Öte yandan bu durum, seküler ve eğitimli bir toplumun, Mesihçi Siyonist emeller doğrultusunda nasıl adım adım hipnotize edilip radikalleştirildiğinin de ibretlik bir laboratuvarı niteliğindedir. Öyle ki bugün İsrail’de Netanyahu’nun şahsına ve iç politikalarına şiddetle karşı olan kitleler bile, onun dayattığı “bekâ için savaşmaktan başka yol yok” şeklindeki çözümü sadece savaşta gören dayatmacı bakış açısını bütünüyle içselleştirmiş durumdadır.
Özetle Netanyahu İsrail halkını kalıcı bir güvenlik histerisine mahkum ederek, toplumsal algıyı kan, şiddet ve nefret ekseninde dizayn etmeyi – eğer buna “başarı” denirse – “başarmıştır”.
İran saldırıları: İktidarda kalma ve Filistin işgalini gölgeleme aracı
Netanyahu ve ekibi, Filistin meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmek için İran’ı her zaman stratejik bir paravan olarak kullanmıştır. İsrail’e yönelik her türlü yerel direniş, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar her toplumsal tepki, sistemli bir dezenformasyonla doğrudan İran’a atfedilmiştir. Buradaki temel strateji şudur: “Eğer bu kökten dinci rejim ortadan kalkarsa, Ortadoğu’da hiçbir sorunumuz kalmayacak.” Oysa bu, işgal, ilhâk ve yayılmacılığı sürdürebilmek için kurgulanmış devasa bir illüzyondur.
Aslında İran’ın “mutlak düşman” olduğu iddiası, tarihsel gerçeklerle de pek bağdaşmamaktadır. 1979 İslam Devrimi sonrasında patlak veren İran-Kontra (Irangate) skandalı, İsrail’in pragmatik çıkarları söz konusu olduğunda sözde “Nazi rejimi” olarak nitelediği bu yapıya gizlice silah tedarik edebildiğini göstermiştir. Bu tarihsel gerçek, meselenin hiçbir zaman ideolojik bir “varoluşsal tehdit” olmadığını, aksine işgal politikalarını dünya kamuoyundan perdeleyecek kullanışlı bir “öcü”ye duyulan ihtiyacın belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır.
Gazze laboratuvarı ve uluslararası hukukun iflası
İsrail, Gazze’de yürüttüğü savaşı uluslararası hukukun sınırlarını ve küresel vicdanın sabrını test ettiği bir “vahşet laboratuvarı”na dönüştürmüştür. Bizzat İsrail merkezli insan hakları örgütlerinin dahi “soykırım” olarak nitelendirdiği katliamların gerek devlet güçleri gerekse işgalci paramiliter yerleşimciler eliyle yürütülen etnik temizlik girişimlerinin küresel sistemde somut bir yaptırımla karşılaşmaması, İsrail’e tehlikeli bir “mutlak cezasızlık” zırhı sağlamıştır. Joe Biden yönetimi döneminde “sessiz onay” ile başlayan bu test süreci, Donald Trump’ın gelişiyle birlikte hukuk normlarının tamamen tasfiye edildiği kuralsız bir döneme evrilmiştir.
Netanyahu için bu bölgesel tırmanış, dikkati Gazze’deki insanî trajediden ve ateşkes baskısından uzaklaştırmak için kurgulanmış kusursuz bir stratejik sapmadır. Savaşı bölgesel ölçekte yayarak hem içerideki muhalefeti “bekâ” söylemiyle felç etmekte hem de müttefiklerini kendi kişisel ikbali ve eskatolojik hezeyanları doğrultusunda bir felakete sürüklemektedir.
İflas eden güvenlik vaadi ve toplumsal normalleşme
Bugün Tel Aviv sokaklarında günde dokuz-on kez sığınaklara kaçmak zorunda kalan İsrail halkı, bu acı trajediden rasyonel bir ders çıkarır mı bilinmez; ancak biz gelinen noktanın, silahların gölgesinde kalıcı bir çözümün inşa edilemeyeceğini bir kez daha gösterdiğini belirtelim.
Netanyahu’nun “nesiller boyu güvenlik ve çözüm” vaadi, her gün şehirlere düşen roketlerin gürültüsüyle sarsılmakta ve inandırıcılığını yitirmektedir. Ancak İsrail toplumu için asıl hayatî tehlike, füzelerden ziyade, “barış” umutlarının toplumsal muhayyileden ve siyasî ajandadan bütünüyle silinmiş olmasıdır.
Yeni hedef arayışı: Yeni düşman Türkiye
İran tehdidi söyleminin zayıflaması veya rejimin rasyonel bir çizgiye çekilerek uysallaşması halinde İsrail’in yayılmacı emellere sahip Mesihçi aktörleri önemli bir meşruiyet zeminini kaybedecektir. Bu nedenle söz konusu aktörlerin işgal politikalarını tahkim edebilmesi için acilen yeni bir düşmana ihtiyacı olacaktır.
Bu kurgusal düşman ihtiyacı aslında yalnızca siyasî bir strateji değil, aynı zamanda Yahudiliğin kadim ahlakî prensiplerini her şeyin üzerinde tutan vicdanlı Musevileri ve temel insanî değerleri savunan kesimleri ikna edebilme adına başvurulan teolojik bir manipülasyondur.
Nitekim eski Başbakan Naftali Bennett ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant gibi isimlerin resmî beyanlarında ya da Tel Aviv meydanlarında haber yapan Türk gazetecilere sataşan radikallerin öfkesinde görüldüğü üzere, hedef tahtasına artık Türkiye yerleştirilmektedir. Bu çevreler Türkiye’yi tarihî derinliği, askerî kapasitesi ve stratejik hamleleriyle bölgesel direnç ekseninin asıl oyun kurucusu olarak görmekte ve tüm husûmetlerini bu noktaya yöneltmektedir.
Türkiye’nin dikkat etmesi gereken husus şudur: Türkiye artık İsrail tarafından yeni ve ölümcül bir rakip olarak kodlanmaktadır. Dolayısıyla, İsrail’in radikal çevrelerinde Türkiye karşıtı söylemlerin yükselmesi ve Türkiye’ye “Amalek” (tarihsel ve mutlak düşman) yakıştırmalarının yapılması asla tesadüf değildir. Zira bu kavramlaştırma, rasyonel bir rekabetin değil, Mesihçi Siyonizmin teolojik olarak temellendirilen yok etme arzusunun bir dışavurumudur.
Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma
Bu noktada İsrail siyasetçilerinin ve stratejistlerinin gözden kaçırdığı bazı gerçeklere işaret etmek gerekir:
Batı dünyasını İran’ın “barbar” olduğuna ikna etmek, sömürgeci önyargılar ve yerleşik refleksler sayesinde görece kolay olmuştur. Ancak Türkiye gibi binlerce yıllık devlet tecrübesine, devlet aklına ve devasa bir tarihî sürekliliğe sahip bir aktörü bu dar ve indirgemeci kategoriye hapsetmeye çalışmak, İsrail açısından akamete uğramaya mahkum, beyhûde bir teşebbüstür. Kaldı ki Türkiye, ne Lübnan’a ne Gazze’ye ne de başka bir coğrafyaya benzer. Türkiye’nin tarihten gelen muazzam askerî kapasitesi, devlet aklı ve bölgesel denklemleri temelinden sarsma kudreti, İsrail için uzun vadede İran’dan çok daha karmaşık, maliyeti çok daha ağır ve geri dönüşü zor bir pişmanlığa sebep olabilir.
Kutsal metinleri IŞİDvari bir bağnazlıkla yalnızca savaş, şiddet ve imha üzerinden okuyan, kendi dışında herkesi “Amalek” görüp imhâsını farz kabul eden Mesihçi hezeyancılara hatırlatılması gereken hakikat de şudur: Tevrat’ın “Tanrı’nın kendi suretinde yarattığı insan”a verdiği değeri gözardı eden, Talmud’un “her bir ruhun hem bu dünyada hem de ebedî âlemde bir değeri ve payı olduğu”nu savunan kuşatıcı ve barışçı dilini terk ederek “en iyi yabancı (goy), ölü yabancıdır (goydur)” türünden marjinal ve nefret yüklü hezeyanları siyasî pusula haline getirenler, tarihin en ağır stratejik hatasını yapmaktadırlar. Kendisinden başka herkesi bertaraf edilmesi gereken bir hedef olarak gören bu zihniyet, sonunda “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” gerçeğini de akıllarından çıkarmamalıdır.
Son dönemde sürekli kehânetler savuran Mesihçi Siyonistler, Hz. Nuh’un Tevrat’ta haber verdiği kadim müjdesini de unutmamalıdır: “Yaft Elohim le-Yefet ve-yişkon be-oheley-Şem…”: “Tanrı Yafes’e (Yefet) güç, kudret ve imkân (genişlik) versin; o, Sam’ın çadırlarında yaşasın” (Tekvin 9:27). Sam’ın soyundan geldiklerini ileri sürerek işgal ve ifsat alanını genişletmeye çalışanlar, bir asır önce muvakkaten ayrıldıkları topraklara, Sam’ın çadırlarını da korumak, çivisi çıkan bölgede dirlik, düzen ve adaleti yeniden tesis etmek üzere dönecek olan Yafes’in torunları Türkleri karşılarında bulabileceklerini de düşünmelidirler.
Olması gereken: Barışı kuşanmak
Bu sebeple çözüm savaş değil “barış”, dışlama değil “iyi geçinme”, düşmanlaştırma değil “binlerce yıllık kadim komşuluk ilişkilerini yeniden tesis etmek”tir.
Asıl çözüm, bölgeyi kaos ve ifsat bataklığına sürüklemek değil, kutsal kitapların birleştirici ve bütünleştirici ruhuyla insanlığı salâha ve gerçek iyiliğe kavuşturmaktır.
En yalın çözüm ise yeryüzüne adaleti, merhameti ve hakkaniyeti tesis etmek üzere gönderilen peygamberlerin mîras bıraktığı o eşsiz ahlâkı ve evrensel ilkeleri yeniden ihyâ etmektir.
Kutsal metinlere bu vicdanî pencereden bakanlar, hem Tevrat’ta hem de Kur’an’da insanlığın hayrını, huzurunu ve refahını müjdeleyen sayısız hakikati ve hikmet dolu rehberliği göreceklerdir. Yeter ki, kalplerde zerre miktar safiyet ve samimi bir iyi niyet olsun.
Bu safiyetin, samimiyetin ve hâlis niyetin en somut tezahürü ise, sadece bölgesel barış için değil, tüm dünyada adaletin hakim olması adına kendi imkân ve kabiliyetleriyle devasa bir gayret sarf eden Türkiye’dir. Böyle kritik bir dönemde bölgenin gerçekten de Türkiye’nin aklıselimine her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı vardır.
Sonuç yerine
Bölgedeki temel krizin adı “İran” değil, uluslararası hukuku sistematik olarak hiçe sayan Netanyahu zihniyetinde tezahür eden Mesihçi Siyonistlerin dizginlenemeyen işgalci ve yayılmacı politikalarıdır.
Sorun, Tevrat’ı salt bir mülkiyet belgesi gibi okuyup; Türkiye’yi de kapsayan “Vaat Edilmiş Topraklar” hayaliyle, işgal ve ilhaka teolojik kılıflar üreten Mesihçi Siyonistlerdedir. Oysa Tevrat, onların iddia ettiği gibi mutlak bir “tapu senedi” değil; bağlamında okuyan biri için adalet ve ahlak üzerine inşa edilmiş bir “şartlı tahliye taahhütnamesi”dir.
Kutsal metinlere göre o topraklarda ikamet etmenin meşru yolu; işgal ve zulüm değil, barış, adalet ve kadim komşuluk hukukuna riayet etmektir. Tanrı, bu ahlaki şartları çiğneyenleri, bizzat o taahhütnamedeki ilahi hükümler gereği mutlaka “tahliye” edecektir.
Kim bilir, Tanrı belki de bu tahliyeyi Mesihçi Siyonistlerin “Yeni Hedef” olarak belirlediği “Türkiye” eliyle gerçekleştirecektir.
Öte yandan bütün bu teopolitik hamleler, tek bir yalın gerçeğe işaret etmektedir: Rasyonel zeminden kopan, mistik bir kibre ve sonu gelmez bir düşman icat etme saplantısına savrulan, Netanyahu’nun kibirli söylem ve eylemlerinde tezahür eden Mesihçi Siyonist siyaset, nihayetinde hem İsrail’in fiziksel güvenliğini hem de uluslararası meşruiyetini tamamen tüketecektir.
Mesihçi Siyonistler, kendi elleriyle ördüğü bu varoluşsal korku sarmalında yeni düşmanlar üreterek, aslında İsrail’i felakete sürükleyen yolun taşlarını bizzat kendi elleriyle döşemektedirler.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.