Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Radikalleşme kıskacındaki İsrail’de Hıristiyanlar ve Kutsal Topraklar’da artan dini hoşgörüsüzlük

Radikalleşme kıskacındaki İsrail’de Hıristiyanlar ve Kutsal Topraklar’da artan dini hoşgörüsüzlük

Bu paylaşım, basit bir vandalizm vakasının ötesine geçerek modern çağın en trajik ikonoklazm (kutsal imgelerin yok edilmesi) örneklerinden biri olarak kayda geçti.

Geçtiğimiz günlerde (19 Nisan 2026), İsrail ordusuna mensup bir asker, Lübnan’ın güneyinde işgal altında tutulan Deyr Seryan beldesinde Hz. İsa ikonunu parçaladığı anları büyük bir özgüvenle sosyal medyada paylaştı. Bu paylaşım, basit bir vandalizm vakasının ötesine geçerek modern çağın en trajik ikonoklazm (kutsal imgelerin yok edilmesi) örneklerinden biri olarak kayda geçti. Kutsal bir sembolün fütursuzca tahrip edilmesi aslında bir ordunun retorik düzeyde sahip çıktığını iddia ettiği “etik değer” ve “kurumsal disiplin” söyleminin fiiliyatta nasıl aşındığının da somut bir örneği oldu.

Öte yandan olayın vehâmeti kadar, dijital mecraların bu nefret suçunu perdeleme biçimi de dikkat çekti. ABD merkezli X platformunun yapay zeka sistemi Grok, görüntünün gerçekliğini sorgulayan kullanıcılara “fotoğrafın manipülasyon ürünü olduğu” yönünde cevaplar verdi. Bu aslında teknolojik algoritmaların, İsrail’in kamu diplomasisi stratejileri içinde nasıl bir “dezenformasyon kalkanı” işlevi görebildiğini bir kez daha gösterdi. 

Fakat yalın hakikat dijital bariyerleri aşarak kısa sürede yayıldı, başta kiliseler olmak üzere askerin eylemine her kesimden sert kınamalar yükseldi.

İsrail’in stratejik geri adımı ve Netanyahu’nun paradoksal savunması

Başlangıçta hadiseyi görmezden gelen İsrail makamları, uluslararası tepkilerin diplomatik baskıya dönüşmesi üzerine söylem değiştirmek zorunda kaldı. İsrail ordusu (IDF), eylemi “münferit bir disiplinsizlik” olarak nitelendirerek kurumsal sorumluluğu sınırlandırmaya çalışırken, Başbakan Binyamin Netanyahu da pragmatik siyaset diline uygun bir “üzüntü” mesajı yayımladı.

Netanyahu, açıklamasında İsrail’in inanç özgürlüğüne ve dinî değerlere saygılı, demokratik bir devlet olduğunu ileri sürerek şu ifadeleri kullandı: “Yahudi devleti olarak İsrail, tüm inanç grupları arasında hoşgörü ve karşılıklı saygı değerlerini benimsemekte ve savunmaktadır…Bir İsrail askerinin Güney Lübnan’da bir Katolik dinî simgesine zarar verdiğini öğrenince şaşkına döndüm ve üzüldüm. Bu eylemi en şiddetli şekilde kınıyorum…Suriye ve Lübnan’da Hıristiyanlar Müslümanlar tarafından katledilirken, İsrail’deki Hıristiyan nüfus Orta Doğu’nun diğer bölgelerinden farklı olarak gelişmektedir. İsrail, bölgede Hıristiyan nüfusunun ve yaşam standardının arttığı tek ülkedir. İsrail, Orta Doğu’da herkesin ibadet özgürlüğüne saygı duyan tek yerdir.” 

Netanyahu’nun bu olayı bölgesel çatışmalarla ilişkilendirerek İsrail’i Hıristiyanlar için güvenli bir liman olarak sunması, klasik bir halkla ilişkiler söylemidir.

Oysa böyle bir söylem, devlet üniforması taşıyan bir fâilin işlediği nefret suçunun yapısal arka planını sorgulamaktan bütünüyle uzaktır. Nitekim açıklama, hakikatin ahlakî ve kurumsal boyutlarıyla yüzleşen ilkesel bir muhasebeden ziyade, ortaya çıkan uluslararası tepkinin doğurduğu itibar kaybını sınırlamaya yönelik konjonktürel bir hasar kontrolü girişimi gibidir.

“Münferit” değil, sistematik: Gizlenemeyen kolektif vandalizm

Netanyahu’ya gerçeği hatırlatan en dikkat çekici tepkilerden biri, İsrail içinden Haham Avi Davuş’tan gelmiştirRabaney ha-Tzedek (Rabbis for Human Rights) çevresinden Davuş, Netanyahu’nun Hz. İsa ikonunun parçalanmasına “şaşırdığını” söylemesine, bir X paylaşımıyla karşılık vermiştir: “Sayın Netanyahu’ya Batı Şeria’da ve İsrail içinde camilere yönelik her hafta gerçekleşen kundaklama ve tahribat olaylarını, Kudüs Eski Şehir’de Hıristiyan din adamlarına yönelik saldırı ve tükürme vakalarını ve Yahudilik adına işlenen terörü de hatırlatalım ki daha da şaşırsın! Zira bütün bu hadiseler ile ordumuzun disiplinli bir yapıdan uzaklaşarak milisler topluluğuna dönüşmesi arasında doğrudan bağlantılarbulunmaktadır!” Haham Davuş’un bu çıkışı, Netanyahu’nun açıklamasının sahada süreklilik arz eden şiddet ve nefret iklimi karşısında ne denli gerçeklikten kopuk olduğunu, İsrail içinden yükselen eleştirel bir ses olarak ortaya koymaktadır.

Netanyahu’nun, Batı’daki Hıristiyan çevreleri yatıştırmak adına Müslümanları hedef tahtasına yerleştiren bir söyleme sarılması ve ordu yetkililerinin skandalı “münferit bir disiplinsizlik” perdesiyle örtmeye çalışması, İsrail’de Hıristiyanlara yönelik olumsuz icraatların üzerini örtmeye yetmemektedir. İsrail toplumunda etkisi giderek büyüyen radikal dinî fanatikler ile bizzat İsrailli siyasetçilerin “Yahudi terörü” olarak tanımladığı paramiliter yerleşimci unsurların yükselişi, bu eylemlerin tesadüfî değil, kurumsallaşma istidadı taşıyan daha geniş bir radikalleşme sürecine evrildiğini göstermektedir. Bu nedenle söz konusu vakalar, münferit olarak değil, sistematik bir dönüşümün işaretleri olarak değerlendirilmelidir.

İsrailli yetkililerin “tekil bir vaka” olarak önemsizleştirmeye çalıştığı son tahribat aslında sahadaki askerî gerçeklikle de çelişmektedir. IDF’nin operasyonel doktrini gereği hiçbir askerin sahada bağımsız hareket etmediği dikkate alındığında, görüntüleri kaydeden ikinci bir failin varlığı ve birim komutanlarının zımnî onayı ya da en azından sessiz müsamahası söz konusudur. Bu sebeple söz konusu eylemin bireysel değil, kolektif bir cürüm niteliği taşıdığı aşikârdır. İsrail askerlerinin işgal bölgelerinde çoğunlukla toplu hareket ettikleri göz önünde bulundurulduğunda, en az 10’dan fazla personelin dahil olduğu anlaşılan bu vandalizm, bireysel bir öfke patlamasından ziyade, ideolojik körleşmenin ve kurumsal denetim mekanizmalarının aşınmasının, daha açık bir ifadeyle “bir başıbozukluğun” somut tezahürüdür. Nitekim Gazze’deki katliamlar sırasında da benzer “başıbozukluk” örnekleri açık kaynaklara ve sosyal medya mecralarına defalarca yansımıştır.

İsrail’de artan radikalleşme ve yükselen hoşgörüsüzlük

Deyr Seryan hadisesi, nevi şahsına münhasır bir olay olmayıp, dijital mecralara yansıyan pek çok olaydan sadece biridir. Gazze’den Lübnan’a uzanan işgal sürecinde ibadethanelerde alkol eşliğinde sergilenen taşkınlıklar, İncil ve Kur’an gibi kutsal metinlerin yakılması yahut Hz. İsa ya da kilise azizlerine ait ikonların tahrip edilmesi, modern savaş tarihinin en fütursuz sahneleri olarak hem kolektif hafızaya hem de dijital kayıtlara kazınmaktadır. Bu bağlamda, elleri ve gözleri bağlanmış esirlere Talmud okutulmasına ilişkin görüntülerin sosyal medya mecralarında dolaşıma sokulması, psikolojik şiddetin ritüelleşmiş bir pratiğe dönüştürülebildiğini göstermektedir.

Buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil eden ve her geçen gün sayısı artan bu tür hadiseler, İsrail toplumunda tırmanan radikalleşmeyi de açık biçimde göstermektedir.Toplumsal dönüşümün arka planı da dikkat çekicidir: 2025 yılında yapılan saha araştırmaları, İsrail toplumunda Hıristiyanlara yönelik olumsuz tutumların özellikle genç, daha dindar ve radikal kesimlerde belirgin biçimde arttığını göstermektedir.

Filistin’de Hıristiyan nüfus: Mevcut durum

İsrail Merkez İstatistik Bürosu’nun (Israeli Central Bureau of Statistics) Aralık 2025’te yayımladığı verilere göre, 31 Aralık 2025 itibarıyla ülkenin nüfusu 10,178 milyon olarak tahmin edilmektedir. Bu nüfusun 7,771 milyonu (%76,3) Yahudi, 2,147 milyonu (%21,1) Arap, 260 bini (%2,6) ise yabancı uyrukluların da dâhil edildiği “diğer” kategorisinde yer almaktadır.

Buna karşılık, İsrail’de yaşayan Hıristiyanların sayısı 184.200 olarak kayda geçerken, bu rakam toplam nüfusun yaklaşık %1,9’una tekabül etmektedir. İsrail’deki Hıristiyanların %78,8’i Arap kökenli olup, bu kesim ülkenin toplam Arap nüfusunun %6,9’unu oluşturmaktadır. Aralık 2025’te yayımlanan istatistikler, Hıristiyan nüfusun bir önceki yıla göre %0,7 oranında arttığını da göstermektedir.

Filistinli Hıristiyanlar genel olarak dört ana topluluk altında değerlendirilmektedir.

1. Yunan Ortodoksların ağırlıkta olduğu Doğu Ortodoks Kiliseler

2. Roma’ya bağlı “Latin” topluluğunun önderlik ettiği Katolik Kiliseler. Bunlar Filistinliler arasında sayıca Yunan ve Suriyeli Katoliklere göre daha sınırlı bir konuma sahiptir.

3. Kıptiler, Ermeniler ve Süryani Ortodokslar

4. Anglikanlar, Lüteriyenler ve Baptistler dahil olmak üzere çeşitli Protestan Kiliseler.

Hıristiyan nüfusun tasfiyesi: Sayılarla bir yok oluşun anatomisi

Netanyahu’nun küresel kamuoyuna pazarladığı “bölgedeki tek demokrasi” ve “azınlıkların yegâne koruyucusu” söylemi, sahadaki istatistikî ve tarihî gerçekler karşısında pek de inandırıcı değildir. Üstelik bu söylem, yalnızca Netanyahu tarafından değil, farklı siyasî aktörler ve çeşitli çevreler tarafından da âdeta ezberlenmiş bir replik gibi tekrar edilmektedir. Oysa 1948’de İsrail devletinin kuruluşu ve en-Nekbe ile başlayan süreç, yalnızca Müslüman Filistinlileri değil, bu coğrafyanın kadim unsurlarından biri olan Filistinli Hıristiyanları da derinden etkilemiştir. Siyonist güçler tarafından gerçekleştirilen toplu sürgünler sonucunda, işgal edilen bölgelerde yaşayan Filistinlilerin yaklaşık %80’i —yani 900.000 kişilik nüfusun yaklaşık 750.000’i— topraklarından sürülmüş veya mülteci durumuna düşmüştür. Sürgüne zorlananlar arasında, o dönemde Filistinli Hıristiyan nüfusunun üçte ikisini oluşturan on binlerce Hıristiyan da yer almaktaydı. Kırsal bölgelerin etnik temizliğe maruz bırakıldığı bu süreçte mülteciler Lübnan, Suriye ve Ürdün gibi komşu ülkelere yahut Batı Şeria şehirlerine sığınmak zorunda kalmıştı. 

Bazı çarpıcı örnekler

Küresel medyada çoğu zaman tâli bir başlık olarak geçiştirilse de İsrail’in Müslümanıyla Hıristiyanıyla Filistinlilerin tarihî varlığını eriten ve onları siyasî, demografik ve coğrafi bakımdan tasfiyeye sürükleyen sistematik bir baskı düzeni inşa ettiği bilinmektedir.

Filistinlilere yönelik İsrail’in kurumsal hale gelen baskı politikaları — sistematik arazi gasbı, sınır tanımayan işgal ve ilhak uygulamaları, paramiliter yerleşimci şiddeti, hareket ve iskân kısıtlamaları ile eğitim ve istihdam imkânlarının daraltılması — Filistinli nüfusu ülkeyi terk etmeye zorlayan başlıca etkenler arasında yer almaktadır. 

Bununla birlikte, Müslüman Filistinlilere kıyasla Filistinli Hıristiyanlar, göç süreçlerinde bazı nispi imkânlara sahip olmuşlardır. Kiliseler aracılığıyla kurdukları uluslararası bağlantılar sayesinde, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere yurt dışına yerleşmeleri nispeten daha kolay gerçekleşmiştir. 1948’deki toplu sürgünlerin ardından akrabalarının yurt dışında hayat kurmuş olması da bu göç kanallarını birçok kişi için daha kolay hale getirmiştir. Bu sebeple, Filistinli Hıristiyanların göç oranının Müslümanlarınkinden yaklaşık iki kat fazla olduğu kabul edilmektedir. 

Nitekim bugün, tarihî Filistin topraklarının dışında yaşayan Filistinli Hıristiyanların sayısı, bu topraklarda yaşamayı sürdürenlerden daha fazladır.

Beytüllahim dramı: Kutsal şehrsessiz veda. Hz. İsa’nın doğum yeri olan Beytüllahim, bugün Hıristiyan kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. İsrail’in kurulmasından bir yıl önce, 1947’de Beytüllahim sakinlerinin %85’i Hıristiyan iken, bugün bu oran %15’e gerilemiştir. 1947’de Beytüllahim’de yaklaşık 8.000 Hıristiyan yaşamaktaydı; bugün ise bu sayı 7.000’in biraz üzerindedir. Doğal nüfus artışı dikkate alındığında, Beytüllahim’deki Hıristiyan nüfusun bugün bu rakamın çok daha üzerinde olması beklenirdi. Fakat bu sayı yalnızca Amerika kıtasına göç etmiş 100.000’den fazla aile ferdinin sayısının bile gerisinde kalmaktadır.

Batı Şeria’da erime ve Taybe örneği. İşgal altındaki Batı Şeria’da Hıristiyan varlığı nüfus bakımından ciddi bir erime süreci yaşamaktadır. Bugün Hıristiyanlar, yaklaşık 3 milyonluk Filistin nüfusu içinde 40.000 civarında bir topluluk olarak, toplam nüfusun %1,5’inden daha azını oluşturmaktadır. Oysa bu oran, İsrail’in 1967’de bölgeyi işgal etmesinden kısa süre sonra, 1970’lerin başında %5 düzeyindeydi. Batı Şeria’da nüfusunun tamamı Hıristiyanlardan oluşan son yerleşim olarak kabul edilen Taybe köyü, bu demografik erimenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Hz. İsa’nın, çarmıha gerilmeden önce Havarileriyle birlikte inzivâya çekildiği bu köyde bugün yaklaşık 1.300 kişi yaşarken, diasporadaki Taybe kökenli nüfusun 12.000’i aşması, kadim bir yerli topluluğun köklerinden nasıl koparıldığını gösteren çarpıcıbir örnektir. Sakinlerinin büyük bir kısmının ABD, Şili ve Guatemala gibi ülkelere dağılmış olması, bu kopuşun yalnızca demografik değil, aynı zamanda tarihî ve kültürel bir çözülmeye işaret ettiğini de göstermektedir.

Kudüs. Müslümanlar gibi Hıristiyanlar için de dünyanın kalbi olan Kudüs’te de tablo farklı değildir. İsrail’in Kudüs üzerindeki hâkimiyeti giderek daha katı ve kuşatıcı bir hal almıştır. On beş yılı aşkın süre önce inşa edilmeye başlanan Tecrit [Utanç] Duvarı, Kudüs’teki Filistinlileri Batı Şeria’daki Filistinlilerden ayırmakla kalmamış, aynı zamanda şehri de fiilen bölmüştür. Bu süreçte 100.000’den fazla Filistinli, duvarın karşı tarafında bırakılarak doğdukları şehirden fiilen koparılmıştır. İşgal altındaki Doğu Kudüs’te, duvarın “İsrail tarafında” kalan Filistinliler ise hem giderek yalıtılmış, hem de İsrail’in denetim sistemine özgü uygulama ve suistimallere karşı her zamankinden daha savunmasız hale gelmiştir. Yasal olarak konut inşasını neredeyse imkânsız kılan imar kısıtlamalarına maruz bırakılan Filistinliler, İsrail’in her yıl gerçekleştirdiği ev yıkımları nedeniyle, aynı konutlarda giderek artan kalabalık nüfuslarla yaşamak zorunda kalmaktadır. Aynı dönemde İsrail, Doğu Kudüs’te yasa dışı yerleşimler için geniş arazileri gasp etmiş ve Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere ait evleri devralmasına kurumsal destek sağlamıştır. Dahası İsrail, şehrin yerli Filistinli nüfusuna, onları âdeta geçici göçmenlermiş gibi konumlandıran bir “ikamet” statüsü tanımıştır. Öte yandan yurt dışında okumak veya çalışmak amacıyla uzun süre şehirden ayrılan binlerce Filistinli, geri döndüğünde ikâmet hakkının iptal edilmesiyle karşı karşıya kalmıştır. İsrail’in Kudüs’ü Batı Şeria’dan, özellikle de Beytüllahim ve Ramallah gibi yakın şehirlerden koparma politikası, şehrin Hıristiyanlarını daha da izole etmiştir. Kudüs’teki Hıristiyanların, kendi toplulukları içindeki evlilik imkânlarının sınırlı olması sebebiyle Batı Şeria’daki Hıristiyan topluluklardan eş seçmeleri, onları İsrail’in ailelerin birarada yaşamasını zorlaştıran politikalarına karşı daha açık ve kırılgan hale getirmektedir. Bu nedenle, Kudüslü Filistinlilerin Batı Şeria’dan gelen eşleriyle şehirde yaşama ve çocuklarını Kudüs kütüğüne kaydettirme hakları çoğu zaman engellenmektedir. Sonuçta, bir arada kalabilmenin tek yolu olarak birçok aile ya Batı Şeria’ya ya da yurt dışına taşınmak zorunda bırakılmıştır. Özetle, 1967’de Kudüs Eski Şehir’de yaşayan 12.000 Hıristiyan’ın sayısı bugün 9.000’e gerilemiştir.

Bütün bu veriler, İsrail Başbakanı’nın uluslararası platformlarda çizdiği “huzur ve refah içinde yaşayan Hıristiyanlar” tablosunun sahadaki gerçeklerle örtüşmediğini göstermektedir. Bu nedenle kırılan ikonlar da aslında basit ve münferit olaylar değil, Hıristiyan topluluğa yönelen demografik, kültürel ve manevî tasfiye sürecinin sistematik aparatları olarak değerlendirilmelidir.

Kutsal Topraklarda sessiz tasfiye: Hıristiyan varlığının yapısal aşınması

İsrail’in uluslararası kamuoyuna sunduğu “bölgedeki tek demokrasi” ve “azınlıkların koruyucusu” söylemi, sahadaki demografik, sosyolojik ve siyasal gerçekliklerle karşılaştırıldığında ciddi bir meşrûiyet kriziyle karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle Filistinli Hıristiyanların durumu, bu söylemin hem seçici hem de dışlayıcı karakterini açığa çıkaran en çarpıcı örneklerden biridir. Nitekim Kudüs merkezli Rossing Center for Education and Dialogue tarafından yayımlanan 2025 yılı raporu ile buna eşlik eden saha araştırmaları, Hıristiyanlara yönelik baskının münferit hadiselerden ibaret olmadığını; aksine süreklilik arz eden, çok yönlü bir baskı rejimine dönüştüğünü göstermektedir.

Bu sürecin analitik olarak en yalın biçimde kavranabileceği çerçeve, Rossing raporunda kullanılan “Squeeze and Smash” (Sıkıştır ve Ez) ayrımıdır. Söz konusu model, bir yandan yüksek görünürlüklü şiddet pratiklerini (smash), diğer yandan gündelik hayatı sürdürülemez hale getiren düşük yoğunluklu fakat süreklilik arz eden baskı biçimlerini (squeeze) birlikte ele alarak, Hıristiyan varlığının neden giderek zayıfladığını açıklamaktadır.

Şiddet pratikleri (smash)

Bu yapının ilk boyutunu oluşturan doğrudan şiddet eylemleri, yalnızca bireysel saldırılardan ibaret değildir; bunlar aynı zamanda sembolik yoğunluğu yüksek, kolektif hafızayı ve kutsalın kamusal görünürlüğünü hedef alan müdahalelerdir. Nitekim 2025 yılı verilerindebelgelenen 155 olayın önemli bir kısmı, fiziksel saldırılar ile kutsal mekânlara yönelik tahribatlardan oluşmaktadır. Bu saldırılar arasında din adamlarına yönelik sistematik taciz, kilise mülklerine zarar verme ve kutsal sembollerin aşağılanması özellikle öne çıkmaktadır.

Bu bağlamda, Hıristiyanların kutsal kabul ettiği ikonlara radikal kesimler tarafından yöneltilen vandalizm, yalnızca bir nefret suçu değil, kutsalın kamusal alandaki meşruiyetini ortadan kaldırmaya yönelik ideolojik bir tahakküm pratiği olarak değerlendirilmelidir. Üstelik bunun önceki yıllarda da çok sayıda örneği bulunmaktadır. Nitekim 2015 yılında Celile’deki Ekmek ve Balık Kilisesi’nin kundaklanması ve duvarına “Putperestlerin kafaları kesilecek” ifadesinin yazılması; 2012 yılında Kudüs’te iki kilise ile bir Hıristiyan mezarlığının hedef alınarak duvarlara “İsa öldü”, “Hıristiyanlığa ölüm” ve Hz. Meryem’e yönelik edep dışı ifadelerin yazılması; yine aynı yıl radikal Yahudilerin Kudüs’teki Yunan Ortodoks Haç Manastırı’nı ikinci kez tahrip edip duvarlarına Hıristiyanlığa ve Hz. İsa’ya yönelik aşağılayıcı ifadeler yazması, bu şiddetin tesadüfî değil, belirli bir dinci ve milliyetçi zihniyet ikliminden beslendiğini göstermektedir. Bu örnekler, kutsal mekânlara yönelen saldırıların yalnızca maddi tahribatla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda açık bir nefret söylemiyle beslendiğini de ortaya koymaktadır.

Üstelik bu iklim, yalnızca sokaktaki fiilî saldırılarla sınırlı değildir; dinî ve siyasî söylemlerle de beslenmektedir. Nitekim 2010 yılında Safed şehrinin nüfuzlu baş hahamı Şmuel Eliyahu’nun Yahudilerin, Yahudi olmayanlara mülklerini kiralamasını yasaklayan bir fetva yayımlaması, ertesi ay ise devletten maaşlı elli belediye hahamının bu fetvayı destekleyen bir bildiriye imza atması, dışlayıcı ve ayrımcı anlayışın dinsel meşrûiyet arayışını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. İmza sahiplerinden biri olan Aşdod Yeşivası’nın başkanı Haham Yosef Scheinen’in, “Irkçılık Tevrat kökenlidir…İsrail toprağı, İsrail halkı için ayrılmıştır” şeklindeki ifadesi, dinî referansların nasıl dışlayıcı bir siyasetin diline dönüştürülebildiğini göstermektedir.

Benzer şekilde, Kudüs’te kiliselere, manastırlara, ikonalara ve din adamlarına yönelik tükürme eylemlerinin giderek normalleşmesi de bu düşmanlık ikliminin toplumsal düzeyde ne ölçüde yerleştiğini ortaya koymaktadır. Bu tür davranışlar yalnızca tolere edilmekle kalmamakta, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi siyasal aktörler tarafından “eski bir Yahudi geleneği” şeklinde meşrûlaştırılmak suretiyle gündelik hayatın sıradanlaştırılmış bir parçasına dönüştürülmektedir. 

İdarî ve ekonomik baskılar (squeeze)

1993 yılından bu yana İsrail, işgal altındaki Batı Şeria’da ve (tahribinden önce) Gazze’de yaşayan Müslüman ve Hıristiyan Filistinlilerin, alınması son derece güç özel izinler olmaksızın işgal altındaki Doğu Kudüs’e girişini yasaklamıştır. Bu nedenle Filistinli Müslümanlar ve Hıristiyanlar, Kudüs Eski Şehir’de bulunan kendi kutsal mekânlarına düzenli ve serbest biçimde erişememektedir.

Ancak Hıristiyan varlığını eritmeye yönelik esas dinamik, doğrudan şiddetten ziyade uzun vadeli ve kurumsallaşmış baskı mekanizmalarıdır. Özellikle yerel yönetimler tarafından uygulanan mâlî politikalar, bu sürecin en önemli araçlarından biri haline gelmiştir. Başta Kudüs Belediyesi olmak üzere, İsrail’deki çeşitli belediyeler tarafından kilise mülklerine yönelik getirilen ve Hıristiyan topluluklar arasında “keyfî haraç” (arnona) olarak bilinen geçmişe dönük yüksek vergi talepleri, dinî kurumları ekonomik olarak sıkıştırarak mülkiyetlerini elden çıkarmaya zorlayan bir baskı aracı olarak işlevi görmektedir.

Aslında bu durum, mülkiyet transferleri üzerinden yürüyen daha geniş bir yeniden yapılandırma sürecinin parçasıdır. Doğu Kudüs’teki stratejik gayrimenkullerin yerleşimci gruplara devredilmesine yönelik girişimler hem ekonomik hem de mekânsal ve demografik bir mühendislik projesi anlamına gelmektedir. Doğu Kudüs’teki Ermeni toplumunun yaklaşık 1.600 yıldır koruduğu Cows’ Garden bölgesine yönelik icraatlar, bunun güncel ve çarpıcı örneklerinden biridir. Hıristiyan mahallelerinin tarihsel dokusunu parçalayarak yerel toplulukların varlığını doğrudan tehdit eden bu tür uygulamalar, dünyanın en eski Ermeni diasporalarından biri olan Kudüs Ermeni topluluğunun nüfusunu, yüzyıl önce yaklaşık 27 binlerden bugün yaklaşık 1.000 kişiye kadar geriletmiş durumdadır.

Çok yönlü aktörler ve çıkar ilişkileri

Bu süreci karmaşıklaştıran bir diğer unsur, sadece devlet politikaları olmayıp, aynı zamanda uluslararası ve dinî aktörlerin çok yönlü müdahaleleridir. Filistinli Hıristiyan topluluklar, İsrail’in baskı mekanizmalarına maruz kalmaları yanında küresel aktörlerin pragmatik çıkar hesapları nedeniyle de sahipsiz durumdadır. Bu çerçevede yerel Hıristiyanlar, çoğu zaman küresel kilise yapıları ile uluslararası siyasî aktörlerin örtüşen veya kesişen çıkarları arasında sıkışmış bir konumda kalmaktadır.

Kudüs’teki bazı tarihî kiliseler, Filistinli Hıristiyanların haklarını savunmak yerine zaman zaman İsrail’le sürdürdükleri ticarî ilişkileri ve gayrimenkul ayrıcalıklarını korumayı önceleyen bir tutum sergileyebilmektedir. Bu durum, yerel düzeyde belirgin bir temsil ve meşrûiyet krizine yol açmaktadır. Nitekim bazı patrik atamalarının İsrail tarafından arazi satışlarıyla ilişkilendirilen onay süreçlerine tabi tutulması yerel halk nezdinde bu sürecin bir tür “pazarlık ve taviz mekanizması”na dönüştüğü algısını güçlendirmiştir.

Öte yandan, özellikle ABD merkezli Evanjelik çevrelerin benimsediği “kıyamet teolojisi” ve İsrail’e sundukları kayıtsız-şartsız destek, bölgedeki yerli Doğu Hıristiyanlarının maruz kaldığı yapısal sorunları görünmez kılan ideolojik bir perdeye dönüşmüş durumdadır.Böylece Kutsal Topraklar’ın kadim Hıristiyan unsurları, Batılı dindaşlarının teolojik kurguları ve siyasî beklentileri uğruna araçsallaştırılmakta, hatta fiilen gözden çıkarılmaktadır.

Sonuç yerine

Bütün bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, Filistinli Hıristiyanların karşı karşıya bulunduğu durumun, münferit saldırıların ötesine geçen, çok yönlü ve süreklilik arz eden bir yapısal baskı düzeni olduğu anlaşılmaktadır. Fiziksel şiddet, idarî baskı, ekonomik kuşatma ve demografik daralma, birbirinden bağımsız gelişen olgular değil; aksine birbirini besleyen ve pekiştiren bütüncül bir dışlama rejiminin unsurları olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, Hıristiyan varlığını yalnızca zayıflatmakla kalmamakta; aynı zamanda Kutsal Topraklar’daki tarihsel sürekliliğini de uzun vadede kırılgan ve belirsiz bir geleceğe mahkûm etmektedir.

Dolayısıyla İsrailli yöneticilerin uluslararası platformlarda dile getirdiği “Hıristiyanların güven ve refah içinde yaşadığı istisna ülke” söylemi, sahadaki verilerle örtüşmeyen, seçmeci ve siyasî bir anlatı olarak değerlendirilmelidir. Zira kutsal mekânlara yönelik saldırılar ya da din adamlarına yönelen tacizler, bu sürecin yalnızca en görünür tezahürleridir. Asıl belirleyici olan, bu eylemleri mümkün kılan ve süreklilik kazandıran yapısal, hukukî, siyasi ve sosyo-kültürel zemindir. Bu zemin sorgulanmadıkça ve dönüştürülmedikçe, her kınama metni ya daher diplomatik açıklama, daha derin bir sorunun üzerini örten bir işlev görecektir.

Öte yandan meseleyi yalnızca siyasî ya da güvenlik eksenli bir sorun olarak değerlendirmek de eksik kalacaktır. Mesele, aynı zamanda derin bir ahlakî sınavdır. Zira Yahudi geleneğinin adalet (tzedek), merhamet (rahamim) ve yabancıya karşı sorumluluk (ger’e yaklaşım) gibi kadim etik mirası, tarihsel olarak ötekine karşı hassasiyet ve birlikte yaşama bilincini önceleyen bir ahlakî çerçeve sunmaktadır. Ne var ki, bu kadim değerler, bugün kendisini “Yahudi devleti” olarak tanımlayan yapının pratikleriyle ciddi bir gerilim içindedir. 

Bugün İsrail’deki radikallerin “ötekinin kutsallarına” karşı sergilediği nefret içerikli eylemler, Kutsal Topraklar’ın çok dinli ve çok kültürlü tarihsel dokusunu ve uzun bir geçmişe sahip birlikte yaşama tecrübesini her geçen gün tahrip etmektedir.

Bölgede birlikte yaşama tecrübesinin en dikkat çekici örneklerinden biri, Türk-Osmanlı döneminde, başta Kutsal Mekânlar’ın idaresi olmak üzere bir arada yaşamı teminat altına almak amacıyla geliştirilen denge ve çoğulculuk esaslı uygulamalardır. Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nin anahtarının, taraflar arasındaki ihtilafları önlemek amacıyla Müslüman bir aileye emanet edilmesi, sadece sembolik bir jest değil; farklı inanç toplulukları arasında güven, denge ve karşılıklı sorumluluk üzerine kurulu bir idare anlayışının somut tezahürüdür. Binlerce yılın ardından ilk kez bir devlete sahip olan Yahudilerin bu hikmetli tarihsel pratikten çıkaracağı önemli dersler olmalıdır.

Bugün gelinen noktada ihtiyaç duyulan şey, yalnızca güvenlikçi reflekslerin güçlendirilmesi değil; aksine çoğulculuğu esas alan, tarihsel tecrübelerden beslenen ve kadim ahlaki ilkelerle uyumlu bir toplumsal tamir sürecidir. Kutsal Topraklar’da kalıcı barış, ancak bu coğrafyanın bütün yerli unsurlarının —Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler— eşit âidiyet, karşılıklı saygı ve müşterek sorumluluk temelinde yeniden tanınmasıyla mümkün olabilir. Aksi takdirde, kötülüğü besleyen aktörlerin ve ayrıştırıcı politikaların bu topraklarda sürdürülebilir bir gelecek inşa etmesi mümkün değildir. Zira bu coğrafya, tarih boyunca zulmü ve hoyratlığı nihayetinde reddetmiş, Tevrat’ın ifadesiyle “kusmuştur”. Bununla birlikte, İsrail içinden yükselen bazı vicdan sahibi sesler, bu karanlığın mutlak olmadığını da göstermektedir. Nitekim bunun farkında olan Haham Davuş gibi aklıselim İsrailliler, “Umudumuzu henüz kaybetmedik. Değişeceğiz, yöneteceğiz, düzelecek ve düzelteceğiz. Buna söz veriyoruz” demektedir.

Unutulmamalıdır ki, kadim coğrafyanın binlerce yıllık birlikte yaşama mirasının korunması, siyasî bir tercih olmanın ötesinde insanî, ahlakî ve vicdanî bir sorumluluktur.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın