir yere evrilebilir mi, yoksa henüz “kuluçka” dönemini atlatamadan yitip gider mi bilemeyiz.
Lâkin şu bir gerçek ki, ortada nesnel bir “hissiyat makası” var. Bu makas, sistemsel düzeyde izhar edilen “meşru” duygu sınırları ile dijital düzlemde yankılanan ve o sınırları zorlayan “taşkın” hissetme biçimleri arasında. Üstelik “küresel” çaplı, coğrafî hususiyetlerin dar kalıplarına sıkışmaya niyeti olmayan bir homurdanmanın ürünü.
Yeraltından yüzeye doğru basınç uygulayan, liberal-demokratik modernitenin resmî tarihyazımının ezberlerini – ama mizahla ama bilinçsiz bir melankoliyle – bile isteye çiğneyen, içine doğduğu dünyanın nizâmından da sürdürdüğü hayatın gidişâtından da memnun olmayan tombul bir sosyoloji zuhur etti.
Pop-faşizm şimdi bir kısmı için dijital bir “supap” vazifesi ifâ ediyor.
Bu “vibe”ı olduğu gibi – ne eksik ne fazla – dikkate almak lâzım. O da meselenin – bugünlük – varoluşsal bocalamalarla motive edilmiş bir “estetik kaygı” boyutunda olduğuyla ilintilidir.
Ötesini Tarih’in diyalektiğine bırakmak en isabetlisi.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.